Bölüm 4
Kral Öldü! Yaşasın Kral!
Prens Enric, Valeona Sarayının en yüksek kulesinde uçsuz bucaksız ufka dikmişti gözlerini. Gökyüzündeki yıldızlar solmuştu bu gece, dostları tarafından yalnızlığına terkedilen dolunay ise buna aldırmadan aydınlatıyordu derin karanlığı yeryüzünde acı çeken tüm dostları için. Enric’in kendisini bekleyen gelecekle ilgili endişeleri her geçen saat daha da artıyordu. Kıtanın en büyük krallıklarından birinin prensiydi ve çok yakında da kralı olacaktı. Kral Higgins birkaç ay önce amansız bir hastalığa yakalanmıştı ve doktorlar sona gelindiği haberini birkaç saat önce prense bildirmişler, kralın bu geceyi atlatmasının mümkün olmadığını söylemişlerdi. Enric, bir prens olmasına karşın gayri meşru bir çocuk olarak dünyaya gelmişti. Annesi bir kraliçe değil, kralın onlarca metresinden biriydi. Fakat doktorların kralın kurtulamayacağını söylemeleri üzerine ve tahtın henüz meşru bir erkek varisi de olmamasından dolayı asiller meclisi tarafından isteksizce de olsa yasalar gereği meşrulaştırılmış daha sonra ise veliaht ilan edilmişti. Veliaht ilan edildiğinden beri saray halkının ve asillerin bir çoğunun kendisine karşı olan tutumları tamamen değişmiş hiç görmediği bir saygı görmeye başlamıştı. Kralın piçi olarak geçirdiği yıllar boyunca alışmış olduğu küçümseyen bakışlar yok olmuştu artık. Fakat bu durumdan başta Kraliçe Teresa olmak üzere bir çok asilin memnun olmadığını anlamak zor değildi. Tahtın bir piçe devredilmesi fikrini oldukça rahatsız edici buluyorlardı. Ne var ki yapabilecekleri fazla bir şey kalmamıştı artık, kral ölüyordu…
Gecenin sessizliği Valeona’nın çanlarıyla delinmişti. Sarayın çanları kralın öldüğünü haber veriyordu halka. İlk çalan çan suya düşen bir taş parçası misali şehri saran dalgalar yaratmıştı. Şehrin yüzlerce noktasından yeni çan sesleri yükseliyor, yas ateşleri yakılıyordu. Fagntus yükselen alevler nedeniyle kızıl bir görünüm almıştı. Şehir ölen kralın yasını tutuyordu. ‘Zamanı geldi’ diye düşündü Enric. Taç töreni için hazırlanmalı ve taht salonuna gitmeliydi. Yavaşça şehre arkasını döndü ve sıkıca kavramış olduğu küçük tahta kılıcın elinden kayıp gitmesine izin verdi. Babasının kendisine küçük bir çocukken vermiş olduğu ve yanından hiç ayırmadığı bu küçük tahta kılıç artık onu koruyamazdı. Acımasız bir dünyaya adım atıyordu. İçindeki tüm zayıflıkları tam şu anda bu kulede terk etmeli ve bir daha asla arkasına bakmamalıydı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
“Kral öldü! Yaşasın Kral!” nidaları Enric’in geçtiği tüm koridorlarda yankılanıyordu. ‘Yalakalar’ diye düşündü. Birkaç ay öncesine kadar küçümsedikleri, aşağıladıkları prensin önünde şimdi hepsi diz çöküyorlardı. Enric taht salonunun kapısına vardığında şehirdeki tüm asiller orada onu bekliyordu. Salonun tüm meşaleleri yakılmış, sancaklar değiştirilmişti. Higgins’in yeşil üzerinde beyaz at figürü olan sancakları kaldırılmış, Enric’in siyah fon üzerinde altın ejderha figürü olan sancakları asılmıştı. Saray bir süredir bu güne hazırlandığı için çok kısa sürede salondaki tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Yeni kralı görenler kendi aralarındaki konuşmaları sonlandırıp kralı selamlamak için dizlerinin üstüne çöküyorlardı. Enric kendisinden önceki kralların aksine taç töreninde hanedan kanını temsil eden kırmızı pelerini giymeyi tercih etmemiş, altın