4 Mayıs 2017, Yolda 2. gün
Aslında Ümit, “ben bu etabı yalnız yapayım” demişti ve bana bunu birkaç kez teklif etmişti. Ben de “katiyen olmaz, ben de yanında olacağım” demiştim. Yolda başıma neler geleceğini aşağı yukarı bilmekle birlikte, ondan haber alamadan geçireceğim iki-üç gün, ben karada o denizde iken neler hissedeceğimi de çok iyi tahmin ettiğimden “ne olacaksa birlikte olsun” deyip yanına ekleşmeyi tercih ettim işte.. Yoksa en zor etabın bu olacağını biliyordum, çünkü en uzun bacak bu... Bir de bu seyire mutlaka birlikte başlamak gerek, böylesi yakışır diye düşünmüştüm. Başlangıcını önemsemiştim. Dolayısıyla işte buradayız. Denizin ortasında, en yakın karadan millerce uzakta... (O an öyle düşünmüştüm ama sonradan haritaya baktığımda o saatlerde hala güneyimizde Kıbrıs adasını bitirememişiz)
Sabah olmaya başladı artık. Güneş ortalığı aydınlatmaya başladı ama hava biraz bulutlu ve puslu. Doğrudan güneşi göremedik henüz. Normalde gün aydınlanır aydınlanmaz cıvıl cıvıl olan ben hala kötüyüm. Ümit havuzluğa çıktı. “Islak mı oralar?” diye sordum. “Evet biraz nemli ama güzel, sen de gel” dedi. Fakat buna hiç halim yok. Hala içeride bitkin yatıyorum. Sadece yönümü değiştirdim, artık bu pozisyonda Ümit'in başını ve omuzunu arkadan görebiliyorum. Bu bile biraz rahatlatıcı, bu bile bir ilişki anlamına geliyor. Çünkü öbür türlü tamamen hapiste gibiyim. Mide bulantım ve baygınlık hissinden oluşan bir kafesin içindeyim sanki.
Bazı yorumlar okuyorum forumlarda; “kusarsın rahatlarsın, ne olacak ki?” mealinde... Bu öyle bir şey değil dostlar. Çalkalanma sona ermeden herhangi bir rahatlama söz konusu olmuyor. Aslında baştan biraz biraz alışma dönemi olsa bu kadar kötü olmaz insan ama “uçaktan in, tekneye bin ve 50 saatlik açık deniz seyrine çık!” şeklinde bir başlangıcı bünye kabul etmiyor işte... Yapacak bir şey yok.
İşte bu kafesin içinde elim kolum bağlı sanki. Birazcık karnım acıkır gibi oldu ama bir şeyler yiyebilecek durumum çok yok. Ayrıca Ümit’e de iş yaratmak istemiyorum. Adamcağız artık çok yorgun. Zaten destek olamıyorum, üstüne bir de bir şeyler istemeye hakkım yokmuş gibi geldi. Yola çıkmadan önce hazırladığım kuruyemiş kavanozları elimin altında rafta dizili. Bir kayısı bir kaç fındık yeterli oldu. Geceden Ümit'in bana verdiği ekmekten artan bir parça da masanın üstündeydi, azıcık da ondan kemirdim. Ancak bu kadar yiyebilecek durumdayım zaten ama iyi geldi, gözümü açtım biraz.
Ümit'in sıkıntıları birazcık da gece giydiği termal içlikten kaynaklanıyormuş onu çıkarınca ferahladı. Sıkıntıya hiç gelemez. Fakat yine de “geçirdiğim en zor seyirdi” diyor. Halbuki daha kötülerini görmüştük biz. Bundan eminim ama galiba bu kez problem yolun çok uzun oluşu. Örneğin 4 sene önce Necla ve Muhsine ile yapmış olduğumuz Arki seyrinde çok daha ciddi bir hava yemiştik ve dalgalar çok daha yüksekti ama yine de hiç bu kadar kötü hissetmemiştim. Çünkü 3,5 saat sonra hedefe varacak olduğunu bilmek başka bir psikolojik direnç sağlıyor. Oysa şimdi yolun yarısında bile değiliz. Kaç saat daha bu koşullarda yol alacağımızı bilmiyoruz. İnternet ve telefon bağlantısı olmadığı için öğrenme şansımız da yok. Tek yapmamız gereken, doğanın bize sunduğu koşullara “teslimiyet”. Bu kulağa kötü gibi gelse de “tevekkül” ve “sabır” gibi değerlerimizi test eden, bizi güçlendiren deneyimler bunlar. En zor anda bile hissettiğim en kuvvetli his; “bu da gelip geçecek ve bitecek” inancı. Bu inancım tabii ki Ümit’in denizciliğine ve dayanıklılığına olan güvenimden kaynaklanıyor. Başka türlüsü olsa ne hissederdim bilmiyorum.
Cuma günü yapmak istediğimiz bazı işlerimiz var, onlara yetişmek istiyoruz. Hafta sonuna kalmadan iş günü yapılacak şeyler bunlar; banka, eczane vs. Bu zorlu koşullarda bile insan plan yapıp, bu planı bozan şeylerden dolayı stres yapabiliyor. Oysa “planlı olmak” şu an öyle komik ve uzak ki... Doğru bir yaklaşım gösterip boşveriyoruz. Düşününce hiçbir şey salimen varmamızdan önemli değil. Tarifeli şehir hatları vapuru değiliz neticede. Üzerimizden zaman baskısını bu boşverme ile kaldırınca bir rahatladık ki sormayın. Ümit'in rahatlamaya gerçekten ihtiyacı var. Yalnız olsa bu kadar kötü olmaz biliyorum. Bir de benim sorumluluğumu taşıdığı için kendini daha çaresiz hissediyor. Bu da benim vicdan azabımı daha çok arttırıyor. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan?...
