Kesintisiz bir yıkım hali / istencinin ortasında, kitabın ortasından konuşursak, karanlığın her ne olduğunu yaşayarak gördüğümüz bir sahadayız. Günümüz, ahvalimiz bunca “açık” bir biçimde fasit döngüye mahkum, hayatlarımız üç otuz kuruş, hepten değersiz kılınıyor, addediliyor. Düpedüz bir kırım halinin ta kendisinden var edilmiş olan şeye yer dememiz, ülke bellememiz bekleniyor. Bir biçimde yaranın dört bir yanı iyice tarumar eden, edecek kırımın sofrasına rehin hayatlar ucuz kılınıyordu, bugün her şey bilabedel. Karanlığın iş bu temsilde şu menzildeki hemen her yeni hamlesi bir kez daha cürümleri beraberinde getiriyor. Her cürüm yepyeni bir yıkımı, her yıkım o bitimsiz karanlık fasit döngünün ta kendisini biçimlendiriyor.
Umudun yitirildiği, cerahatin, hep güncellendiği mana ve meramın artık sorgulanmadığı bir düzlem var ediliyor. Bildik, aşina ve teyakkuz halini muhafaza ederken her dem aynı bir örnek kılınmış hezeyan toplamının varlığı da abartı taşımaksızın kesintisizdir. Yaşam bu kadar bariz bir halde ucuzlaştırılan, hayatta kalmak ve var olma gailesi bunca kıytırık, karşılıklarının birer hiçe (sıfıra) yakın tutulabildiği bir menzil bizzat kendi karanlığına demirlemiştir ama ve fakatsız. Nereye gider böyle, ne hale dönüşür ki bir ülke? Her nasıl bir istikamet elde edilebilir ki bir düzlükten ferahtan sahiden bir bahis açılabilsin?
Bir cürümler sarmalı menzil var ediliyor, bugün en olur / en olmaz halleriyle birlikte yaşama her neye dönüşecek sorusuna yanıt verilmeden bir yıkım tezgahlarda hiç aralıksız biçimlendiriliyor. Karanlık normalleşme sürecinin bu sathı mahalde her şeyden hızlıca var edilmesiyle bir kez daha ortaya çıkar. Devlet devletliğini yapar ederken yaşam eyleminin gölgelenmesi çürümeden / cürümlerden mülhem bir ülkenin binası sağlama alınır. Bu hallerden bir ülke imi var edilebilir mi sorgusu yanıtsızdır. Bu kadarı yapılmaz, yapılamaz denilen her ne varsa bugünlerin hakikatidir. Bugün hakikaten güncellenendir.
Bugün kesintisiz olan yıkım hal ve istencinin bu sahayı her neye dönüştürdüğü alenidir bir kez daha. Bir çürümeden bir başkasına, bir yıkımdan bir ötesine, bir cürüm silsilesini bir başkası takip ederek her an her yerde vuku bulan, yinelenen şey o karanlıktan medet umulmasıdır. Bununla belirlenen yol, gidilen istikametin her neyi normaldir sahiden de normalleşmedir. Biyopolitik bir cerahatin ortasında yaşam un ufak olunurken ne normali kalmıştır ki sahiden? Neyin normali bırakılmıştır gerçekten? Düpedüz, yalın bir biçimde eksik gedik olmaksızın bir cerahat, cürüm ve çürütme ekseninde yürüye duran menzilin var ettiği şey neye tekabül eder bir kaostan gayrı!
İçinde bulunduğumuz sahanın varlığının, on dokuzuncu yılına girmiş olan AKP iktidarı ve tahayyülünün sınırlarına taşıdığı yer bir uçurumun ta kendisidir. Bugün olabildiğince açık bir halde sıradana kastın / sıradan için bir hayat emaresinin kesintisiz çürümeye terk edilmesinin gerekleri yerine getirilmektedir. Demokrasi liginde dipleri boylayıp, alt küme sınırlarına çoktan ilhak etmiş olan menzilin, yaşatma ve insanlık haklarını var etme hal ve istencini de terk ettiği açıktır. Baş Amir’in kendi çalıp, kendi söylediği, kurallar ve düzen kısmının tastamam yap boz kılındığı, yaşama gayretinin hakir görüldüğü, ezilenin daha da fazla ezilmeye devam olunduğu bir sahanın her neresidir normalleşen? Bu kadar aleni bir biçimde yıkımın öncelendiği hayatların gölgelendiği ve dahası işkencenin her anlamda bu sahanın yegane hakikati kılınması karşısında her şey böyle kolayca normalleşebilir mi?
