Park modellerini incelemeden önce söylenmesi gereken en önemli şey aşağıda anlatmaya çalışacağımız modellerin ihtiyaçlardan dolayı ortaya çıktıkları ve genelde bu ihtiyaçların da sosyal bir boyutu olduğudur. 19. yüzyılın ortalarına kadar kentlerin doğa ile olan olumlu ilişkileri sanayileşme ile birlikte yerini materyalizmin ön plana çıktığı bir rant modeline bırakmıştır. George Orwell’ ın Yeni Dünya isimli ütopik kitabında tanrılaştırılan Ford seri üretimi bir milat olarak kabul edildiğinde bugünden sonraki kent planlaması ve bu planlama içinde insanların manevi yeri çok köklü bir değişime uğramıştır. Büyük üretimler yapan büyük fabrikalar ve bu fabrikalarda çalışan insanların bir arada yaşamasını gerektiren sıkışık kentler artık kaçınılmazdır. Nitekim 19. yüzyılın başında nüfusu 60.000 olan New York kenti 19. yüzyıl ortalarında 300.000 kişiye ev sahipliği yapmak zorundadır. Bu döneme kadar insanların her türlü rekreasyonel ihtiyaçlarını karşılamaları için yaşadıkları yerleşimler yeterli imkanları sunabilmekteyken, yeni sıkışık kent modelinin ızgarasal düzeni içinde bir yerden bir yere gitmek zaman alıcı ve pahalı bir hale geldiğinden ya yeni rekreasyonel aktivitelere ya da yeni rekreasyon alanlarına ihtiyaç duyulmuştur. Bu geçiş dönemine kadar rekreasyonel ihtiyaçlarını karşılamanın ve ruhlarını dinlendirmenin en iyi yöntemi olarak doğayla kucaklaşan insanların ellerinden bu imkan alınmış ve kent içinin sıkışık, steril olmayan, pis ve sıcak sokaklarında insanların mutlu olmaları öngörülmeye başlanmıştır. İnsanoğlunun karakterindeki işgalci ruh her ne kadar doğayı işgal edermiş gibi gözükse de aslında bir anlamda doğa kendisine yapılanlara karşılık olarak insanları yıllarca sürecek olan bir ruhani buhranın içine atıvermiştir. Bu kuyuya her ne kadar teknoloji ve sanayileşme nedeni ile düşmüş olsak da Yaşar Kemal’ in önerdiği gibi buradan çıkmamızın tek yolu da teknoloji ve sanayi gibi gözükmektedir. İşte insanların el yapımı cehennemler üretmeye başladığı böyle bir geçiş döneminde karşı hareket kaçınılmazdır. El yapımı cennetler üretmek gerekmektedir. Bunu başarmak için de yepyeni bir meslek ortaya çıkmak zorundadır ve bu meslek de Peyzaj Mimarlığı olacaktır. Park modellerini incelerken mesleğin doğduğu ve en büyük ivmeyle geliştiği yer olan A.B.D.’ nin örneklerini incelemekte fayda olduğunu düşünüyorum.
Yukarıda bahsettiğim yeni rekreasyonel aktivitelerin ya da yeni rekreasyon alanlarının ortaya çıkması gerekliliğinin sonucu genelde ikinci şık doğrultusunda gerçekleşmiş, insanlar alışageldikleri rekreasyon biçimlerini terk etmek yerine alıştıkları doğa içi rekreasyonel aktiviteleri kentlerine getirmeye karar vermişlerdir. Bu noktada kentlerin hızla artan nüfusları da göz önüne alınarak dev parklar yapmak kaçınılmaz gözükmektedir. İşte bu dönemin (1850-1900) parkları da bu nedenle Keyif Bahçeleri (Pleasure Ground) olarak adlandırılmışlardır. Bu yazı içinde ele alınacak ilk park modelimiz budur.
