Gökçeada Eşelek köyünde kışa hazırlık 😌 #gökçeada #eşelek #çanakkale #odunadam #odun (Eşelek Köyü /Gökçeada) https://www.instagram.com/p/CLhKm-kg_ky/?igshid=jwafo0g4og8m

seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Yemen
seen from United States
seen from Egypt
seen from United States
seen from T1
seen from Germany

seen from Singapore
seen from United Kingdom
seen from China
seen from Malaysia
seen from Germany
seen from Jordan

seen from United States
seen from Poland

seen from United States

seen from Brazil
Gökçeada Eşelek köyünde kışa hazırlık 😌 #gökçeada #eşelek #çanakkale #odunadam #odun (Eşelek Köyü /Gökçeada) https://www.instagram.com/p/CLhKm-kg_ky/?igshid=jwafo0g4og8m
Odunadam: DTCF
Evet ikinci hafta oldu ve sınıf kızlarla doldu. İlk ders mitoloji, hoca Afrodit oldu. Sonraki ders bölüm başkanı Sokrates, mantık dersinde Aristoteles, ilkçağdan hades, yemekte 1,5 liraya tabldot patates. Kendi gibi para derdi olan varlıklarla tanışmıştı ahşaptes. (Önceki vakıf üniversitesiydi de)
Sınav ilk günden başladı, sorular damara dayandı: Kimsin, nesin, nerelisin, (doğma büyüme aylı soymuk borulu odunum) hangi lise (düz lise) hangi şehir (ay üssü) nerede kalırsın (uzay gemimde) zor sorular mecbursun yalan söylemeye. Görevini hatırla odunsu! Bunlar dünya insanı konusu, kütükçe bilmez, kütükçe düşünmez kütükçe konuşmaz, yabancıdan korkar, sevmez, sevemez, istedikleri cevabı ver, mutlu olsunlar, cahillik mutluluktur, dünya insanı rahatını bozmak istemez.
Nihayetinde ilk günahını işledi pinokyoadam (yaşını gizledi 28 yerine 25 dedi) ve beyaz çimleri uzadı, önce onları kestirdi. Sonraki yalanların ardı arkası kesilmedi: Bandrol soran şoföre okul kimliği gösterdi; neden felsefe diyenlere, sosyoloji önerdi; yaşını soranlara, başını gösterdi; manyak mısın diyenlere, kıçını gösterdi; yer vermemek için kitap okur numarası yaptı; çok ders var diye oruç tutmayıp yemekhaneye dadandı, yemekhanede rujlu dudaklara, tek tek boyanmış ojeli tırnaklara, özenle taranmış saçlara, kimin için özenildiği meçhul rengarenk kuşamlara, gözlerdeki farlara, tasarlanmış kaşlara, kirpiklere, gözlere, kaşık tutan minicik ellere, çatallara, çantalara, masalardaki kırıntılara daldı...
“Odunum gel kendine, n'oldu senin ilmine bozdu seni bu estetik arayışı, hadi doğru ana üsse” Aydede'den gelen elektrikli mektup bağrını yaktı, çok dersim var diyip odasına kapandı, sanatsal kült film niyetine transformırsa baktı, Dost’ta Nihat Genç kitabına rastladı arkasındaki alıntıya bakakaldı:
“Leyla ile Mecnun, Ferhat ile şirin gibi hikayelerimiz var. Bugün bile yüzlerce türkümüz, bu hikayelerden alınmadır. Bu âşıklar, çok acı çekerler ama buluşamazlar. Hikayenin sonu ise çok enteresandır. Aslı, gerdeğe girmek için düğmelerini çözerken elbisesi alev alır, yanar. Kerem de yanar. Aşkla yanar ve yine buluşamazlar. Fakat hikâye burada da bitmez. Kerem ile Aslı'nın külleri kalır ve küller birbirine karışır.
İşte Anadolu toprakları, Kerem ile Aslı'nın külü. Bu topraklarda anneannelerimiz, dedelerimiz, birbirinin külüne karıştı. Biz burada insanlığın külüne karıştık. En çok ziyaret edilen, tarihin en çok mezar adları taşıyan, sandukaların, kral mezarlarının, evliya türbelerinin en çok olduğu topraklardayız. Bu topraklar, Kerem ile Aslı'nın külüdür ve bu kül, bizi ilahi tutkallarla bağladı.