Cürümler üstünden güncellenen, sıradanın biyopolitik bir nesneye dönüştürüldüğü hemen her türden deneyin var edildiği / kesintisiz sıkıştırıldığı, ezildiği, biçildiği bir uzamda olan biten hayatın mahvedilmesi haliyken karanlık uzağımızda değildir. Bencilliğin yükseldiği, gemisini kurtaranın haricindekilerin, o gemiden sayılmayanların hayatlarının behmehal ol istikamette günbegün taciz edilip yoksunlaştırıldığı bir düzlem halinin ortasında ne olacak sorgusu hala sabit olandır. On dokuz yılda ulaşılan, faşizmin dibinden, nefretin topeykün varlığının kanıksandığı beğenmeyen çekip gidecek ya da bu düzene biat edecek şıkkından gayri bir seçeneğin koyulmadığı bir uzam hakikat kılınır. Yeni ülke, yeniden ve hala aynı bir asırlık zaman diliminin öncesinde demirlemiş, kötülüğü yol haritası belleyenlerin aklı ve zihniyetinin güncellenmeye devam olunduğu bir sahnedir.
Gazete Karınca’dan aktaralım: “24 Nisan Cuma günü Mardin’de sokağa çıkma kısıtlamasının uygulanması sırasında, Nusaybin ilçesine bağlı Fırat Mahallesi’nde devriye görevindeki polisin, Toplu Konut 7. Etap’a girerek bahçedeki çocukları kovaladığı görüntüler ortaya çıktı.
Mahalle sakinlerinin çektiği görüntülerde, polis, bağırışların yanı sıra havaya ateş açarak, bahçeye çıkan çocukları kovaladığı görülüyor. Polisin ateş açmasının etkisiyle çocuklar korkuyla binalara kaçarken, zihinsel engelli olduğu belirtilen 8 yaşındaki bir çocuğun kolundan tutularak zorla götürülmek istendiği de kameralara yansıyor. Mezopotamya Ajansı’nda yer alan haberde zırhlı aracın olduğu bölgeye götürülen çocuğa hakaret edildiği de belirtildi.
Görüntülerin sosyal medyada yayılması ve tepki çekmesi sonrası Nusaybin Kaymakamlığı’ndan olaya dair açıklama geldi. Devriye görevindeki polislere taş atıldığı iddia edilen açıklamada, “Ekip aracından inen görevli polis memuru taş atan grubu dağıtmak saikiyle havaya 1 el ateş ederek kalabalığı dağıtmak istemiş ancak uygun olmayan ve tasvip edilemeyecek bir şekilde çocukların bulunduğu ortamda havaya ateş açmıştır” denildi. Söz konusu polisin görevden alındığı ve soruşturma başlatıldığı bildirildi.”
İnsan Hakları Derneği’nin Nisebin’deki kolluk saldırısına ilişkin açıklamasını da Mezopotamya Ajansı’ndan aktaralım: “İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi, Mardin'in Nusaybin ilçesinde sokağa çıkma yasağını ihlal ettikleri gerekçesiyle polisin havaya ateş açarak çocukları kovaladığı ve bir çocuğu darp etmesine ilişkin yazılı açıklama yaptı. Görüntülerin sosyal medyada paylaşılması üzerine Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından olaya karışan polisin görevden el çektirildiğine dair açıklama yapıldığına işaret eden İHD, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün açıklamasıyla polis memurlarının çocuğa karşı gerçekleştirdikleri şiddet eylemi meşrulaştırılmaya çalışıldığını ifade etti.”