1840’ lardan itibaren şiddetini arttırarak yaygınlaşan sanayileşme ve kentleşme hareketi Amerikan yaşam biçimini değiştirmeye başlamıştır. Kent dışına kaçışların zorlaştığı, kırsal alanların gittikçe insanların yaşam alanlarından uzaklaştıkları bu dönemde insanlar işyerlerinden (çoğunlukla fabrikalar) uzaklaşamamaya başlamışlardır. Tüm bunların yanısıra birbirine tahammülü gerektiren kentsel yaşantı deneyimi daha henüz çok taze olduğundan insanlar ciddi anlamda stres ile boğuşmak durumundadır. Kaçacak ruhani limanlar aranmaya başlanmıştır. Basit bir mantıkla (insanlar kent dışına çıkamıyorlarsa kent dışını kentin içine getiririz) Keyif Bahçeleri birer birer ortaya çıkmaya başlamıştır. Keyif Bahçeleri genel olarak geniş parklardır, binaların ikincil planda tutulduğu pastoral peyzaj idealindeki rüya bahçeleridir bir anlamda. İşlevleri doğayı simüle etmektir. Bu dönemin en önemli ismi şüphesiz peyzaj mimarlığının da babası kabul edilen Frederick Law Olmsted’ dir. Olmsted bu park modelinin insanları sadece mutlu etmesini ummuş ve gençliğinde bolca yaşadığı pastoral peyzaj deneyimlerini bu alanlara en iyi şekilde yansıtmaya çalışmıştır. Bu alanlar elbette doğa kadar kışkırtıcı ve düşündürücü değildir ancak bahsi geçen pastoral peyzaj konsept olarak vahşi-saf doğa ile kentin sınırlı-uygar doğası arasında bir orta noktadır. Bu parklar çok aktif mekanlardır, bu dönemde çeşitli programlar, spor müsabakaları çok popülerdir. Ancak bu parkların tasarımı peyzaja kesin bir minnettarlık, takdir duygusunu da barındırır ki bu özellikleri bu parkların “pasif” öğeleri olarak yanlış değerlendirmelere de yol açmıştır. Bence daha doğru ifade “düşünmeye sevk edici” dir.
Bu model çok zengin bir modeldir çünkü hem aktif rekreasyona hem de pasif (veya düşünmeye sevk edici) rekreasyona olanak sağlamaktadır. Bu parkların en büyük dezavantajları kent merkezlerinde bu parklar için yeterli alanların bulunamaması ve parkların amaçlarının aksine kentin uç noktalarına doğru kaymalarıdır. Ulaşımın pahalı olduğu dönemde bu parklar maalesef gene zengin sınıfın süslü arabaları ile kendilerini teşhir ettikleri birer vitrin olma yoluna girmişlerdir. Pek çok yerden büyük miktarlarda göç alan dönemin A.B.D.’ sinde ciddi anlamda bir ötekileşme kendini göstermeye başlamış ve bu parklar bu insanların biraraya gelip önyargılarını yıkacakları bir mekana olan ihtiyaca cevap vermeyi amaçlamıştır. Kamusal açık alanların tümünün tarih boyunca altında yatan demokrasi kavramı köleliği yeni terk etmiş, aradan 150 yıl geçtikten sonra bile ırklar arası ilişkilerinde sakatlıklar bulunan bir toplumun emekleme döneminde kendini ortaya koymaya çalışmıştır. Yaşam alanları için kızılderilileri ortadan kaldıran bir toplum rekreasyon alanları için de benzer davranışlar içine girmekten elbette çekinmemiştir. (Bkz. Central Park arazisi içinde kalan Seneca Yerleşimi’ nin başına gelenler)
Bu park modelinin tasarımsal özellikleri ise oldukça zengindir. Pek çok değişik türde ağacın genellikle geniş bir çim yüzeyi çevrelediği, tepelerin arazi plastiğini hareketlendirdiği, yavaş akımlı bir suyun genelde araziyi boylu boyunca katettiği, geniş yansıma havuzlarının peyzaja zenginlik kattığı tasarımlardır. Düzenli ve mızmızlık yapmadan kullanılan mimari öğeler, heykeller, çiçek tarhları görsel zenginliği pekiştirerek insanları biraz olsun kentin gürültülü, pis, stresli ortamından uzaklaştırmayı amaçlamıştır. Olmsted, bu parklarda mevsimlik çiçekleri ya da çiçekli süs bitkilerini tercih etmektense daha doğal daha vahşi çalıları ve ağaçları kullanmayı yeğlemiştir. Bunun nedeni bu tür bitkilerin çok fazlaca yapay olmaları ve zaten kent içinde pek çok yerde bulunmalarıdır. Olmsted insanların bu parklarda kendilerini vahşi doğanın bir parçası olarak hissetmelerini istemiştir. Keyif Bahçeleri’ ndeki yapısal elemanların yapımında hafif malzemeler tercih edilmiş, duvarlardan mümkün olduğunca kaçınılmıştır. Hakim tarz genelde rustiktir. Heykellerin kullanımından mümkün olduğunca kaçınılmıştır. Bunun nedeni heykellerin bir yandan uygarlığı ve medeniyeti temsil etmesi, bir yandan da aşırı derecede aristokratik Avrupa formal bahçelerini hatırlatmasıdır.
