Bölüm 3
Ruhunu Terk Etmeden Asla Güçlenemezsin
"Accalastium noh manestikum thorasin" Yine hiç bir şey olmamıştı. Crestla kitabın kapağını hırsla kapattı. Daha fazla çalışacak gücü kalmamıştı. Alacakaranlık mavisi gözleri uykusuzluktan kızarmış, çelimsiz vücudu da oldukça bitkin düşmüştü. Bir kaç haftadır günün büyük kısmını Eris'te ki Büyük Lionhard Kütüphanesinde geçiriyordu. Çok az uyuyor neredeyse hiç bir şey yemiyordu. Küçüklüğünden beri çalışmayı seven, yeni büyüler öğrenmekten zevk alan biri olmuştu ancak sıradan büyülerle uğraşmak artık onu tatmin etmiyordu. Daha ileri düzey büyüler öğrenmesinin zamanı gelmişti. Bir gün hayallerine ulaşabilmesi için şimdi olduğundan çok daha güçlü olması gerekiyordu. Kafasını ellerinin arasına aldı ve düşünmeye koyuldu. Yanlış giden bir şeyler vardı. Sözcükleri doğru telaffuz ettiğinden kesinlikle emindi. Nerede hata yaptığını anlamaya çalıştı. Şimdiye kadar hiç bir büyü üzerinde bu kadar uzun süre çalışması gerekmemişti. Dahası bu kadar çalışmasına rağmen hala başarılı da olamamıştı. Her geçen saniye biraz daha morali bozuluyordu. Suç kendisinde değildi, bu kitap kesinlikle hatalı ya da eksik yazılmış olmalıydı. Kitabın kapağına baktı ve yaldızlı kabartmalarla işlenen harfleri bir kez daha okudu; 'Tanrılara Meydan Okurken, yazan Rogmaar'lı Azalon'. Saçmalıktı, hepsi gerçekten büyük bir saçmalık. Bir çöl cadısının zırvaları. Bu kitaptaki büyülerle daha fazla uğraşmayacaktı. Kitabı aldığı rafa geri götürmek üzere oturduğu masadan kalktı ve eşyalarını çantasına doldurup kitaplıkların oluşturduğu uzun koridorlar arasında ilerlemeye başladı. Sabah kütüphane çok kalabalık olduğu için kitabı aldığı bölüme yakın boş bir masa bulamamış, kütüphanenin diğer ucuna gitmek zorunda kalmıştı. Şimdiyse gördüğü kadarıyla sabah burada bulunanların bir çoğu kütüphaneden ayrılmıştı zira masaların büyük kısmı boştu ve koridorlarda da pek fazla kişiyi görmemişti. Büyük Lionhard Kütüphanesi, büyücülerin işine yarayacak her türlü materyali bulunduran dev bir kompleksti. Büyük ahşap kitaplıkların oluşturduğu uzun koridorların her biri birbirine bağlanıyor ve kütüphane bu haliyle dev bir labirenti andırıyordu. Crestla ilerlerken az ileride bulunan bölümün girişindeki uyarı levhası görülmeye başlamıştı; 'Milenyum Büyüleri, Yalnızca Özel İzni Olanlar Girebilir!'. Burası yolun sonu, labirentin çıkmaz noktalarından biriydi ve özel bir büyü ile korunuyordu. Kulenin özel izin ve kısıtlı sürelerle verdiği yakut yüzüğü olmayanlar bu alana yaklaşamıyordu. Bu bölüme girmek için aylarca uğraşıp kuleden güç bela aldığı izin bugün sona eriyordu ve neticede hiç bir şey elde edememişti. Kendisine çok kızıyordu; 'Koca bir ayı bu aptal kitap yüzünden harcadığıma inanamıyorum!'
Kitabı aldığı rafa geri bırakırken raflardaki diğer kitaplara bir göz gezdirdi. Çoğunun adı tozdan okunmuyordu. Anlaşılan o ki ziyaretçisi az olan bu bölümdeki kitaplara temizlemeye layık görülecek kadar bile değer verilmiyordu. Oysa ki içlerinde kim bilir ne büyük hazineler saklıyorlardı. Crestla'in ise bir daha ne zaman buraya girebileceğine dair en ufak bir fikri yoktu.