yaldızlarla işlenmiş siyah bir pelerini tercih etmişti. Pelerinin altına giydiği ve usta büyücüler tarafından özel olarak hazırlanan zırhı ise görenlerin gözlerini kamaştıran bir ışık yayıyordu çevresine. Enric nihayet salonun sonundaki taht merdivenlerine vardığında salonda artık çıt çıkmıyordu. Enric yavaşça merdivenleri çıkmayı bitirdiğinde ise tahtın başında bekleyen Kral vekili Lord Varionis elinde altın taç ile hazır bekliyordu. Enric bir an için Lord Varionis ile göz göze geldiğinde, lordun gözlerindeki nefreti açıkça görebilmişti. Kraliçeye sadakati ile bilinen Varionis, Enric’in meşrulaştırılmasına şiddetle karşı çıkmış, veliaht ilan edildiği oylamada ise karşı oy kullanmıştı. Ancak işte şu an buradaydılar. Varionis elindeki tacı birazdan Enric’e bizzat kendisi verecekti. Kral, Lord Varionis’in önünde yavaşça diz çökerken ‘Bu son olacak’ diye düşünüyordu, bir daha kimsenin önünde diz çökmeyecekti. Lord Varionis altın tacı yavaşça yeni kralın başına yerleştirdikten sonra yüksek sesle “Yaşasın Kral!” diyerek kralı selamladı ve Kral Enric ayağa kalkarken o da diğerleri gibi onun önünde eğildi. Salon yeniden “Yaşasın Kral!” nidalarıyla dolduğu sırada Kral Enric simsiyah saçlarının arasında parlayan altın taç ile birlikte yüzlerce yıllık Fagntus tahtını kolayca elde etmiş olmanın mutluluğunu ve gururunu yaşıyordu.
Asillerin krala tebriklerini sunması neredeyse bütün gece sürdü. Taht salonu boşaldığında gün doğmak üzereydi. Kral Enric salonda hiç kimse kalmadığından emin olduktan sonra kapıdaki muhafızlardan birini yanına çağırdı ve Lord Satre’yi görmek istediğini söyledi. Muhafız kralın emri üzerine Lord Satre’yi çağırmak üzere salondan ayrılırken Kral Enric cebinden çıkardığı küçük bir parşömen üzerine bazı notlar yazdı ve beklemeye başladı. Çok geçmemişti ki az önce salondan ayrılan muhafız Lord Satre ile beraber kapıda belirdi. Kral elini kaldırarak muhafıza içeri girmemesini, Lord Satre ile yalnız görüşmek istediğini işaret etti. İşaret üzerine muhafız geri dönerken Lord Satre krala doğru yürümeye devam etti. Lord Satre ufak tefek bir adamdı. Kırlaşmış saçları ve kemikli yüzüyle oldukça yaşlı görünüyordu. Bunda elbette ki kralın ani emriyle yatağından çıkıp gelmesi, hazırlanmaya vaktinin olmamış olmaması da etkiliydi. Lord Satre küçük bir reverans ile kralı selamladıktan sonra konuşmaya başladı.
“Majesteleri umarım kötü bir şey yoktur?” Sesinden endişelenmiş olduğu anlaşılıyordu.
“Ah! Hayır Lord Satre, bizi terketmiş olan tanrılara şükürler olsun ki her şey yolunda. Hatta olmasını umduğumdan çok daha fazla yolunda.” Kral oldukça heyecanlı bir şekilde konuşunca Lordun endişeleri uçup gitmiş derin bir nefes alarak rahatlamıştı. Şimdi sadece neden bu saatte buraya çağrıldığını merak ediyordu. Kral ise lordunun merakını gidermeye kararlı görünüyordu. Yeniden söze girdi ancak bu sefer söyleyeceklerini kimsenin duymasını istemiyor olacaktı ki elinden geldiğince kısık sesle konuşuyordu.
“Buraya seni özel bir görev için çağırdım Lord Satre. Senden başka kimsenin üstlenemeyeceğini düşündüğüm bir görev.” Kral konuşurken Lord Satre’nin merakı daha da artıyordu. Kral cebinden çıkardığı ufak bir parşömeni Lord Satre’ye uzattı. Bunun üzerine taht merdivenlerini çıkıp krala yaklaşan Lord Satre kağıdı yavaşça kralın elinden aldı. Üstünde kraliyet mührü olan küçük bir parşömen parçasıydı bu.