Park içindeki yürüyüş yolları ve diğer yollar kent yollarından farklı olarak eğriler şeklinde dizayn edilmiş ve araç trafiğinden ayrılması öngörülmüştür. Olmsted Central Park’ ta bu amaca yönelik olarak birbirleri ile kesişmeyen araç ve yaya yolları sistemini geliştirmiş ve bu model geleceğin şehir plancılığında sıkça uygulanmıştır. Eğer araç ve yaya yolları kesişirse; araç yolu park seviyesinde ise yaya yolu alt geçit şeklinde, yaya yolu park seviyesinde ise araç yolu üst geçit şeklinde dizayn edilmiş ve asla bir yayanın karşıdan karşıya geçmesine gerek bırakılmamıştır. (1950’ lerin araç trafiği düşünüldüğünde kolay gibi gözüken bu sistem bugünün Manhattan’ ında bile hala işe yaramaktadır. Manhattan’ ın en işlek yolları Central Park içinden geçmektedir ve bu durum yayaları rahatsız etmemektedir.) Bu dönemin aile yapısı kentleşme ile yavaş yavaş dejenere olmaya başlamış ve bunu gören tasarımcılar parklarında ailelerin bir arada rekreasyon yapabilmesini amaçlamıştır. Geniş çim yüzeyler piknik ve oyun aktivitelerine olanak tanır.
Sanayileşme ve kentleşmenin ilk adımlarının atıldığı ve bugün çok derinden hissettiğimiz yan etkilerinin ilk defa görülmeye başlandığı bu dönemin karşı hareketi niteliğindeki bu kamusal açık alanlar bir anlamda peyzaj mimarlığının emekleme dönemini de yansıtmaktadır. Her yeni doğan canlı gibi bu dönemin rekreasyon alanları da saf bir duyguyu temsil etmekte ve önüne ciddi hedefler koymaktadır: İnsanlar kentleşme, sanayileşme ve sosyal sınıflar arasındaki çatışmaların kötü etkilerinden korunacaktır. Sanayileşmenin çevre üzerinde yarattığı tahribat bu dönemde daha hissedilmeye başlanmamıştır ve bahsi geçen açık alanların ekolojik işlevleri çok da önemli değildir. Daha önce de bahsettiğim gibi bir anlamda toplumsal ve yaşamsal dönüşümün yaşandığı bu dönemde rekreasyonel aktiviteler değişme eğilimi göstermiş ancak rekreasyon alanlarının eski rekreasyonel aktiviteleri insanların yakınına getirmesi çabası ile biraz olsun geciktirilmiştir. Bu dönemin bitişine işaret eden 20. yüzyılın başlangıcı ile rekreasyon alanları ve kent içindeki konumlarından çok rekreasyonel aktiviteler değişmeye başlamıştır.
