İnsan yaşadığı, tadına baktığı bir şeyin kaybıyla eksikliğini hisseder. Yahut imkanına bakıp bakmaksızın kurduğu bir hayal yerle yeksan olduktan sonra, derinlerinde bir eksiklik yaşar. Bu eksiklik duygusu bir, iki derken alıp başını genele, günlere yayılmaya başladığı zaman içimde özlem diyorum ben o noksanlık hissine.
Bir insan bir insanda neyi özler sorusunu soruyorum kendime her gün. Her gün başka cevaplarla karşılaşmak ironik bir şekilde mutlu ediyor beni. Özlemin getirisi ağırlığı ihmal edip her gün tek bir kişiye dair farklı özleyecek şeyler bulmak, içimdeki sevgi ibarelerini gün yüzün çıkarıyor. Kendim de inanamıyorum, ben de bu denli “az” olan birine dair hissettiklerime ve zaten “az” olan bir kimsenin eksikliğinin kalbimi bu denli yarım eylediğine.
Özlemin veya sevginin bir dili var mıdır sence? Sanıyorum ki yok. Özlediğimi söylerken de bir dilde günaydın demeyi, ismimi söylemeyi bana öğrettiğin günün mutluluğu içimdeki. Bizim oradan, sizin oralara doğru, bilmediğin topraklardan sesleniyorum hiç görmediğim ama sen varsın diye aşina hissettiğim o yerlere. Oralara dair özlediğim bir sen var, bir de elinin, gözünün değdiği yerler.
Mantığıma sokulduğum zaman anlamlandıramadığım duygularımı bu akşam denizin ortasında, yarı sarhoşken tüm realitelerden arınıp yaşamak istiyorum. İsminin geçtiği masalarda dolu dizgin bir aşktan, saf bir acıdan bahsedemiyorum. Bir burukluk ve özlem oluyor gözlerimden ve dilimden süzülen. Keşke diyorum.. Cümlelerim yarım. Bugün yine gelsen eksileceğimi bile bile, kabullenilemeyen duygusallığım ile.. Ah! Şimdi kalbimin severek alışmaya çalıştığı bir yarımlığı var, şimdi uzaklardan sesleniyorum; ben seni çok özlüyorum.