
seen from Malaysia
seen from Hong Kong SAR China
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Türkiye
seen from Malaysia
seen from Malaysia
seen from Malaysia
seen from Canada
seen from Hong Kong SAR China
seen from China
seen from Saudi Arabia

seen from United States

seen from Mexico
seen from Malaysia

seen from Peru

seen from Mexico
seen from United States

seen from Mexico
Allah'a firar edelim, yeryüzünün fitnesinden...
pazar akşamı evde izlenir
izleyin -> Firar (1984)
Her şeyin farkındayız ama bu bi boka yaramıyor Aşk, bütün risklerin anasıdır !
Kaçmasam deli olacaktım!
Fractured filminde, ki enteresan bir filmdir, hastane psikoloğunun söylediği şuna benzer bir cümle vardı. (Manaca nakledeceğim.) Diyordu ki: "Gerçek katlanılmaz geldiğinde katlanılabilir ikinci bir tane kurgulamaya başlarız." Her türden inkârın altında yatan psikoloji de budur aslında. Neyin katlanılır/katlanılmaz olduğuna karar vermek. Buna birkez karar verildikten sonra kaçışlarınızın adresi de belli olmaya başlar. Katlanılmazlardan kaçılacaktır. Yazarlığın bir parça kaçış gerektirdiğini düşünürüm. Her yazarın hayatında bir/birçok kaçış olduğuna inanırım. Zannımı destekleyecek verilerim de vardır. Lakin yine de zannınızı büsbütün esir almak istemem. Farklı örnekler de olabilir. Yalnız şuna dikkat çekmeliyim: Burada kastettiğim "Yazmam gerek. O halde insanlardan kaçayım. Birazcık da kalemime kalayım!" türünden bir kaçış değildir. Yani kaçış 'yazma arzusunun sonrası' değildir. Bilakis. Yazmak arzusu kaçışların üzerinde filizlenir. Kurgunun istidat çekirdeği ağır ağır kabiliyete dönüşür. Âdemoğlu/kızı bağrında bir kaçış biriktirdikçe kurgu yeteneği de genişler. Gelişir. Güçlenir. Nihayetinde içindeki dünya göğsüne sığmaz olur. İşte tam da o zaman yazmanın vakti gelmiştir. İkinci kaçış olacaksa bu birinci kaçışın evladı olarak dünyaya gelir. Kaçarsınız. Peki kaçışı en çok ne besliyor? Bence acılar. Ama bu acılar da öyle yanayakıla yaşanan şeyler olmamalı. Görünmeye korkmalı. Acıyı göstere göstere yaşayabiliyorsanız zaten kem enerjisini salmışsınız demektir. Birikmez. İçinizde hiçbirşeyi büyütmez. Duygular göründükçe azalırlar. Şiddetlerini yitirirler. Dengelenirler. Enerjisini dışarıya salamayanlarsa, ne mutlu/yazık onlara, sancılarının baskısıyla sıkışırlar. Bu sıkışmışlık elmaslaşacak bir kömür parçası gibi hayalgücünüzü avuçlarına alır. Sıkar. Sıkar. Sıkar. Mısır tanesiymişçesine kalbinize hararet basar. En nihayet tezahüre/dışarıya doğru patlayamayanlar tahayyüle/içeriye doğru patlarlar. Nurtopu gibi ikinci bir gerçeklik algınız daha oluşur. (Allah bağışlasın.) İçinizde paralel bir evren inşa edersiniz. Ferahlarsınız. Kurtarılırsınız. Neden? Çünkü kaçış da 'Fefirru ilallah!' sırrınca Allah'ın bir nimetidir. Kaçamasanız belki cinnet geçirirsiniz. Delirirsiniz. Evet. Delilik de bir tür kaçıştır. "Yazmasam deli olacaktım!" diyen Said Faik bize bu sırrı da fısıldar. Kalem köprüden önceki son çıkıştır. Bu yeni evrenin düzeni mutluluğunuz rengindedir. Kurgusu keyfinize göredir. Duvarları neşedendir. Dışarıdaki hayat katlanılmaz geldikçe insan içinde daha çok vakit geçirmeye başlar. Kaplumbağa gibi kapanarak korunur. İşte böylesi inzivalarda yazmayı besleyen yetenekler gelişir. Arzunuzu çeşitli endişelerle örtbas etmezseniz siz de bir beyazsayfanın yamacına tünersiniz. Unutmayalım. Her hapislik insanı kendisine özgü bir pencere sahibi yapar. Kendi mahpusluğu