Özel bölümden ayrıldıktan sonra kütüphanenin çıkışına doğru yürümeye başladı. Büyük bir şansı kaçırmıştı. Binlerce büyücünün bir kere olsun girebilmek için her şeyini feda edebileceği bölüme girmeyi başarmış fakat tüm zamanını bir çöl cadısının efsanelerle dolu kitabındaki büyüler üzerine çalışarak harcamıştı. Kütüphanenin çıkışına geldiğinde bir an için durup 'Her şeyin boşa gitmesine izin veremem' diye düşündü. Vazgeçmeyecekti, üstünde bir aydır uğraştığı o büyüyü eninde sonunda yapacaktı. İçinde bulunduğu duruma karşı pişmanlıkla karışık bir öfke duyuyordu ama yinede böyle bitmemeliydi. Kapıya arkasını dönerek ünlü büyücülerin hayatlarını anlatan kitapların olduğu bölüme doğru ilerlemeye başladı. Büyüyü yapamamasına neden olan, Rogmaar'lı Azalon'un sahip olduğu ancak kendisinde olmayan şey her neyse onu bulacaktı. Kırmızı cüppesi yerde sürünürken hışırdıyordu ve hışırtı ilk defa bu kadar yüksek sesle duyuluyordu, kütüphane iyice boşalmış olmalıydı.
Nihayet aradığı kitapların olduğu bölüme ulaşmıştı. Ancak burası kütüphanenin en geniş arşive sahip bölümlerinden biriydi ve aradığını bulması biraz zaman alacak gibi görünüyordu. Rogmaar'lı Azalon hakkında yazılmış kitapları ararken bir yandan da diğer kitaplara göz atmayı ihmal etmiyor, bu işi hallettikten sonra okumak üzere onları da hafızasına kaydediyordu. Raflar arasında dolaşırken bir kaç keşişe denk geldi, masalarda kalmış kitapları yerlerine yerleştiriyorlar, insanların ne kadar dağınık ve saygısız oldukları hakkında söyleniyorlardı. Keşişlere hak verdi ancak yapacağı fazla bir şey yoktu, insanlar uzun süre önce beklenti duymadıkları insanlara karşı saygı duymayı bırakmışlardı. O sırada rafta Azalon'un adının geçtiği kitapları görmeye başladı. Yaklaşık olarak bir düzine kadar kitap vardı. Bu sayı, hakkında kitap yazılmış diğer büyücülere göre oldukça azdı. Crestla raftaki kitaplardan birini rastgele alıp kapağına baktı, kitabın adı yine yaldızlı kabartma harflerle yazılmıştı ancak o kadar yıpranmıştı ki ancak okunabiliyordu; 'Tanrıların Sofrasında Bir Ölümlü'. Yazarın adı ise artık çok eskilerde kalmış, yıpranan kapak ile birlikte kaybolup gitmişti. Kitap oldukça kalındı. Bu kitabı okuyup bitirmesinin ne kadar süreceğini tahmin etmeye çalıştı ancak emin olamadı zaten bunun bir önemi de yoktu. Ne kadar sürerse sürsün okuyacaktı. Büyüyü yapması için yeterli olmazsa geri kalan kitapları da okumaya niyetliydi. Bu yüzden bir dahaki sefer aradığı kitapları daha kısa süre içinde bulabilmek için kütüphanenin bu kısmını tanımasına yardımcı olabilecek her şeyi hafızasına iyice kaydetti. Tavandan aşağı sarkıtılmış onlarca yarasa iskeleti ile renkleri sürekli değişen sayısız cam küre bunların sadece bir kısmıydı. Değişik bir dekorasyon diye düşündü, kütüphanenin geri kalanındaki dekorasyonla pek alakası yoktu. Kitabı çantasına yerleştirip kütüphanenin çıkışına yöneldi. Artık gerçekten gitmesi gerekiyordu; uykusuzluk ve açlıktan yorgun düşmüştü. Kendisine bir ziyafet çektikten sonra güzel bir uyku çekecek ve yarına yenilenmiş olarak başlayacaktı. Belki de bu yüzden büyüyü yapamıyordu; uzun süredir o kadar yorgundu ki bedeni büyünün gerektirdiği enerjiyi sağlayamamıştı. Kapıdan çıkarken sol elinde bir hafifleme hissetti, bir şeyin düşmüş olabileceğinden şüphelendi ancak elinde hiç bir şey tutmadığından emindi. Bir süre baktı, daha sonra hafiflemesine neden olan şeyin kütüphanenin özel bölümüne girmesini sağlayan yakut yüzük olduğunu anladı. Süre bitmiş, bir aydır parmağında olan yüzük gitmişti. Bir daha ne zaman gelecekti bunu ancak tanrılar biliyordu; ne yazık ki onlarda çok uzun süredir ortalarda görünmüyordu. Crestla derin bir iç çekerek Eris sokaklarında gecenin karanlığına karıştı.