Bir sonraki modelimiz olan Reform Parkları’ nın en önemli elementi olan Oyun Alanları (Playground) adını da eski model olan Keyif Alanları’na (Pleasure Ground) olan karşıtlıklarından almıştır. Artık doğanın keyfini çıkartmak ve ruhunu zenginleştirmenin zamanı değildir, bu eski ve demode bir rekreasyon biçimidir, yeni dönem oyun dönemidir! 1880’ li yıllardan itibaren kent plancıları çocukların oyun oynayabileceği kent içi mekanlar talep etmiştir. Bu dönem aynı zamanda peyzaj mimarlığının progresif (gelişimci) dönemi olarak da adlandırılabilir. Progresifler insanların günübirlik kent dışına ya da kent sınırlarına gidip rekreasyonel aktivitelerde bulunmaları yerine kent içinde her an kullanılabilecek mekanlar hayal etmişlerdir. İşte bu iki fikir (çocuk oyun alanları ve kent içi lokal parklar) reform parkları denilen modeli ortaya çıkartmıştır. Bu aynı zamanda amerikan park tarihinde kayıt edilen en köklü değişimdir.
Semt parkları olarak adlandırılabilecek olan lokal parklar genellikle bir iki blok büyüklüğünde ve genelde yerleşimler tarafından çevrelenmiş halde, yürüyüş yolları birbirine genelde dik, oturma elemanları da birbirine paralel yerleştirilmiş mekanlardır. Park mobilyaları genelde fabrikalarda ya da alışveriş merkezlerinde kullanılan mobilyalardan farksızdır. Reform parkları ile birlikte yeni bir mimari yapı da kendini parklar içinde göstermeye başlar. “Field House” diye anılan bu yapılar içinde duşlar, tuvaletler, toplantı odaları ve jimnastik ekipmanları bulunmaktadır. Bu binalar mimari olarak keyif bahçelerinin pitoresk yapısı ile taban tabana zıttır. Oyun alanları ve elemanları binanın etrafında dikdötgensel bir şekilde dizilir. Mevsimlik çiçek ve çiçekli çalıların kullanımına bu park modelinde artık bolca rastlanmaktadır. Bu parklar genelde binalar tarafından gölgelenen biraz boğuk ve genelde sıkıcı mekanlar olabilmesine karşın insanların dönemsel ihtiyaçlarına yeterince karşılık verebilmiştir.
Bu parklarda pek çok etkinlik düzenlenmekte ve bunlar genelde profesyonellerce organize edilmektedir. Artık rekreasyon için aile kavramı eskisi kadar önemli değildir. Her yaştan ve cinsiyetten insanın zaman geçirebilmesine yönelik aktivitelerin genelde çoğu çocukların eğlenmesini amaçlamıştır.
Park hareketi ile rekreasyon hareketi arasındaki bölünme de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Aktif ve pasif rekreasyon kavramları arasında bugüne kadar süren çatışma da bu dönemde doğmuş ve alevlenmiştir. Reform parkları genellikle çalışan kesime hitap etmiştir. Aristokratlar, iş adamları ve elit profesyoneller genellikle bu tür meakanlardan uzak durmayı tercih etmiştir. Bu parkların fiziksel egzersiz, denetim (velilerin denetiminde oynayan çocuklar) ve organizasyon mantıkları üzerine kurulması bir anlamda endüstriyel kültürün de görüşlerini yansıtmaktadır.
Bu dönemin sonu olarak kabul edilen 1930 yılına kadar parklar sosyal reformlarda öncü mekanlar olarak görülmüş ve sosyalleşme, modernleşme, birliktelik gibi sosyal değerlerin güçlendirilmesi amacı ile planlanmış ve tasarlanmıştır. Oysa bir sonraki park modelimizi de oluşturacak olan düşünce değişikliği ile bu düşünce terk edilmiş ve rekreasyonel hizmetler bir kamu hizmeti şekline bürünmeye başlamıştır, tabii amaç rant ve oy kaygısıdır. Rekreasyon kavramının belli bir yaş grubuna hitap etmesi devri sona ermiş, artık hedef kitle tüm insanlar olarak belirlenmiştir.