“Bu parşömeni kimsenin haberi olmadan Cattrvill de ki Kanlı Nal hanına götürmeni istiyorum. Oradaki hancıya bunu benim gönderdiğimi söyle ve zaman kaybetmeden ayrıl. Cattrvill, halkı azılı suçlulardan oluşan bir şehir. Orada zaman geçirmen riskli olacaktır.”
“Lordum Cattrvill de konaklamayı elbette bende düşünmem ancak Cattrvill’e canlı bir şekilde ulaşmak bile yaşadığımız bu karanlık günlerde ziyadesiyle zor. Muhafızlar olmadan gitmem sizce de fazla tehlikeli olmaz mı? Ejder diyarından geçmeden oraya varmanın tek yolu var orada da son zamanlarda korsan tehdidi iyice artmış diyorlar.” Lord Satre, Altın Deniz’i kastediyordu. Kral ise Lordunun bu görev için isteksizliğini fark etmişti. Bakışlarını sertleştirerek cevap verdi.
“Lord Satre, Cattrvill’e Altın Deniz yolu ile gideceksiniz. Kantvill limanındaki dostlarımız sizi oraya götürecek bir gemiyi hazır edecekler. Herhangi bir korsan saldırısı durumu söz konusu olmayacaktır. Zira Kantvill limanındaki dostlarımızın gemileri korsanlar tarafından şimdiye kadar hiçbir saldırıya uğramadı. Bu sorunu çözmek için kendi yöntemleri olduğunu söylüyorlar.” Kral sözünü bitirirken yüzünde ufak bir gülümseme belirmişti. Buna karşın kralın sözleri Lordu rahatlatmaktan çok uzaktı çünkü Kantvill limanındaki dostların ‘yöntemler’inin korsanlara karşı ruh büyücüleriyle iş birliği yapmak olduğuna dair çokça söylenti vardı ortada. Lord Satre ise ruh büyücülerine en az korsanlara olduğu kadar güvenilemeyeceğine dair kesin düşüncelere sahipti. Ona göre hepsi yok edilmeliydiler. Yine de kralın emri buydu ve emre uymaktan başka çaresi olmayan Lord Satre görevi isteksizce de olsa kabul etti ve kralını son bir kez selamladıktan sonra salondan ayrılmak üzere kapıya yöneldi. Salondan çıkarken kralının kendisine ‘hoşça kal eski dostum, hizmetlerin unutulmayacak’ dediğini duyar gibi oldu ancak emin olamadığı için üstünde fazla durmadı. Enric’e henüz daha gayri meşru bir prensken bile gösterdiği sadakat herkes tarafından biliniyordu. Kralının da kendisinden vazgeçmeyeceğine emindi. Yürümeye devam etti. Kral Enric ise salondan ayrılmak için Lord Satre’nin salona gelen koridoru geçecek kadar uzaklaşmasını bekledi. Bu gece fazlasıyla yorulmuştu ve bundan sonraki birkaç gününde kendisi için yorucu olacağını tahmin ettiğinden dinlemeye ihtiyacı vardı. Yarından itibaren üç gün üç gece sürecek kutlamalar başlayacaktı… Tüm şehir kıtanın bu karanlık günlerinde yeni kralın tahtı devralmasını kutlayacak, ziyafetlerle kendilerinden geçerken eski krallarını tanrıların yanına uğurlayacaklardı.
***
Lord Satre Fagntus şehrinden ayrılalı yaklaşık bir buçuk hafta olmuştu ve Kantvill’e ancak bu gece varabilecekti. Yaz geride kalırken sonbahar da kendini artık iyiden iyiye hissettirmeye başlıyordu. Çişeleyen yağmur damlaları yüzüne vururken atıyla dört nala ilerlemeye devam ediyordu. Ne olursa olsun bu gece sıcak bir handa iyi bir yemek yiyip kuru bir uyku çekmeye kararlıydı. Başından beri içinde bu görevle ilgili kötü bir his vardı ve bu nedenle Cattrvill’e gitme konusundaki isteksizliği her geçen saat daha da artıyordu. Kralın, suçlular şehri Cattrvill de ki bir hancıyla ne gibi önemli bir işi olabilirdi? Elini cebine attı ve parşömen parçasına dokundu. Acaba içinde ne gibi bir mesaj taşıyordu? Uzun bir açıklama olmayacağından emindi zira parşömen parçası oldukça ince ve küçüktü, birkaç satır anca sığabilirdi bu büyüklükteki bir kağıt parçasına. Ancak Lord Satre eğitimli bir devlet adamıydı ve üstüne vazife olmayan işlere karışmaması gerektiğini zor yoldan öğrenmişti bu yüzden içindeki mesajı okuma isteğine karşı koymalı ve mühür bozulmadan sahibine ivedilikle ulaştırmalıydı.