Şimdi bize ayrımcılık dayatıyorlar, Ama hiçbirimizin annesi, babamıza aşık olurken, 'bu, inşallah Çerkezdir, Boşnaktır' demedi. Ancak hepimizin annesi babası bir düğünde karşılaştıkları zaman, 'seni yaratan ne güzel yaratmış, ben sana kurban olayım' demiştir. Biz Allah'ın yarattığı her insana evlenirken kurban olduk, çoluk çocuk kurban olduk. Bu topraklara da kurban olduk. Biz, şehirlerimizi böyle kurduk. Birliğimizin temelinde bu aşk felsefesi, bu evliyalar ve bizi kardeş yapan bu türküler, bu halaylar bu kemençeler yatıyor.”
Karar verdi tezini duygu felsefesi üzerine yapacaktı. (yapamadı)
Odunadam: İst’dan Ank’ya
“Fidanım gel otur şöyle karşıma.” aydedesi çağırdı odunadamı. Görev zamanı gelip çatmış, Ay’a ilk geldiğinde hammış, pişmiş, hasretiyle şişmiş, yanmış, aşk kapısı bekçisiyle kavrulmuştu; fakat hâlâ yanmayan bölgeleri, beyninin kullanılmamış köşeleri, doldurulmamış kalbi, ezilmemiş bir haysiyeti ve anlaşılmamış bir tavrı vardı.
Odunadam tüm odunsu ahşap doğasıyla birlikte oturdu karşısına. Aydedesi ona “Evlat, Dünya'ya Ankara'ya ineceksin; otobüse metroya binip, Ankara Üniversitesi Felsefeye kayıt yaptıracaksın.” dedi. Gizli görevinin anlatan kocaman bir zarfı tutuşturdu odunadamın eline. Tutuşan zarfı çalısıyla söndürdü odunadam, anladı ki görev el yakıyordu.
Yolculuk iki gün sürdü, kargo gemisi gecikmiş, kayıt gününü kaçırmıştı. Ertesi gün AÜ'nün tüm ihtişamıyla 5evlerde öbekleştiği kapısından girdi ahşapadam. Ah ne kadar da saf adam; “Kayıt İşlemleri” yazılı olan tabelalardan biri yanlış yönü gösterdiğinden kampüste kayboldu. Hemşerisi çamlara çınarlara yol sordu, sonunda kalabalığın takip edip yolu buldu. Dediler “su gelecek gidin burdan” yok hayır o Eşkiya filminde denilmişti; buradakiler “geç kalanlar ayın 10'nunda gelecek (git buradan), ha bu arada rapor da getir.”
Ay yüzeyi tozlu ay yüzeyi odunsuz, ankara barajı susuz, ahşaplar aşkını odunsu soymuk borularıyla birlikte okulsuz. Dakka bir gol bir. Nasıl der ustasına tarihi kaçırdım ben görev iptal.
Kampüsün cici kızları, hiç rapor almamış bazıları; onlar da ayın 10'nunu bekler. Ahşapadam tahtaadam nasıl yalan söyler, odunsu bedeni iyi sulanmış, mevsiminde budanmış, hasta değil usta değil, yalan yere hastayım derse pinokyo gibi, neresi şişer.
Genç fidan sağlık ocağına gider: “Doktor doktor baksana, rapor mapor yazsana, görev elden gidiyor, çaresine baksana; uzun uzun bacaklar, dökülüyor saçla, ben okumaya doymadım, doysun kara çarşaflar.” diye manisini tam söyleyecekken doktor mani olur: “geçmişe rapor yoktur!” Peki o zaman bu ahşap beden, bu kalın kafa, bu tahta popoyla rektörlüğe ikna yolu nasıl bulunur?
Ahşapoğlan fark etmese de Ankara'nın ayrı bir havası vardı, İstanbul'daki gibi, it anıldığında kolayca bulunamıyordu. İtin Kızılay’a gelmesi 45 dakika alıyordu. Yollar geniş, sokaklar geniş, evler arası mesafe geniş, bırak İstanbullu bir müteahhide, o caddeler olsun sana site-i müthiş.