1930’da Robert Moses New York City Parklar Departmanı’ nın başına getirildiğinde bu dönem başlamış kabul edilmektedir. Moses kesin bir ifadeyle “Bundan sonra parklarla nelerin aşılabileceği üzerine absürd konuşmalar yapmak yerine rekreasyonel hizmetleri yerine getirmeye çalışacağız” demiştir. Bu dönem “Rekreasyonel Tesis” dönemi olarak da adlandırılmaktadır. Bunun nedeni artık mimari olarak binaların yerini ciddi tesislerin almasıdır. Örneğin bu dönemde yüzme havuzları, basketbol, futbol ve beyzbol sahaları çok popüler olmuşlardır. Velilerin çocuklarını gözetim altında tutma isteği devam etmektedir ve bu tür tesisler bu iş için çok uygundur.
Robert Moses basitçe insanların paralarının park yapımında kullanıldığı ilk iki dönemi eleştirmiştir. Daha önce park plancıları başardıkları şeyleri sıralamak durumunda kaldıklarında sınıf farklarını azalttıklarını, göçmenleri sosyalleştirdiklerini, salgın hastalıkların yayılmasını önlediklerini, insanları eğittiklerini sayarlar ve yaptıkları masrafların buralara gittiğini anlatmak durumunda kalırlardı. Ancak Moses döneminde parklar bu tür açıklamalar gerektirmeyen kamusal hizmetler haline dönüştürülmüştür. Bu acıklı bir dönemdir çünkü bu dönemin herhangi bir sanatsal vizyonu yoktur. Sanatsal vizyonu yoktur çünkü sosyal bir vizyonu da yoktur. Bu dönemde yetişen insanların büyük bir kısmı için parklar sıkıcı mekanlar olarak görülmektedir.
Bu dönemde üç önemli akım (profesyonelleşme, standardizasyon ve banliyöleşme) park evrimi üzerinde ciddi etkiler bırakmıştır. Parklar departmanındaki tüm sosyal jargonlar yerini park yönetimi, kamusal hizmet gibi ilkelere bırakmıştır. Parkların organizasyonel yapısındaki standardizasyondan kaynaklanarak park tasarımları, park mobilyaları ve aktiviteler de sıradanlaşmaya başlamıştır. Sadece tasarruf amaçlı birbirine ne topografik ne de sosyal yönden benzeyen iki farklı mekana aynı çocuk oyun aletleri kurulabilmektedir. Jimnastik malzemeleri, piknik masaları, çitler ve hatta rekreasyon merkezleri bile çok sayıda sipariş edilerek pek çok yöre aynı dizaynlar yerleştirilebilmiştir.
Banliyö tipi yerleşimlere geçilmesi ile insanlar rekreasyonel ihtiyaçlarını kendi bahçelerinde karşılayabilir hale gelmiş olmalarına rağmen futbol, basketbol gibi sporlar ve benzer etkinlikler için geniş açık alanlara ihtiyaç duymuşlardır. Kent parkları, sadece spor amaçlı ya da fiziksel diğer aktiviteler için kullanılmaya başlandığından zaten sıkıcı olan yapıları sayesinde daha da sıkıcı hale gelmiş ve insanlar dikkate değer bir şekilde bu mekanlardan uzaklaşmaya başlamışlardır. Bu dönemin de sonu yaklaşmaktadır.
Bir sonraki park modeli “Açık Alan” modelidir. Yaklaşık olarak 1965 yılında başlayan bu yeni model döneminde kent içindeki tüm açık alanların bir sistemin parçaları olması gerektiği ortaya atılmıştır. Çalışanlar ve halk kentin tüm açık alanlarını rekreasyonel amaçlı kullanma eğilimi içine girmiştir.