Eve geldiğinde kız kardeşi Osillia çoktan uyumuştu. Saatin kaç olduğunu merak etti. Bu gece gerçekten çok geç kalmış olmalıydı. Yemeklerini yedikleri küçük masanın üstündeki mumları dikkatle yaktı. Bunu büyü ile de yapabilirdi ancak kalan gücünü de böyle ufak şeyler için harcamak istemiyordu. Crestla ve Osillia'nın evi kendilerine ailelerinden kalmış küçük ve mütevazi bir evdi. Eris Gölünün hemen yanındaydı, camdan bakıldığında dolunayın göldeki yansıması görülüyordu. Ocağın üstüne baktığında Ossilia'nın kendisi için ayırdığı bir miktar yemeği gördü. İki kardeşin bu hayatta birbirlerinden başka sahip oldukları pek bir şeyleri yoktu. Bu yüzden de kardeşi, Crestla'in hayatta değer verdiği çok az şeyden biriydi. Ocaktaki yemeği kısa bir süre ısıttıktan sonra sessizce yemeye koyuldu, etler yeterince ısınmamış gibiydi ama zaten hiç bir zaman çok sıcak yemeyi de sevmemişti.
Uyumadan önce kütüphaneden aldığı kitaptan bir kaç sayfa okumak istiyordu. Bu hem uyumasına yardımcı olacak hem de merakını bir nebze olsun giderecekti. Elini, eve geldiğinde koltuğun üstüne atmış olduğu çantasına soktu ve kitabı kavradı. Kitaba dokunur dokunmaz vücuduna garip bir sıcaklık yayıldığını hissetti ancak anlam veremedi. Yorgunluktan diye düşündü. Artık vücudu garip tepkiler veriyordu. Eline aldığı kitapla beraber odasına gitmek üzere merdivenlere yöneldi.
Cübbesini çıkardıktan sonra yatağa uzanıp kitabı okumaya başladı. Adı çoktan unutulmuş bir yazarın kendi el yazısıyla Rogmaar'lı Azalon'un hayatını anlattığı bu kitabın sadece kapağı değil sayfaları da oldukça yıpranmış, okunması zorlaşmıştı. Crestla böylece kitabın ilk sayfasını okuması bile fazlasıyla vaktini almışken, tamamını okumanın tahmin ettiğinden çok daha uzun süreceğini anladı. Yine de pes etmeyecekti. Göz kapakları uykuya teslim oluncaya kadar okumaya devam etti.