Otobüse ve metroya binmeye karar verdi odunsu. Elinde alamadığı raporu, yatıramadığı dekontu; okula gider; kapıdakiler der “raporlan ne işin var, raporsuza da kayıt var, lakin okuliçi Akbank şubesi bozuk, 800 m uzaktaki şubede ise kuyruk var.”
Evet sonunda Erdal İnönü'nün ilk mezunu olduğu AÜ'ye kayıt olmuş, spor için geldiğini sanıp eline spor çanta tutuşturulmuştu, anlamadığı o görevde bir aşama daha tamamlanmıştı. Odunluğundan olacak, genç fidan keyfinin yerine geldiğini alamamış fakat Ulus'u bir gezmek istemişti. Ardında Anıtkabir, berisine Atatürk Orman Çiftliğini bile fark etmeden, eski meclisin oraya metro ile ışınlandı, yemek yiyecek ve Hacı'yı görecekti.
Ahşapcan, bu memurcanları sevmiş, çalışan kadınları beğenmiş, beslenme şekillerini benimsemişti. Tüm ekmek döner + ayran = 3 TL böylelikle Kadıköy Dadaşlar pilavcısını yad etmişti, kendi gibi ucuz yemeye alışkın takım elbiseli insanların arasında huzuru soğanı ve acı biberi buldu. Uzay gemisini tamiri için gerekli elektronik parçaları Konya Sokağında sordu, sorup soruştururken bu yabancı kentte tanıdık birini buldu: Görmesin mi ilerde Türbe-i Hacı Bektaş! Veli, (Aslında Hacı Bayram olacak ama daha farkında değil salak)
Hacının başı öyle kalabalıktı ki bir aralık “hacım selamlın aleyküm, eee şey kem küm, bu zor görevde bana selamet, sana rahmet toprağına bereket” bile diyemedi. Araya bir tanıdığını memur etmeye alışmış bu memur insancıkların, tanrıya memur ettikleri Hacıdan ne kadar çok dileği vardı. Sıraya giremedi, uzaktan seyretti. Bir de baktı ardında MÖ-25'tan kalma Ankara Agustus Tapınağı, bu şehri önce o görmüş asıl sahip oydu, ama ses etmedi hacıya üzülmesin diye.
“Hacım ben müsait bir zamanda yine gelirim.”
Odunadam: Barışarak
Günlerden kola içenin buşh olduğu, bira içenin keş olduğu, kola fabrikasından kovulan disk işçilerinin bir numaralı şişeye kapak olduğu bir hafta sonuydu. (2005 İstanbul Barışarock Festivali)
Orman muhteviyatından mıdır bilinmez odunadam da oradaydı da nereden anlayacaktı emperyalizmi, kardeşi kapitalizmi ki ona çadır kuracak bir gölgelik yeterdi. Öyle de kurdular yerleştiler obaya mensubu olduğu gönül erleri kervanından ona da bir iş düşmüştü. (İlk yardım ekibi telsiz sorumlusu.)
Derken festival odun bünyeliden habersiz başladı odunumuz metalci kızların göz makyajlarına bakarken nereden bilecekti insanlar oraya bir süper gücün ırak yerlere demokrasi taşırken testiyi taşırıp kendini şaşırdığını, nereden bilecekti savaşa karşı bir ses çıkarmanın anlamını, o da bir ses çıkardı kendince; ama çadırda uyurken güney tarafından, evet gerçekten rahatlamıştı.
Moğolluğundan değil de odunluğundan olacak birden onu bir bulutsuzluk özlemi alıp çocukluğuna götürdü çadırında uyku tulumunda uyurken, kimse onunla oynar mıydı bu kalp onu unutur muydu soruların sonu yoktu ve o da bir boyalı kuş yüzünden bu hâle gelmemiş miydi ama ne olursa olsun yaşamaya mecburdu, tüm mahlukat gibi, yarın nöbet onundu.
Bu sefer tek odun o değildi, barışarakçıların da sevişerekçilerin de bir çoğunun biralaşarak zaman geçirdiklerini ve sonra da fenalaşıp ona geldiklerini, ayılınca neler içtiklerini anlattıklarında onlara içtikten sonra neler yaptıklarını anlattıklarını ve tek yemek çeşidini kolesterollü döner olduğu o ortamda ne diyebilirdi; odundan öte, ömürden ömür, ıraktaki sivillerden çok, beyin ve işitme hücresi katledildi festivalde.