Nihayet Kantvill’in parlayan ışıkları ufukta görülmeye başlamıştı. Lord Satre bir an için atını yavaşlatıp önündeki manzarayı izledi. Bu şehir bir zamanlar kıtanın en görkemli liman kentiydi ve her ne kadar o ihtişamını kaybetmiş olsa da hala izlerini taşımayı sürdürüyordu. Limandaki fenerin yanındaki som altından yapılmış Tutsak Ejder heykeli bu uzaklıktan dahi seçilebiliyordu. Elindeki kafese bir ejderha yavrusunu hapsetmiş dev bir savaşçının heykeliydi bu. Yaklaşık yedi yüz sene önce insanların ejderhalara baş kaldırarak bağımsızlıklarını kazanmalarından hemen sonra yapılmıştı ve ilk zaferin en değerli hazinesi olarak özenle korunmaya devam ediliyordu. Lord Satre yağmurun şiddetini artırmaya başlaması üzerine manzarayı izlemeyi bırakıp atını mahmuzladı, fırtına başlamadan önce Kantvill’e ulaşmalıydı.
Lord Satre şehrin kapısına vardığında yağmur yerini çoktan fırtınaya bırakmıştı. Daha erken gelmediği için tanrılara şükretti. Zira şehre daha önce varmış olsaydı kendisini bekleyen gemi çoktan demir almış olabilir ve fırtınaya açık denizde yakalanabilirlerdi. Bu düşünceler içinde kapıdaki muhafızlara nereden geldiği ve şehirde bulunma sebebine dair uydurulmuş kısa bir rapor sunduktan sonra içeri alındı. Bu rutin bir güvenlik önlemiydi imparatorluk yıkıldıktan sonra kıtadaki neredeyse tüm şehirlerde uygulanmaya başlamıştı. Şehre girmesinden kısa süre sonra yürüdüğü ana yol iki kola ayrılıyordu. Gitmesi gereken yolu hatırlamak için bir an duraksadı ancak bu fazla uzun sürmedi. Sağdaki yoldan ilerleyecekti. Hatırladığı kadarıyla bu yolun az ilerisinde geceyi geçirebileceği güzel bir han olacaktı. Emin değildi ama bunun çokta bir önemi yoktu artık şu lanet olası fırtınadan kurtulmak ve sıcak bir yemek yemek istiyordu. Kafasını sokabileceği herhangi bir yer bulması bu gece için kafi olacaktı. Yine de bu yerin hatırladığı han olması için dualar ederek ilerlemeye devam etti.
Lord Satre yanlış yolu seçmişti. Burası kesinlikle o han değildi. Hatırladığı yer tüccarlara ve asillere hizmet eden kimi zaman ozanların şarkılarıyla neşelendirdiği nezih bir mekandı. Buranın ise kesinlikle hatırladığı ile alakası olmayan son derece fakir, pis, asillerin deyimiyle alt tabaka bir müşteri kitlesi vardı. Lord Satre içeri girer girmez gözüne kestirdiği, hanın en uç masasına yerleşerek bu alt tabaka insanlardan olabildiğince uzağa oturmuş ve korsanlar arasında veya Cattrvill de ölmese bile bu pis yerde kesinlikle kara ölüm’e, vebaya, yakalanabileceği düşüncesiyle içine çektiği nefesi bile sayılı tutma kararı almıştı. Kısa bir süre için yemek siparişi verip vermeme konusunda da kararsız kalmıştı ancak açlıktan ölmenin de en az vebadan ölmek kadar kötü olduğunu düşünüp büyük bir porsiyon kuzu eti ile sıcak şarap siparişi vermişti. O sırada yemeğini beklerken çevredeki masaları izliyor halkın neler konuştuğunu anlamaya çalışıyordu. Sohbetlerin çoğu kıtanın güney şehirlerindeki fakirlik ve yaklaştığı düşünülen savaş hakkındaydı. Birkaç kez