Açıklamasında, “Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından belirtilen iddianın doğruluğu halinde bile fiili gerçekleştiren çocuklar hakkında cezai bir müeyyide uygulanması mümkün değildir" ifadelerine yer veren İHD, Türk Ceza Kanunu'nun 12 yaşından küçük çocukların ceza ehliyetinin ve sorumluluklarının mutlak suretle bulunmadığını açıkça belirttiğini hatırlatıldı. Açıklamada şu ifadelere yer verdi: "Yaklaşık 40 yıldır bölgede devam eden çatışmalı ortamdan en çok etkilenen gruplardan biri de çocuklardır. Özellikle kolluğun orantısız silah kullanımı nedeniyle yüzlerce çocuk yaşamını yitirmiş, binlerce çocuk yaralanmıştır. Kamu görevlileri tarafından gerçekleştirilen bu ihlallerin akabinde yetkililer tarafından failleri koruyan ve çocukları suçlayan açıklamaların yapılması ne yazık ki bu ihlallerin artarak devam etmesine neden olmuştur. Biz İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi olarak bir kere daha yetkililere, Türkiye’nin taraf olduğu BM Çocuk Hakları Sözleşmesi hükümlerini hatırlatıyor ve her bir çocuğun yaşama/gelişme ve oyun hakkının sağlanmasının devletin yükümlülüğünde olduğunu belirtip 24.04.2020 günü yaşanan olayın tüm boyutları ile etkin bir şekilde soruşturulmasını, fail kamu görevlisinin eylemine uygun bir şekilde cezalandırılması talep ediyoruz.”
Taş attı atmadı iddiasının da karşılığı baba tarafından yapılan şu açıklamada belirgin bir biçimde yalanlanır: “Polis tarafından tartaklanan B.E.’nin babası Mehmet E., olay günü yaşananları Mezopotamya Ajansı’ndan Ömer Akın’a anlatır: Kaymakamlık açıklamasında yer verilen “taş atma” iddiasının gerçeği yansıtmadığına dikkat çeken baba Mehmet E., oğlunun olay günü bahçeye oyun oynamak için çıktığını belirtti. Komşuların tepki vermesi üzerine oğlunun bırakıldığına belirten baba Mehmet E., “Çocuğum polislerin yanında geldiğinde korkudan ruhu kalmamıştı. Ödü kopmuştu. Psikolojisi bozuldu ve oğlum üç gün kendine gelemedi” dedi. Çocuğunu o halde görünce kendilerinin de çok korktuğunu ifade eden baba Mehmet E., söz konusu polisler hakkında gerekenin yapılması için ellerinden geleni yapacaklarını söyledi.”
Cep telefonundan çekilmiş olan kayıt olmasa hiçbir zaman öğrenilemeyecek olan bir yer, yurdun hakikatidir bir kez daha karşımıza çıkartılan. Devletin kendi topraklarından sayma konusunda bir türlü açık olmadığı, düşmana saldırır gibi saldırıp, işgal etmeye hazırmış gibi her an gölgesini değdirdiği Bakur Kürdistan’ı topraklarında bir çocuğa kadar uzanan elin meselesidir bütün o normallerin standartlarında olan. Bugünün ülkesi dününe aittir. O dünden devşirilmiş, güncellenmiş, yeniden ve yeniden bina olunmuş olan nefret ile kinle bir sahayı dönüştürmeye devam diyenlerindir. Kemal Kurkut’tan, Cemile Çağırga’ya ol Uğur Kaymaz’dan Ceylan Önkol’a kadar uzanan bir listenin, çocuk kanıyla hayatları bir biçimde kuşatan ve zehirleyen ülkenin hakikati karşımıza çıkartılır.
Sosyal medyanın artık git gide bir lağım çukuruna dönüşmesinin yansısı o Nisebin’deki saldırı sonrası da çıkagelir. İnsanımsıların oh olsun, büyüyeceğine şimdi icabına bakılsın Kürdün seslerinin yanı sıra, dehşete düşülmesi gereken bir faşizmin yüceltimi artık bariz bir hakikattir. Bu kadar keskin, böylesine açık bir biçimde oluşturulan işkenceyi, bir tek an olsun sorgulamayan zevatın, troll değil pek çoğunun “hakiki insanlardan” mürekkep olmasının can yakıcı yüzüdür mesele. Münferit bir vaka değil, ölçülüp biçilen, ardılı sıra güncellenen şeyin bir kimliğe toptan karşıtlık olduğu birçok kayıttan belirgindir. Nesini, her nasıl olduğunu izahata gerek olmayan / bıraktırmayan şey bu ülkenin dönüşümünün kötülükten yana tarafgirliğinin sağlama alınmasıdır. Bu kadar feci, bunca kötü, bu kadar faşizan, böyle açıktan bağnazlık varken bir menzilde hayat her neye varır? Her şeyi ol sakız kılınan normallik bahsine geçiş hızlandırılmışken o olsa kaç yazar, neye yarar can bu kadar pervasızca yakılırken?