***
Crestla bir ejderha'nın üzerinde uçuyordu. Rüzgar, güneşin altında altın gibi parlayan uzun sarı saçlarını ve kan kırmızısı cübbesini savuruyordu. Aşağı baktığında bir denizin üstünde uçtuklarını fark etti. Ejder'e neden burada olduklarını sormaya yeltendi ancak onun kendisini duyacağından emin değildi. O bile rüzgarın uğultusundan kendi sesini duyamıyordu. Bir süre etrafını izledi fakat görebildiği tek şey uçsuz bucaksız denizdi. Zaman geçtikçe hava kararmaya başladı, Crestla ise gece olması için saatin fazla erken olduğu hissine kapılmıştı. Kara bulutlar daha önce hiç görmediği kadar büyük bir hızla toplanıyor, denizin dalgaları yükseliyordu. Ejder ise aldırış etmeden uçmaya devam ediyor nereye gittiğini bildiğinden emin görünüyordu. Biraz daha zaman geçtikten sonra şimşekler çakmaya, gök gürlemeye başladı. Yağmur yağıyor, rüzgar sertleşiyordu. Artan rüzgar ve yağmur damlacıkları gözlerini açmasını oldukça zorlaştırmıştı. Her şeye rağmen gözlerini açık tutmak için tüm gücünü kullanıyordu. Kısık göz kapakları arasından ileride bir ışık olduğunu gördü. Yaklaştıkça büyüyen ışığın zamanla bütün şehri sarmış bir yangının alevleri olduğunu anladı. Denizin kıyısındaki bu kent alevler içinde yanıyordu. Dehşete düşmüş insanların çığlıkları duyulmaya başlamıştı. İnsanlar korkuyla limandan ayrılan gemilere binmeye çalışıyor ancak bir çoğu bunu başaramadan alevler tarafından yutuluyordu. Uzaktan, gökyüzünde uçan şeylerin daha önce görmediği bir çeşit kuş olduklarını düşünmüştü ancak artık açıkça görüldüğü üzere bunlar çelik pulları olan siyah ejderhalardı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Tanrılar tarafından binlerce yıl önce yok edilmiş bir ejder ırkı bu şehrin üstünde süzülüyor, alevli nefeslerini şehre üflüyorlardı. Nerede olduğunu anlamaya çalıştı ancak kent daha önce gördüğü hiç bir yere benzemiyordu. Kendisini taşıyan ejderhaya nerede olduklarını, burada neler olduğunu sordu ancak cevap alamadı. Şehir meydanında tamamı siyah mermerden yapılmış dev bir ejderhanın heykeli duruyordu. Crestla şehirde zarar görmeyen tek şeyin bu heykel ve çevresinde toplanmış kalabalık olduğunu gördü. Siyah ejderhalar sadece buraya saldırmıyor geri kalan her yeri yakıp yıkıyordu. Crestla bunun sebebini anlamaya çalışırken üzerinde uçtuğu ejderha hiç bir şeye aldırış etmeden yoluna devam ediyordu. Şehir arkalarında kalmaya başlamış, acı dolu çığlıklar ise giderek daha uzaktan gelir olmuştu. Dönüp arkasına baktığında şehrin tamamen kaybolduğunu gördü. Kara bulutlar toplandıkları hızda dağılıyor, fırtına diniyordu. Güneş bir kez daha yüzünü göstermişti. Ejderha ise sükunetini bozmadan uçmaya devam etti. Saatlerce uçtular, uçtular. Crestla bu uçuştan yorgun düşmüştü, bir süre uyumaya karar verdi. Ejder ne de olsa gidecekleri yere vardklarında ona haber verirdi.