Bu yeni model belki de en iyi çocuk oyun alanlarındaki değişimle açıklanabilir. Artık çocuk oyun aletleri eski modellerden (kaydıraklar, salıcaklar) farklılaşmaya başlamış, demiryolu traversleri ve benzeri ahşap elemanlardan yapılmış oyun yapıları kullanılmaya başlanmıştır. Bu değişimde, bu tür oyun aletlerin vandalizme daha dayanıklı olması ve daha ucuz olması da önemli etkenlerdir. Daha küçük yaş grupları için daha ufak oyun alanlarının yapımı da bu dönemin önemli özelliklerindendir. “Atlet cebi” denilen kentsel açık alanlar bu dönem içinde popülerleşmiştir. Olmsted’ in anafikrini paylaşan bu mekanlar sosyal reformlara hizmet etmekte ancak bunun için Olmsted gibi hektarlar değil sadece metrekareler kullanmaktadır. Daha önce işlevsiz olarak kabul edilen alanların rekreasyonel aktiviteler amaçlı kullanımı bir anlamda kentlerin sıkışıklığından kaynaklanmakta, ancak rekreasyona çabuk ulaşma fikrini pekiştirerek yüzyılımızın hız kavramı ile de bağdaşmaktadır. Banliyö tipi yerleşimler ve semt parklarından daha fazla kullanılmaya başlayan kamusal açık alanlar iş saatlerinde, öğle tatillerinde, kamusal hizmetlerin yakınlarında ve benzer kalabalık mekanlarda bolca oluşmaya (oluşturulmaya) başlamıştır. Daha sanatsal, katılımcı hassasiyet bu dönemde ortaya çıkmış ve parklarda daha özgür programlar oluşmaya başlamıştır. Örneğin tartışmalı popüler müzik konserleri. (genelde rock müzik)
Parklar tarihi incelenirken dikkat edilmesi gereken en önemli nokta park modelinin (ya da formunun) dönemin sosyal ihtiyaçlarından, ideolojik düzenden ve kentlilerin tutumlarından etkilenmesi ve bunları yansıtmasıdır. Parklar tarihi modellere ayrılabilir, birbirinden kesin farkları olabilir ancak hiçbir model asla ölmez. Tarihin herhangi bir döneminden bir dilim alınsa bu modellerin herhangi birisine rastlamak mümkündür. Günümüzde bu modellerin hepsini yansıtan parklar mevcuttur. Örneğin oyun alanları keyif bahçelerinin içine girmiştir. Kimse hangi modelin en iyi olduğunu ya da hangi modelin kime hizmet ettiğini tam olarak bilmemektedir ve bu nedenle her modelin karakteristiklerini taşıyan çok sayıda alternatif alan oluşturulmaya çalışılmaktadır. Şu andaki mevcut, gelişen ihtiyaçlarımız ve davranışlarımız ileride ortaya çıkacak olan park modellerini şekillendirecektir.
Geleceğe dair konu açılmışken geleceğin park modelleri hakkında fikirleri olan Prof. Galen Cranz (Berkeley Üniversitesi) bir sonraki park modelinin Sürdürülebilir Parklar olacağını öne sürmektedir. Bu düşüncesinin anafikri şudur:
Genelde parklar kaynakların üretimi ve tüketimi arasında bir sınır oluşturmaya ve kendi paylarına üretimin içinde yer almaya başlayabilir. Diğer kültürlerde, örneğin Çin’de, parklar gelir elde etmek için kullanılan alanlar olabilmektedir. Yelpaze ya da kürdan yapımında kullanılan bambular veya ilaç yapımında kullanılan şifalı otlar parklarda yetiştirilmektedir. Göllerde senede üç kere balık hasatı yapılmaktadır. Bu durumda Çinliler parklarını verimli bir şekilde kullanmaktadırlar ve parkları kendi masraflarını karşılamakta ekonomiye katkı sağlamaktadır. Eğer bunu kendi parklarımıza bir model olarak kabul edersek, zamanla insanların bu peyzajları kendi bahçelerine de taşımaya başladıklarını görürüz. Örneğin; çöplerin %19’ u bahçelerden çıkan ot, dal gibi atıklardan oluşmaktadır. Eğer parklar malçlama ve kompost uygulamalarını estetik bir biçimde sergileyebilirse bu hem kendi giderleri için hem de semtlerindeki insanların fikirleri için mükemmel bir örnek oluşturabilecektir. Parklar pek çok durumda geri-dönüşüm merkezleri haline getirilebilir. Bu aktiviteleri çocuklar için eğlenceli hale getirmek mümkündür, şişeleri ya da metalleri belli yerlerde toplamak eğlenceli bir aktivite olabilir. Sanatçılarla birlikte ortak bir çalışma ile bu aktiviteler görsel, kinetik, çekici hale getirilebilir ve açık alan sistemi ideolojisinden bazı öğeler sosyal hizmetler içine eklemlenebilir. Geleceğin uğraşısı dünya üzerinde daha sürdürülebilir ve dünyayı bir hurdalığa çevirmeden nasıl yaşanacağı üzerine olacaktır.