Memleketin halini bildiren, varılan izansız ortamın, düşman hukukunun kendi yurttaşına nasıl uygulanabildiğine bir başka vahim örnek vardır. Tele1’den aktaralım: “Grup Yorum üzerindeki baskıların sona ermesi talebiyle başlattığı ölüm orucuna 323. günde ara veren ve tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden İbrahim Gökçek’in Kayseri’de defnedilecek cenazesine ülkücüler saldırdı.
Cenazenin Kayseri’ye defnedilmesini engellemek için sokağa çıkan bir grup ülkücü cenaze aracının önünü kesti. Cenazeye saldırı tehditleri savuran grup, “Gömseler bile çıkarır, yakarız” dedi. Ülkücü grubun arasında bulunan MHP Milletvekili Baki Ersoy kalabalığın arasında yaptığı konuşmada “Valinin herkese selamı var, cenaze buraya gelmeyecek. Tabii ki bir yere defin olacak ama orası Başakpınar olmayacak” diyerek İbrahim Gökçek’in cenazesine yönelik saldırıyı sahiplendi.
Ülkücü grubun arasında bulunan MHP Milletvekili Baki Ersoy kalabalığın arasında yaptığı konuşmada “Valinin herkese selamı var, cenaze buraya gelmeyecek. Tabii ki bir yere defin olacak ama orası Başakpınar olmayacak” diyerek İbrahim Gökçek’in cenazesine yönelik saldırıyı sahiplendi.
İbrahim Gökçek’in Gazi Cemevi’nde yapılacak anmasına ise polis müdahale etmiş, Cemevi’nin camlarını kırarak gaz bombasıyla saldırmıştı. Aralarında avukatların da bulunduğu çok sayıda yurttaşı gözaltına alan polis, anma törenine katılanlara “sosyal mesafeyi ihlal ettikleri” gerekçesiyle 1000 lira para cezası kesmişti. Öte yandan, cenazeye “yakma” tehdidinde bulunan gruba müdahale edilmemesi dikkat çekti.” İnsanların yoğun tepkilerinin ardından “Serdar Turan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin talimatıyla görevden alınır. Kayseri Ülkü Ocakları, bağlı bulunan şehirdeki bütün şubeleri de ikinci bir emre kadar kapatılır.”
Yitirilen bir sanatçının ardından ortaya atılan yaftalama / yakıştırmaların tümüne birden hiç sorgusuz sualsiz inanılmasına mı yanarsınız, yoksa olduğu gibi bir asırdır memleketin 1915 koşullarına / zihniyetine rehin kalmasının acizliğine mi üzülürsünüz karar sizindir! Bir menzildeki yaşatmazlık bahsinin bunca açıktan savunulması, ölene karşı yakmak gibi bir eylemi sahiplenecek kadar ötekileştirmenin sessizce onanmasına mı yanarsınız bütün bu menzilin artık giderek daha derin yıkım ve ayrıştırmaların sahası kılınmasının haline mi üzülürsünüz, gel gelelim sonuç hep aynı yere çıkıyor. Çürümenin bağrında bir uzamın dönüşümünün bunca bariz / belirgin ve kesintisiz olarak karanlıkla kesişmesinin hesabını kim verecektir? Düpedüz yalın ve basit bir biçimde bir yasa saldıracak kadar gözünü kin bürümüşlerin sofrasında kim güvendedir, hangi can sahiden de kıymeti harbiyesi bilinendir! Ağız dolusu hakaretlerin, hiç kesilmeyen nidaların ve eksiksiz olarak linçlerin bu coğrafyada daha önce mezar talanları, Xatun Tuğluk’un mezarından edilmesi gibi nice örneği karşımızdayken, yaşam bunca ayaklar altına alınan bir mesel olmaya nereye kadar devam edecektir?