Uyandığında, karşılarında zirveleri yoğun bir sisle kaplı kül grisi dağlar ile dağların biraz önünde yükselen kara kuleyi gördü. Ejderhanın pulları güneşin altında parlamaya başlamıştı. Dünde böyle parlıyor muydu acaba diye düşünmeye başladı. Ejder ise hala sessiz bir şekilde dağların zirvesindeki sisin ortasına doğru uçmaya devam ediyordu. Bir süre sonra alçalmaya başladılar. Gelecekleri yere varmış olmalıydılar. Ejderha toprağa ayaklarını basar basmaz Crestla'in inmesi için yere eğildi. Crestla ise zaman kaybetmeden ejderhanın üzerinden indi. Zaten ne olursa olsun o da kendi ayakları üzerinde durmayı tercih ederdi. Yere indikten sonra ejderi ilk defa karşıdan görüyordu. Bu çok güzel bir altın ejderhaydı. Gözleri kehribardan yapılmış gibiydi. Yaşayan hiç kimsenin görmediği bir tür diye düşündü. Crestla de şimdiye kadar altın ejderhaları bir efsaneden ibaret sanıyordu. Ama işte gerçektiler! Bu ejder tüm kudretiyle karşısında duruyordu. Crestla artık nerede olduklarını biliyordu. Altın ejderhaların evinde, Cannah'ın en kuzeyinde, Ejder Dağlarındaydılar. Ejderha'ya neden kendisini buraya getirdiğini sordu ancak ejder bu sorusunu da yanıtsız bıraktı. Ejderin vücudu acıyla kasıldı, göz bebekleri büyüdü. Ağzından kan geliyordu. Crestla panikle bir kaç büyü yapmaya çalıştı ancak bir ejderin ölümünü durdurmak kendisini fazlasıyla aşan bir işti. Ejder can çekişmeden sessiz bir şekilde gözlerini kapattı ve olduğu yere yığıldı. Crestla korkuya kapılmıştı. Ne olmuştu da az önce sağlıklı bir şekilde uçan bu ejder bir kaç dakika arayla son derece sessiz şekilde can vermişti. Bir altın ejderin ölümüne şahit olmuştu ve bunun ne anlama geldiğine dair en ufak bir fikri yoktu.
Bu güzel yaratığı leş yiyen hayvanlara yem etmeyecekti. Ejderi büyülerinin de yardımıyla geniş bir mezar hazırlayarak can verdiği yere gömdü. Ejderhalar kadim yaratıklardı, tanrıların kudretini gösteren ilk canlılar. Crestla, onlarında en az insanlar kadar saygıyı ve en azından gömülebilecekleri küçük bir mezarı hak ettiklerini düşünmüştü. Mezara son kez baktıktan sonra çaresizce sislerin içine, bilinmeze doğru yürümeye başladı.
Saatlerdir yürüyor olmasına karşı ne bir ses duymuş ne de yaşama dair herhangi bir belirtiye rastlamıştı. Hava kararıyordu. Karnı acıkmıştı ancak yiyecek hiç bir şeyi yoktu. Yenebilecek bir şey bulma umuduyla çevresini dikkatlice kontrol ediyordu ancak kül ve kayadan başka hiç bir şey göremiyordu. Sonunda bu geceyi aç geçireceğini kabullenip güvenli bir uyku çekebileceği bir yer aramaya koyuldu. Şimdiye kadar yürürken zaman zaman küçük mağaralara, oyuklara denk gelmişti. 'Umarım bir tane daha bulurum' diye düşündü ve aramaya devam etti. Hava iyice karardığında sığabileceği genişlikte küçük bir mağara bulmuştu. Bu geceyi burada geçirecek ve daha sonra ne yapacağına yarın karar verecekti. Eris deki evinden çıkıp buraya nasıl gelmişti hala bir anlam veremiyordu. Altın ejderha onu nasıl yakalamıştı bilmiyordu. Kafasında bu şekilde sayısız düşünce dönerken daha fazla direnemeyerek kendini uykuya teslim etti.
Boğazında bir yumru vardı sanki. Boğuluyordu. Gözleri kararıyor, çevresinde ne olup bittiğini göremiyordu. Sakinleşmeye çalıştı ancak başaramadı. Kontrolsüz şekilde titriyor, korku tüm bedenini ele geçiriyordu. Yavaşça doğruldu. Şimdi karanlık dağılmaya başlamıştı. En azından artık karşısında oldukça eski olduğu belli olan ahşap sandalyede oturan kadını görebiliyordu. Baştan aşağı siyahlara bürünmüş kadının saçlarında, gençliğin son kalesinin de ihtiyarlığın ağır ateşi altında olduğu açıkça görülüyordu. Yüzündeki kırışıklıklar ise sayamadığı kadar fazlaydı.