Yusuf aleyhisselamı 'rüya' penceresinin sahibi kılmıştır. Siz de kendi pencerenize 'yazmak' dersiniz. Orhan Pamuk'un "Yazmak yaşanmamış hayattan intikam almaktır!" derken kastettiği de belki bir parça budur. Nihayetinde yaşayamadığınız hayat sizi kaçış sahibi yapmıştır. Bu kaçış da yazmak arzusuna dönüşerek sonrasındaki kaçışları beslemiştir. Buraya kadar tamam. Peki sonra? Siz de kurgularınızla insanlara yaşayamayacakları hayatlar hediye edersiniz. Şu hediyenin intikamcı bir tarafı yok mudur? Mutlaka vardır. Çünkü kurgularınız da onların yaşayamadıklarıdır. Yaşayamayacakları şeyleri özlemlerine katarak intikam almış olursunuz. Yani zeval-i eleminiz olarak düşlediğiniz metinler başkalarının zeval-i lezzetlerine dönüşürler. Zeval-i lezzetler hep özlenilirler. Evet. Eğer acılarınızdan kaçabilseydiniz içinize kaçmaktan mahrum kalacaktınız. Yetersizlik hissinin bağırdığı boşluklar sizi, velev yazmak kadarcık olsun, başka varlık alanları inşa etmeye itti. Eğer şu yetersizlik hissini duymasaydınız 'daha azı olmak'tan sakınmayacaktınız. 'Herhangi biri' olmak yetecekti size. "Ben de herkes gibiyim!" demek tatmin edecekti. Yetmedi. Fakat bitmedi. Sonra kemalinize doğru koşarken arkanıza bakıp tekrar düşüneceksiniz: "Yaşamamak iyi mi oldu kötü mü?" Bu sorunun cevabını beyazkağıtta biriktirdikleriniz verecek. Size bahşedilen kaçış yeteneğini nereye harcadınız? Bekayı kazamamış bir kalem de ancak bu dünyanın kurtarıcısıdır. Yetmez. Tatmin etmez. Başarabilirsek ötede geçer akçeler/harfler biriktirelim. Ki kaçtığımıza da değsin.
'Bu uygulamayı çok sık kullandınız: Kendinizi linç etmeyi, sevginizi ayrıştırmayı, inançlarınızı yok sayarak soyutlamayı... Daha nice şeyi. Şimdi sorarım size: İnsan, hazinesinden firar eder mi?'
Meral Meri
Yaralar daha fazlası olmanın bedelidir
İçime bırakılmış bir çukur o. Kendi semamı seyretmemi sağlayan bir rasathane havuzu. Bir ayna. Rabbim beni kalbime maruz bırakıyor. Çünkü bu beni daha iyi birisi yapıyor. Onunla düştüğüm tüm tereddütler güzel. Neyin üzerinde birazcık durmuşsam, ancak onun ciğerleriyle, nefes almak için durmuşum. Kimin gözlerine takıldıysam, ancak onun 'Dur bakalım!' deyişiyle, aynasında seyretmek için takılmışım. Yani, en açık ifadesiyle, kalbim beni durdurmuş. 'Ben' diyecek kadar bir hayat sahibi kılmış. Akıp gitmemi engellemiş. Batıp gidenleri sevdirmemiş. Kendime özgü, yani 'benim' diyebileceğim, bir tonlamayı gölgesinde kurmuşum. Malikim bana kalbimi bahşetmekle birimi bin eylemiş. Farkında bile olmayacağım güzelliklerin aşinası kılarak ânımı çeşitlendirmiş. Şimdi nasıl olup da yaralarımdan şikayet edebilirim? Nankörlük olmaz mı bu? Yaralar daha fazlası olmanın bedelidir. En çok çocuklarda görürsün bunu. Bir yaşındayken annesiz adımını atmaz çocuk. Memesinden dudağını çekmez. Ancak daha fazlası olmaya başladığında, yani büyüdüğünde, bu vuslatın üzerine firak/ayrılık fıstığı serpilmeye başlar. Sineden gıdalanma vakti geçmiştir. Kaşıkla beslenir. Kucakta taşınma zamanları geçmiştir. Yerde yürütülür. Koşup boynuna sarıldığı zamanlar gerilerde kalır. Çünkü artık güçlenmiştir. Annesinin canını acıtmaktadır. İşte, bence, ilk yaralarımız o zaman açılmaya ve kanamaya başlar. Daha fazlası olmanın daha mutlu etmediğinin ilk dersi o zamanlarda saklıdır. Bir çocuğun içindeki taşları yerine oturtmakta en çok zorlandığı dönemlerin bu dönemler olduğunu düşünüyorum. Kendi çocukluğuma bakınca da bunu böyle görüyorum. Zira