Gün ilerledi, öğlen oldu. Ben de artık havuzluğa terfi ettim. Denizler azalmaya başladı, dolayısıyla ben de görece daha iyiyim. Ümit bir ara heyecanla PC’deki elektronik haritamızın başından havuzluğa geldi ve “şu an bütün karalardan en uzak olduğumuz noktadayız” dedi. Bu Altera ile bulunduğumuz en açık noktaymış. Bir kez de Kıbrıs’tan İstail’e giderken benzer bir deneyimimiz olmuştu, bunu en açık noktada deniz molası vererek kutlamıştık. Şu an hava da, keyfimiz de buna müsait değil.
Seyirimizin 28. saatinde, yolun yarısını aşmış olduğumuzu umarak ve azalan dalgaların sayesinde, derin derin nefesler alarak nöbeti devraldım. Ümit’i biracık uyuyabilmesi için içeri yolladım. Bana hiç güvenmiyor ve haklı. “Aman İclal, uykun gelirse lütfen beni hemen uyandır” diye üstüste tembihlerle içini rahatlatmaya çalışıyor. Ona “merak etme” demem yeterli değil. Elimde olmadan kayıp gidebileceğimi iyi biliyor ama artık dinlenmesi şart. Telefonumu 10 dakika arayla kurup, arada uyuya kalma riskini bertaraf etmeye çalıştım.Yine de arada kaydığımı itiraf etmeliyim. Arasıra kafamı kaldırıp 360 derece denizi kolaçan ediyorum. Hiçbir şey yok. Çoook uzaklardan bir iki yük gemisi geçiyor. Otopilotumuz maşallah iyi çalışıyor ve en dayanıklı mürettebat o şu anda. Biraz oyalanmak için birşeyler yapmam lazım. Telefonuma ses kayıtları yaparak (yazmak beni tekrar bozacağı için mümkün değil) kendime hatırlatma notları alıyorum.
Ümit “ben senin yerinde olsam, yani beni deniz tutsa ya hiç başlamaz ya da çoktan denizciliği bırakırdım” demişti. Akıllıca tabii. Zaten ben de neden denizci olduğumu pek anlamış değilim. Deniz aşkı mı, koca aşkı mı? Bilmiyorum beni tam olarak ne çekiyor? Yepyeni bir yere ulaşmayı seviyorum mesela... Deniz tutmadığı anlarda altımızdan kayıp giden lacivert sular da beni çok etkiliyor. Kendimi, şair, sanatçı veya felsefeci hissetmeme neden oluyor. İçimde bir şeyleri besliyor ama kötü zamanlarda “buna değer mi?” diye sorguladığım da doğrudur. Hafızam zayıf galiba, unutuyorum herhalde. Yoksa insan yeniden kalkışır mı? Salaklık resmen :)
Deniz iyice düzeldi, dolayısıyla ben de şahaneyim artık. Derin maviye dalıp, balinalar, yunuslar, deniz kızları hayal ediyorum. Gözümün önünde bir cümbüş var. Ben böyle oyalanırken Ümit iki saate yakın uyuyup uyandı. Beni kontrol etmek için geldi. Dinlendim dedi ama pek inandırıcı değil. Neyse neşesi ve enerjisi yerine gelmiş. Neşesi mazot göstergesini görene kadarmış:( Ben nöbetim sırasında hiç aklıma gelip de bakmadığımdan sonuna kadar depoyu boşaltmışız. Yedek bidonlardan mazot aktarmak lazım. Biraz homurdandı ama uzatmadı, bidonları yelken ambarından çıkartıp işe koyuldu. Ben de mazot kokusundan kendimi korumak için kaçabileceğim en uç noktaya (ki bu bizim ölçeğimizdeki bir tekne için ancak iki adım ilerisi olabiliyor) kaçıp büzüştüm.
Motora kuvvet giderken saat 20:18’de ani bir sarsılma sonrası yine motor devrimiz düştü ve motor sustu. Antalya körfezinin batı ucunun epey açıklarındayız. Çalıştırınca motorumuz hemen çalışıyor ve yine dün olduğu gibi devir arttırsak da hızlanamıyoruz. Allah allah ikinci kere pervaneye poşet dolanmış olabilir mi? Belirtiler aynı. Belki küçük bir parça kalmıştır önceki olaydan diye düşündük. Yine deniz gözlüğü ve havluyu hazırladım. Bu kez hava kararmış sayılır. Ümit daha çok zorlanacak diye endişelenirken, kıç tarafımızda bir şapırtı oldu ve sorun geçti. Herhalde yine bir şey dolandı ama bu kez kendi kendine çıktı diye düşündük. Yol alabiliyoruz, hızımız, devrimiz herşey normal, motorun sesi normal. Bir süre daha sesleri dikkatlice dinledikten sonra endişelenmeyi bıraktık ve problemin geçtiğine ikna olduk. İçimizde bir küçük kemirme ile yola devam...