Yeni Yaşam Gazetesi’nden aktaralım: “Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kadın Meclisi, Anneler Günü’ne ilişkin açıklama yaptı. Açıklamada, “Kiminin evladı Suruç’ta, Ankara’da, Diyarbakır’da, Gezi’de katledildi, kimi askerler tahrip etmesin diye çocuğunun mezar taşlarını kaldırdı, mezarlıklarda nöbet tuttu, kimi mezar taşlarını kırmaya zorlandı, kimi evladını madende, fabrikada, iş cinayetinde yitirdi, kiminin çocuğu şarkı söylemek, konser vermek istediği için hayata gözlerini yumdu” ifadelerine yer verildi.
İktidarın, “Cennet anaların ayakları altındadır” hadisinin arkasına sığınarak, ikiyüzlü politikalar yürüttüğünün kaydedildiği açıklamada, “Kadınları ‘makbul anneliğe’ sıkıştırmak isteyen kadın düşmanı AKP-MHP ittifakı, bir yandan televizyonlarda annelerine hediye alan çocuklarla ilgili propaganda yaparken, diğer yandan Kürt Annesine çocuğunun mezar taşı önünde nöbet tutmayı, çocuğunun cenazesini kargo ile göndermeyi reva görüyor” denildi.
Med Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Hukuki ve Dayanışma Dernekleri Federasyonu da (MED TUHAD-FED) Anneler Günü’ne ilişkin yazılı açıklama yaptı. Tüm annelerin gününü kutlayan MED TUHAD-FED, “Yaşadığımız coğrafya annelerimizi birer anne olmaktan öte birer mücadele azmine dönüştürmüştür” diye belirtildi.
Açıklamada, annelerin tarihin her devrinde zalime karşı barış çağrısını yükselttiği vurgulanarak, “Öyle ki Beyaz Tülbentli anneler, Barış Anneleri, Cumartesi Anneleri her zaman zorlu süreçlerin öncüleri olmuş korkusuz mücadeleyi temsil etmişlerdir” ifadelerine yer verildi. Açıklamanın sonunda annelerin sembolik sözler yerine, gerçek barış ve özgürlük beklentisi içinde olduğunu vurguladı.”
Günümüz, ahvalimiz bunca “açık” bir biçimde fasit döngüye mahkum, hayatlarımız üç otuz kuruş, hepten değersiz kılınıyor. Anneler gününde ortaya serilen ve konuşulmasa hiç kimselerin bilmeyeceği acıların yurdu kılınıyor bir saha. Çocuğa işkence etmelerden bir başka yerde mezara tacize kalkışmalara, öte yanda da mezarlık sahibi annelerin acılarını sonuna kadar kanatmaya bir düzlem bina olunuyor. Kesintisiz bir karanlık kümesinin orta yerinde bir ülke var ediliyor ki hikaye değil hakikatte olan, çürümenin, insanlığın bunca apaçık ziyan edilmesidir. Üstü çizilen, hakir görülen her birimiz olduğu gizli değil afaki bir meseldir artık. Dönüştürülen, yenilenen, yeniden yapılandırılan, daimi sabık kılınmaya çalışılan yer yaşatan değil, çürüten bir yerdir; kesin bilgi!
Karanlığın iş bu temsilde şu menzildeki hemen her yeni hamlesi bir kez daha cürümleri beraberinde getiriyor. Karanlık öyle ya da böyle devletlinin kodladığı yeni diye hepimize yutturmaya çalıştığı eskimeyen devletli refleksleri ile hayatı dönüştürüyor. Biçimlenmeye devam olunan, yolu / yönü kesintisiz kılınmış bir cerahatten el alan, varlığı tescillenen ol yeni ülke hali, bütün gamların, kederlerin üstünde yükseliyor. Görünen köy ne kılavuz ne de yönergeye ihtiyaç duyuyor artık. Bildiğimiz tüm kelimelerin insana ve insan olma hali ve istencine karşıtlıkla bina olunduğu yerde geriye sadece yaralar kalıyor. Geriye sadece ve sadece çürüme kalıyor. Karanlığın çağı güncellenirken hiç değilse bunu unutmayın şu hal içinde gidilen o karanlığı unutmayın.... hiç unutmayın...
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2020
Görseller: Hatred – Tarek AHMED – Behance