taşlar en çok bu dönemde dengesizleşiyorlar. Çocuk, büyüklerinin aksine, sürekli değişen bir dengesizlik dünyasında yaşıyor. Her gün uzuyor. Her gün büyüyor. Her gün kuvvetleniyor. Her gün daha konuşkan bir hale geliyor. Ağzından bir tek kelime çıksın diye dakikalarca karşısında yalvaranlar artık daha sık 'çenesini kapamasını' söylüyorlar. Bu çocuğa tuhaf geliyor. Bu çocuğa korkutucu geliyor. Bu değişimi çözemiyor. Kendisinin farklılaştığını düşünmüyor. O halde kesin bu dünyada bir tuhaflık var. Kaçmaya çalışıyor. Şımararak yüzleşmelerini azaltmaya çalışıyor. Yahut da ebeveynine karşı giderek artan bir mesafeye sığınmasına sebep oluyor. Bu mesafeyi neyle açacağı ise tamamen bahtına kalmış. Bu halet-i ruhiyeyi kendi dünyamıza şöyle taşıyalım: Bir sabah kalktınız diyelim. Yerçekimi eskisinden biraz daha zayıflamış. Adım attığınızda kafanız evinizin tavanına değiyor. Su da yüz derecede değil elli derecede kaynıyor. Beylikdüzü'nün yeri değişmiş. İşyerinizin nereye taşındığını çözemiyorsunuz. Artık gözleriniz değil kulaklarınız görüyor. Koku alma işi ise dilinize devredilmiş. Burnunuzdan beslenmeniz salık veriliyor. Su susuzluğunuzu gidermiyor. Ekmek zehirli. Beslenmek için size çöptenekelerini öneriyorlar. Şaşırıyorsunuz. İşte çocuğun, bu kadar sıradışı bir şekilde değil ama, hergün uyandığı âlem böyle birşey. Değişenlerin ortasında uyanıyor çocuk. Bir gün annesine koşup sarıldığında annesi mutlu oluyor, bir yıl sonra aynısını yaptığında annesi kızıyor. Çünkü artık güçlenmiş. Annesinin canını acıtıyor. Ama büyükleri bunu ona güzellikle anlatmıyor her zaman. Alışması için süre tanımıyorlar. Çocuğun farketmesi de ister-istemez yarayla oluyor. Bir çatık kaş, bir öfke patlaması, bir bağırtı, bir tokat... Yaralar öğreticidir. Çocuk bu yaralarından çok ekmek yiyecek. Hayatını onlar sayesine inşa edecek. Onların kabukları sayesinde içi nasır tutacak. Bir daha birisine koşup sarıldığında tokatlanırsa buna hazırlıklı olacak. Ve asla koşup sarılamayacak. Tıpkı o yaşlarda yaşadığı hastalıkların sonrasına bağışıklık olarak taşınması gibi, kalp kırıklıkları da daha sonrasına zırh olarak taşıyacak. Bu kazanabileceklerinden birisi. Bir diğeri de 'yaralarına âşık olanların' kazancı. Onlar da kurumasına izin vermeyenler. Kabuklarını soyup soyup tekrar kanatanlar. Bu kan ile beslenenler. Kendilerini iki altbaşlığa ayırmak gerekir kanaatimce. 1) Yaralarının kanıyla şov yapanlar. 2) Yaralarının kanıyla yol bulanlar. Arkadaşım, bu kadar şey, yazı-şiir-şarkı nasıl yazılıyor sanıyorsun? Herkes acılarından besleniyor. Ancak 'kendi kanından beslenenler' bunu başarıyor. Ve yine bazıları var. Onlara 'Allah dostu' diyorlar. Onlar da bu kırıklarını toplayıp birbirine ekleyerek Allah'a varmaya yol kılıyorlar. İnsanlara çarpa çarpa Allah'ı buluyorlar. Dostlarının nankörlüklerini biriktirip en yüce dosta çıkıyorlar. Yalanlarını toplayıp Sadıku'l-Vaadi'l-Emin'e varıyorlar. Cimriler onları en cömerte götürüyor. Çirkinler onları en güzele koşturuyor. Yani, onlar, yaralarını 'kazmak' için değil 'kaçmak' için kullanıyorlar. Kendilerini eksik/yaralı bırakan çiftlerinden, eşlerinden, sevdiklerinden kaçarak eksiklerden münezzeh olan Allah'a sığınıyorlar. Tıpkı ayet-i kerimelerde buyrulduğu gibi: "Herşeyden de çift çift yarattık ki düşünüp öğüt alasınız. O halde Allah'a firar edin."
Anladım insanlardan geldiğini kederin; Uzak, herkesten uzak bir hayat süreceğim.
Sabahattin Ali