Tanrı Tacı’nın adını da duymuştu ancak bu konunun üzerinde fazlaca duran birileri yoktu. İlk hacı kafilesinin buraya gelmesi nereden bakılsa en az iki hafta daha sürerdi. Lord Satre, bir süre daha dinlemeye devam etti. Nihayet kendi şehriyle ilgili şeyler duymaya başlamıştı. Kalabalık bir sarhoş grubu piç Enric’in Fagntus’un yeni kralı olmasından bahsedip ağır hakaretler ederek dalga geçiyorlardı. Eli kılıcına gitti ancak daha sonra kralının sözleri aklına geldi, dikkat çekmemeliydi. ‘Keşke bu sözleri Fagntus da etmiş olsaydınız da o yılan dillerinizi koparıp kargalarımıza yedirseydik’ diye fısıldayıp sessizce dinlemeye devam etti. Gruptaki adamlardan bir diğeri kendini iyice kaybetmiş akla hayale gelmeyecek iddialarda bulunuyordu. Dediğine göre Kral Enric taç giydikten yalnızca bir gün sonra eski kraliçeyi, kendisini zehirlemeye teşebbüs etmekle itham edip düzmece bir mahkemede yargıladıktan sonra çırılçıplak bir şekilde kent meydanında kazığa bağlatmış ve tecavüze uğraması için teşvikte bulunmuş. Sarhoş adam bu çirkin iddiaları daha da ileri taşıyıp Kral Enric’in aslında kraliçenin hamile olduğu ve tahtını tehdit edebilecek meşru bir varis dünyaya getirebileceği şüphesi üzerine bu işe kalkıştığını da sözlerine eklemekten çekinmemişti. Bu sayede doğacak herhangi bir çocuğun meşruiyeti tamamen ortadan kalkacak, tehdit ise yok olacaktı.
Lord Satre duydukları karşısında donakalmıştı. Acaba mümkün olabilir miydi? Anlattıklarında gerçeklik payı olabilir miydi? Böyle bir adama mı hizmet ediyordu? Bunlara inanmak istemiyordu. Kralını çocukluğundan beri tanıyordu, o böyle biri değildi ve olamazdı. Bunların tamamı üç beş sarhoşun kafayı bulduktan sonra kendi hayallerinde kurdukları bir dünyada Enric’i aşağılamak için uydurmuş oldukları hikayelerdi. Kesinlikle öyle olmalıydı.
Derin düşüncelere dalmış olan Lord Satre sipariş ettiği kuzu eti ve baharatlı şarapla birlikte yanına gelen hancıyı fark etmemişti. Ancak hancı tabağı fırlatırcasına önüne koyduğunda anlayabilmişti hancının getirdiği yiyeceklerin parasını beklediğini. Lord Satre cebinden çıkardığı birkaç gümüş parayı masanın üstüne koyarak hancıya teşekkür etti ve yemeğe koyuldu. Hancı ise masadan ayrılırken suratındaki aksi ifadeyi hiç bozmadan kendi kendine homurdanmaya devam ediyordu.
“Birkaç gümüş için daha ne kadar bu çileyi çekeceğimi tanrılar bilir! Doğru ya! Onlarda bizi terketti!”
Lord Satre yemeğini yedikten sonra gece için kiraladığı odaya çıktı ve uyumaya çalıştı. Ancak duydukları içine bir şüphe düşürmüştü. Enric bu kadar acımasız olabiliyorsa ona bu kadar yakın olmak kendisini de bir gün aynı sona mahkum edebilir, kralın emelleri uğruna kolayca harcayabildiği kişilerden biri olabilirdi. Öte yandan yarın yola çıkacaktı ve suyun üzerinde uyumak onun için hiçbir zaman karada olduğu kadar kolay olmamıştı. Bunun tadını çıkarmalıydı. Şüphelerini kafasından uzaklaştırmaya çalışırken zamanla düşünceleri bulanıklaştı ve Satre kendisini derin bir uykuya bıraktı.