"Evime hoş geldin Crestla Valtorn. Senin için zorlu bir yolculuk olduğunun farkındayım. Daha önce karşılayamadığım için kusura bakma. Ancak hazırlanabildim." Yaşlı kadın sıcak bir şekilde gülümsemişti ve eliyle biraz ilerideki masayı işaret etti. Üstü enfes yiyeceklerle dolu görünüyordu. Crestla çok aç olmasına rağmen önce burada neler döndüğünü anlamaya kararlıydı.
"Sen kimsin? Buraya nasıl geldim? Bana ne yaptın?" diye sordu korkmuş gibi görünmemek için çabalayarak.
"Henüz her şeyi öğrenmeye hazır değilsin genç büyücü. Benim kim olduğumu da ileride anlayacaksın. Ancak sana şu kadarını söyleyebilirim ki seni buraya ben getirmedim. Gelmeyi sen kendin seçtin. " Yaşlı kadın yumuşak ama kararlı bir sesle cevaplamıştı Crestla'in sorularını. Fakat cevaplar Crestla için fazlasıyla gizemli ve tatminkarlıktan uzaktı.
"Nasıl kendim seçmiş olabilirim ki? Ben sadece evimde uyuyordum! Gözlerimi açtığımda ise bir ejderin üstündeydim! Yanan bir şehir ve ölen bir ejderha gördüm! Hapsolduğum bu dağlarda bir kez daha uyumak istemiştim ki bu seferde gözümü burada açtım! Tanrılar aşkına bu nasıl benim seçimim olabilir!" Crestla öfkeli ve endişeliydi ancak bir o kadarda korkuyordu. Neler olduğunu anlayamıyordu.
" Ah! evet... Atriola'yı çok severdim. Daima iyi bir hizmetkar olmuştu. Ancak fazlasıyla yaşlanmıştı, ikimizde yaşlı kalbinin bu yolculuğa dayanamayacağını biliyorduk. Yinede bu iş için gönüllü oldu. Zavallı Atriola... Onun için yaptıklarına minnettarım. Atriola'yı gömmen büyük bir incelikti." Kadın bir kez daha sıcak bir şekilde gülümsemişti. Yerinden doğrularak masaya ilerledi ve iki uçtaki sandalyenin birine oturdu.
"Bana katılmayacak mısın Crestla? Bu gece uzun bir gece olacak." Elindeki elmayı ağzına götürdüğünde sesi oldukça davetkardı.
Yemekleri bittiğinde ikisi de şöminenin yanındaki koltuklara yerleştiler. Bu mağara çok güzel bir şekilde döşenmişti. Yerde büyük ayı postundan yapılmış bir halı vardı. Duvarlara bir kaç metre arayla meşaleler asılarak içerisi aydınlatılmıştı. Kendi kullandıkları gibi çevrede herhangi bir mum göremedi. Odaya bir süre daha göz gezdirdikten sonra geniş kitaplığı fark etti. Raflar tamamen doluydu. Kitapların içeriğini merak etti ancak şu an bunun sırası değildi. Bilmediği bir yerde tanımadığı yaşlı tuhaf bir kadınla bir başlarına kalmışlardı. Kadın, Crestla çevreyi izlemeyi bitirdikten sonra gözleriyle yanındaki sehpanın üzerinde duran çaydanlığı işaret ederek sessizliği böldü.
"Çay ister misin sevgili Crestla? Sadece bu dağlarda yetişen eşsiz bir meyve var. Ben ona Gündoğusu diyorum. Çayı da en az kendisi kadar lezzetli."
Crestla teklifi teşekkür ederek kabul etti ve çaydanlığı alarak yanında çoktan hazırlanmış iki fincanı ağzına kadar doldurdu. Kendi fincanını alıp koltuğuna tekrar yerleşti. Kadın çoktan çayını yudumlamaya başlamıştı.
"Hala neden burada olduğumu söylemediniz hanımefendi." Crestla şansını bir kez daha deneyecekti.
"Aslında bunu bana sen söylemelisin genç büyücü, neden buradasın?" Kadın tekrar gülümsedikten sonra çayını yudumlamaya devam etmişti. Crestla ise giderek daha fazla meraklanıyordu. Bu garip kadında kimin nesiydi? Neden sorularını cevaplamıyordu?