İşte öyle bir hafta sonuydu çok uluslu şirketlerin efendilerinin sadece polat alemdar tarafından düşman kabul edilmediği barışa karşı bir ses çıkartırken başka bir yerimizle de ormanın içine edildiği. Fakat nedense anlamıyordu odunadam aklı hâlâ başka yerdeydi: “buş olmak o kadar kolay mıydı?” Merak ediyordu süper bir gücün başına belki geçerim niyetiyle gizlice bir kola aldı ve içti! Susamıştı.
Odunadam: Aşk Acısını İlacı
Günlerden sevgiliden kaçmak istemeyip de kaçılan yanmak istemeyip de yanılan günlerdendi.
Odunadam odunluğundan olacak yine dertlendi yine alevlendi. İçinden dedi ki “Söndürecem bu alemin aşk ateşini madem yasak öldürmek kendini, vurayım tüm aşk gazilerini sakatlanmış at misali.” Müthiş bir plandı! Bu lafa oduncuk dışında herkes hayret ederdi; ancak ne bilsinlerdi odunlar odunu odunadamın kendi lafındaki inceliği bile anlayamayacak kadar bitki çimen kökenliydi. Ne bilsin ne anlasın o insanların dünya hırsını, sırada daha 39 fırın elektrikli mektup vardı.
Mucizeler daima olurdu da görmek meseleydi dünya ehli görmezken odunlar ehli nasıl görecekti kendinden gelen müthiş planı ki dindirmeye aşk acılarını. Kimse inanmazdı fikrin ondan çıktığına; eğer bilselerdi yaslandıkları meşenin de bir fikri olduğuna ki o ahşapların da en ahşağılıpıydı, fazla uzatmadan gelelim odunamcanın müthiş planına.
Hoşgörün odunluğunu plan basitti: “intihar yasaktı işte” sorgulayacak zeka yoktu odun bünyesinde; sadece kurallar vardı, uymalıydı, yasaktı öldürmek kendini; ama “başkasını öldürmek de yasaktı” fakat “başkasının seni öldürmesi yasak mıydı?!” böyle teorik bir açık daha önce hiç bulunmamıştı odunculuk tarihinde. Yalnız bir kurban gerekliydi sadece bir can ki diğer aşk altında ezilen tüm canlar özgür kalacak diye odundan başka içeriği olmayan odunadamın canı patlıcandı.
Ne hikmetse odunadam odunculuk tarihinde ilk defa doğru dürüst bir teori bulmuştu uygulayacak -ki bu onun sonu olacaktı aynı zamanda- fakat buna değerdi, bir odundan fazlası olacaktı aynı kuzeni Gavuristanlı İbn-i Goriyot Pinokyo gibi; ancak odunadamın perisi yok beteri vardı.
Ve başladı aramaya sanal alemin anal ve oral dahil tüm dönemlerinde gezindi yıllarca ve nihayetinde çorak gezegen Ay’da rastladı aşk gazilerine. Başladı duyuruya “Gelin!” dedi. “Aşk acısını ilacını buldum, toplanın yamacıma, bir arada olmalısınız bu tek seferlik ve çabuk olmalı yoksa işlemez.” Bunu duyan dünyakaçkını kavruk savruk ve maşuk aylılar bir umutla toplandılar, nerden bileceklerdi odun fırınının hepsini yakacağını.
Herkes toplandıktan sonra odunadam tahtadan inşa ettiği ‘endoplazmik lazer topunun emniyetini açıp aktif hale getirdi (not: endoplazmik lazer topu aydaki en güçlü silahtır). Kaçkınlar kendilerini bekleyen sondan habersiz ehli odun hocalarının sunacağı devayı bekliyorlardı.
Derken bir şey oldu, her boku olmadan bilen gayb alemindeki ninja hocası gaipten krakerli çorak ay bahçesindekilere seslendi: “Aşkın ilacı yoktur; ama yokluğun ilacı varlıktır!”
... ve sessizlik....