Lord Satre sabah erkenden limana geldiğinde hava hala kapalıydı. Bugünde yağmur yağacak gibi görünüyordu. Bunu fırtınanın izleyeceğinden de kesinlikle emindi. Kendisini Cattrvill’e götürecek olan gemi limanın en büyük rıhtımında duruyordu. Biraz ilerlediğinde geminin kaptanı Gralo de Mont’un gemiye çıkan köprünün başında hazır beklediğini ve gemiye yüklenen ürünlerin her birini tek tek teftiş ettiğini görmüştü. Gralo de Mont’un adını şimdiye kadar sadece Fagntus’a gelen tüccarlardan ve gezginlerden duymuştu. Dediklerine göre Gralo de Mont güçlü bir tüccar aynı zamanda da sahibi olduğu en büyük geminin kaptanıydı. İri cüssesi ve kızıl sakallarıyla da oldukça ürkütücü görünüyordu. Karşısında ki adam ise tam bu tarife uyan kişiydi. Üstündeki kırmızı kadife palto ve taktığı sayısız mücevher ile sıradan bir kaptan olmadığı her halinden belliydi. Gralo de Mont, zengin tüccar, kaptan. Lord Satre kaptana doğru ilerlemeye devam etti.
“Gralo de Mont?” Lord Satre, onun aradığı kişi olduğunu bildiği halde nezaketen sorma ihtiyacı hissetmişti. Sesi duyan Gralo de Mont da dikkatlice incelediği çuvallardan kafasını kaldırıp Lord Satre’nin yüzüne baktığında adını söyleyen kişinin günlerdir beklediği kişi olduğunu anlamıştı.
“Lord Satre?”
“Evet kaptan, benim. Fagntus Kralı Enric’in emriyle geminize katılmak üzere gönderildim.”
“Ah lordum evet. Kral Enric benden küçük bir iyilik isteyebileceğini aylar öncesinden haber vermişti. Yaklaşık iki gün önce gelen bir haberci de sizin yolda olduğunuzu ve bugün için Cattrvill’e gitmek üzere bir gemi hazırlamam gerektiğini söyledi. Sizde bilirsiniz ki bu karanlık günlerde bir kralın dostluğu oldukça değerli olabiliyor.” Gralo de Mont’un yüzünü büyük bir gülümseme kaplamıştı. Asillerle ve hatta krallarla iş yapmaktan oldukça memnun görünüyordu.
“Bu yüzden vakit kaybetmeden yola çıkmalıyız. Tanrıça Eymra’ya şükürler olsun ki Cattrvill de satılabilecek yüzlerce çuval buğdayımız var. Yükleme tamamlandıktan sonra vakit kaybetmeden demir alacağız.” Kaptan kendinden oldukça emin bir şekilde bitirmişti cümlesini.
“O halde kolay gelsin kaptan. Ben yola çıkmadan önce odamda birazcık istirahate çekilmek istiyorum. Bilirsiniz, biz kara adamları denize çok dayanıklı olmayabiliyoruz bazen.” Lord Satre ufak bir gülümsemeyle sahte bir samimiyet gösterisinde bulunmuştu. Bu dalkavuk adamla iki hafta aynı gemide yol alacaktı. Dostluğunu kesinlikle düşmanlığına tercih ederdi.
“Evet lordum siz nasıl isterseniz. Size odanızı göstersinler.” Çuval taşıyan adamlardan birini yanına çağıran Gralo de Mont adamdan Lord Satre’ye odasına kadar eşlik etmesini istedi. Çuvalı yere bırakan adam Lord Satre’nin önüne düştü ve gemiye çıkmak üzere köprüye yöneldiler. Yere bırakılan çuvalı başka birinin alması ise sadece birkaç saniye sürdü. Gralo de Mont işini bilen biriydi. En ufak bir zaman kaybına tahammülü yoktu zira bu serveti bu sayede elde etmişti.
Lord Satre odasına girdikten sonra kendisine yol gösteren adama teşekkür edip kapıyı kapattı. Şimdi yeniden düşünmenin zamanı gelmişti. Henüz Kral Higgins ölmeden önce nasıl olurda Enric bu gün için aylar öncesinden kaptanla konuşmuş olabilirdi? Enric’in tahta çıkacağı sadece kral ölmeden bir kaç saat önce kesinlik kazanmıştı. Ondan öncesinde sözü dahi edilmiyordu. Bu da yaklaşık bir buçuk haftalık bir süre demekti. Ortada doğru gitmeyen bir şeyler vardı ve Lord Satre bunun ne olduğunu öğrenmeye kesinlikle kararlıydı. Ancak gemi demir almadan önce biraz daha uyuyacaktı. Ne de olsa gemi denize açıldıktan sonra dalgalar yüzünden uyuyamayacak ve düşünmek için yeterince zamanı olacaktı.