"Daha öncede söylediğim gibi leydim, ben evimde uyuyordum ancak ert..." Kadın elini kaldırarak Crestla'e susmasını işaret etti. Şöminedeki odunlardan gelen çıtırtının sesi fazla yükselmişti. Crestla şömineye dikkatlice baktığında sesin odunlardan gelmediğini, odunların üstündeki altın yumurtadan geldiğini fark etti. Yumurta ortadan ikiye çatlamıştı ve etrafına güçsüz ciyaklamalar yaymaya başlamıştı. Az sonra içinden kafasını uzatan bir şey gördü. Bu yavru bir altın ejderhaydı. Crestla daha bu sabah gördüğü ölümden sonra bu kez de bir altın ejderhanın doğumuna şahit olmuştu.
"Ah Atriola! Hiç dönmeyeceksin sanmıştım!" Kadının gözleri yaşını inkar edercesine genç bir heyecanla parlıyordu. Yavru ejderi ateşten alıp kucağına oturttu. Nazikçe omurgasını okşamaya başladı.
"Atriola mı? Nasıl?" Crestla şaşırmıştı. Atriola sabah ölen yaşlı ejderin adı değil miydi?
"Genç büyücü, canlıların her birinin ölümü yeni bir doğumla kutsanır. Ancak Atriola tanrıların göz yaşlarıyla ıslandı. Asla ölemez, kendi ölümünü ancak kendi doğumu kutsayabilir." Yaşlı kadın son bir kaç dakika içinde sanki onlarca yaş gençleşmiş gibiydi. Sanki o da bu yavruyla beraber yeniden doğmuştu.
"O halde diğer altın ejderhalar nerede? Madem ölemiyorlar neden binlerce yıldır kimseye görünmediler? Neden saklanıyorlar?" Crestla meraklanmıştı. Bu yolculuğu boşuna olmamalıydı, bir şeyler öğrenmeliydi.
"Çok fazla soru soruyorsun genç büyücü, ben yaşlı bir kadınım ve oldukça yorgunum. Bu sorunu da cevapladıktan sonra uyuyacağız. Sorularının geri kalanını ise yarın cevaplayacağım. Efsaneye göre bu asil yaratıklar tanrıların verdiği son yemekte dökülen kandan dolayı bu işe karışmış olan soydaşlarına ve emri veren tanrılara küsüp sırt çevirdiler ve kimsenin bilmediği bir yere göç ettiler. O günden sonra onları bir daha ne bir gören oldu ne de haber alabilen. Altın ejderlerin kendilerine sırt çevirmesine neden olan tanrılar bu duruma o kadar üzüldüler ki gözyaşları eşliğinde Atrius'u terk etmek zorunda kaldılar. Renkli ejderler ise yaklaşık 1000 yıl sonra tanrıların kendilerini bir gece için bile olsa davet etmiş oldukları bu bereketli toprakları yeniden keşfettiklerinde tekrar Cannah'a göç etmek istediler. Bu göç sırasında Altın ejderlerin geride unuttuğu son altın ejder yumurtasını da beraberlerinde buraya, Cannah'ta yerleştikleri ilk yer olan Ejder dağlarına getirdiler. Yüzyıllar içinde çıkan savaşlarda ejderler kıtanın dört bir yanına dağılırken bu dağlar terk edildi ve yumurta da unutulup gitti. Atriola, ilk doğumunda terk edilmiş ve yapayalnızdı. Atriola'nın Ejder Dağlarında uçtuğunu gören çok az kişi, Altın Ejderlerin döndüğünü sandı ancak yanılmışlardı. Gördükleri sadece, sonsuz yalnızlığına ağıtlar yakan zavallı Atriolaydı. Altın ejderlerin dönüşü hikayesi kıtada yayılınca bu dağlara sık sık maceracılar gelmeye başladılar ancak hiç biri ne Atriola'yı ne de bir başka altın ejderi bir daha göremediler. Gelenlerin sayısı giderek azaldı ve dağlar bir kez daha kaderine terk edildi." Yaşlı kadın sözünü bitirmiş olmaktan dolayı memnun görünüyordu. Crestla bir masalı dinler gibi dinlemişti bu efsaneyi. Aklında sorulmayı bekleyen yüzlerce yeni soru oluşmuştu. Hepsini sormalıydı.