Geleceğin park modelinin bu olup olmayacağını bekleyerek görmek durumundayız ancak bu noktada ülkemize de bir göz atmamız gerekiyor. Sonlara doğru söylediğimiz gibi park modellerinin pek çoğuna ülkemizde de rastlanmaktadır ancak bunun nedeni genellikle toplumun rekreasyonel ihtiyaçlarının akılcı bir biçimde saptamamız ve akılcı planlamalar yapmamız değil dışarıdan görülen örnekleri kopya etmemizden kaynaklanmaktadır. Günümüz Türk toplumunun rekreasyonel ihtiyaçlarını saptamaya ve kentler içinde veya dışında bu ihtiyaçları çözmeye yönelik çalışmalar yeterli düzeyde yapılamamaktadır. Bu noktada ekonomik durum, sosyal yapıdaki dengesizlikler, yerel yönetim kanunları vb. pek çok neden mazeret olarak gösterilebilir gibi gözükse de bunların aslında birer mazeret değil aşılabilir engeller olduğu amerikan parklar tarihi inclendiğinde açıkca görülebilmektedir. Kamusal açık alanların önemi, şehir planlamasının ve hazırlanan planlara uymanın gerekliliği hergün kendisini daha açık biçimde hissettirmektedir. Son zamanlarda yaşanan acı deneyimler (1999 depremi, sosyal çatışmalar, terör vb.) bu durumu bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Türkiye’ de parkların tarihi konusunda benim bilebildiğim çalışmalar olmasına karşın bunların yeterli olduğu kabul edilemezdir. Acı olan bir nokta peyzaj mimarlığı bölümlerinde kendi park tarihimiz hakkında herhangi bir dersin var olmaması, hatta bunu bırakın dünya park tarihi hakkında da sınırlı sayıda bilgi ile geçiştirilmemizdir. En azından kendi adıma bunu rahatlıkla söyleyebilirim zira peyzaj sanat tarihi adı altında işlenen konulardan aklımda kalan tek tük parçacıkların hepsi aristokrat Avrupa saray bahçelerine aittir ve günümüz çağdaş kamusal açık alanları ve demokrasi kavramıyla hiçbir alakası yoktur.
Ülkemizde özellikle cumhuriyet döneminde başarıyla gerçekleştirilen toplumsal dönüşüm projeleri içinde mekanların özellikle de parkların önemi, günümüze kadar yapılan parkların nitelik ve nicelik bakımından saptanması, değerlendirilmesi öncelikli konularımızdan olmak zorundadır.
· Changing Roles Of Urban Parks : From Pleasure Garden to Open Space, Cranz, Galen (Berkeley University)
· City Parks of Past and Tomorrow, Cranz, Galen (Berkeley University)
· www.pps.org (Project for Public Spaces)
· Frederick Law Olmsted ve Çalışmaları, Lisans Tezi, Cüneyt ÇAKAR, Rahşan BUÇANOĞLU, Doç. Dr. Adnan KAPLAN, 2002, İzmir.