"Ama o zaman siz nasıl tanıştınız leydim?"
"Az önce, bu gece başka soruna cevap vermeyeceğimi söylemiştim genç büyücü. Artık biraz dinlenmeliyim. Sorularına yarın devam ederiz." Yaşlı kadın yerinden doğrulup hızla ilerdeki kapıdan geçerek gözden kayboldu. Yaşına göre oldukça hızlı hareket etmişti. Crestla odada yalnız kalmıştı ancak henüz uykusu gelmemişti. Kafası fazlasıyla karışık, cevaplanması gereken çok fazla soruyu barındırıyordu. Yerinden kalkıp kısa süre öncede dikkatini çekmiş olan kitaplığa yaklaştı. Bir süre raftaki kitapların adını okumakla yetindi. Ancak kitaplıkta öyle bir kitap vardı ki sadece adını okumakla yetinemeyeceğinden emindi. Dokunup dokunmamak konusunda kararsız kaldı fakat kendisine engel olamayarak kitabı eline aldı ve kapağındaki kabartmalı harflere dokunarak okudu: 'Tanrılara Meydan Okurken, yazan Rogmaar'lı Azalon'. Crestla kitabın içini açtı, yanılmamıştı; bu kütüphanede üzerinde çalıştığı kitabın birebir aynısıydı. Kafasını diğer yöne çevirdiğinde yemek yedikleri masa kaybolmuş onun yerine kendisi için hazırlandığı muhtemel olan yatağı görmüştü. Bu nasıl olabilirdi? Yaşlı kadın odadan çıktıktan sonra hiç geri gelmemişti. Kitabı da elinden bırakmayarak yavaşça yatağa doğru ilerledi ve oturdu. Yatak gerçekti. Beyninin kendisine nasıl bir oyun oynadığından emin olamadı. Bunların yaşanıyor olması imkansızdı. Kitabı baş ucuna yerleştirdi ve daha sonra uyumaya çalıştı. Bir an önce güneşin doğmasını istiyordu. Sabah yaşlı kadına sormayı düşündüğü yüzlerce sorusu vardı ve o sorulardan biri mutlaka bu kitabı ödünç almakla ilgili olacaktı.
***
Crestla uyandığında burnuna enfes yemek kokuları geliyordu. Kardeşinin kendisine seslendiğini duydu. Bir an için nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Evindeydi. Bu gerçek olamaz diye düşündü. Mağara kaybolmuş, yaşlı kadın gitmişti. Cevaplanacak yüzlerce sorusunu şimdi kime soracaktı? Hepsi bir rüya olabilir miydi? Bilinçaltının kendisiyle alay ettiğini düşündü. En sonunda delirmiş olmalıydı. Kardeşinin kendisine sürekli dediği gibi o kitaplar beynini yiyip bitirmişti. Rüyanın şokunu henüz üzerinden atamamışken bir düşme sesiyle irkildi. Kafasını çevirip odasındaki kitaplığa baktı. Tahmin ettiği gibi düşen şey kitaplarından biriydi. Yatağından kalkarak kitaplığın yanına gitti ve yere düşen kitabın ön kapağını çevirdiğinde bir kez daha şok geçirdi. Kütüphanede üzerinde çalıştığı, ve rüyasında da yaşlı kadının mağarasında gördüğü kitaptı bu. Bir kez daha karşısına çıkmıştı. Kapağın üzerinde daha yenice yazıldığı belli olan bir not vardı; 'Yumurtaya iyi bak genç büyücü. Ve unutma, ruhunu terk etmeden asla güçlenemezsin!'. Crestla şaşkın bir şekilde kafasını kaldırıp etrafına baktığında Atriola'nın altın yumurtası, yatağının üstünde duruyordu.