Odunadam dışındaki herkes gaipten fiberoptik hatlarla gelen bu sesle irkildi; ancak ne gariptir ki tek odunadam bu lafın içeriğini kavrayabildi; bu oduncanın hayatındaki ikinci mucizesiydi. (ilki kardeşinin doğması)
Bu yeni kavrayışla teorisini tekrar gözden geçirdi: “Hmmm... Kendini öldürmek yasak, başkasını öldürmek yasak, başkası tarafından öldürülmek için söylenen bir şey yok... o zaman biri tüm aşk acısı çekenleri öldürür sonra cehennemlik odunadam da kendini öldürürse kendisi dışındaki herkes aşk şehidi olarak cennete, kendisi de odun fırınına pide ve bu onun yapacağı odunluk dışındaki tek yüce şey olarak odunluk tarihine geçer. Belki beteri onun arkasından ağlardı da bir eksiklik vardı burada, işte o eksik kısmı da odun kafanın tahta gönlüne Ehli Gayb Hocası nakşetti:
Sorun “aşkın kutsallığının içeriğinden haberdar olmamasıydı” “aşıklar her damla göz yaşında her ekşi aşk çorbasını tadışlarında bir kademe daha yükselir bir basamak daha çıkarlardı ki onları bu çileli yükselişten mahrum etmek bu çetin yolculuklarını engellemek onlara yapılacak en büyük kötülüktü”... “e öyleyse onlara çare olamayan odunadam kendine çare olsun da kendine son versindi; çünkü onun makamlarda gözü yoktu kendi odunluğu cehenneme yakıt olarak yeterliydi.” derken odun kafaya dank etti ve fark etti gayrıdan gelen içten elektrikli mektubu:
“Ölmek kahramanlık değil; gerçek cehennemden sabit cehenneme kaçıştı o odunluğundan iğrenmiş odunadamın kendinden iğrenmesi böyle çabucak son bulamamalıydı. Gövdesindeki kurtlar onu çürütene dek nefret etsin doya doya nefsinden, acısını doya doya çeksindi; ondan masa yapsınlar dolap yapsınlar tarak sapı yapsınlar uzun saçlı güzel kızlar için de bir işe yarasındı. Ay yüzeyinde yanmak kendine verebileceği en büyük ceza idi yoktu öyle beleşten ceza ve öyle de yaptı o günden sonra kendisinden habersiz odunadam peri bacası misali için için tütmeye ve onun beterini ihsan edecek perisin beklemeye devam koyuldu.
Odunadam: İstanbul
Bu gün odunadam tüm öfkesini azadetti de kalmadı bir şeyi.
Odunadam sabah erkenden kalktı, odundu anlamazdı, günaydın demedi güne, gün de ona ki odundu işte ne bilsindi anlar mıydı günü? Odunadam şehri İstanbul’da otobüs kaptanın bezgin yüzünde, cıvıldayan liselilerin karamsar gotik çantasında, işe giden amcanın kırlaşmış sakalında bir gölgeden ibaretti ne anlasındı ne anlasınlardı, anlamsızdı.
Odunadam belki bir anlam çıkartır mıydı taze sabahtan ki tek duyduğu sıkışık trafikten bıkıp da otobüsten indiğinde duyduğu kirli havanın kokusuydu ki aynı zamanda boğaz köprüsü altından nice sular akmaktaydı tarih boyunca aktığı gibi dışkıların yanında...
Odunadam okuluna gidiyordu ki okulunun farkında mıydı da şikayet etsindi gelmeyen otobüslerden dolayı geç kaldığı sınavına. Odun bakmadı duraktaki kızlara ne anlasın ki nasıl da süslenmiş makyaj yapmış boyamışlardı saçlarını tenleriyle uyuşmayan. Gelen otobüsüne bindi odunadam ilerledi en arkaya ki zil çalmaktaydı çoban kaptan efendiden meee meee diyen koyun öğrenciler arasından en odun yine odunadamdı farkında değildi geldiği dünyada bir filiz verecek gücü bile bulamıyordu bakımsız bedeninde.
Geldi okuluna ki geç kalmıştı sınava yirmi dakika; ama en ufak bir endişe yoktu onda ki o odunda ne heyecan vardı ne endişe. Neyse vardı sonunda girdi sınava yaptı bir şeyler uzattı hocaya kağıdı hocası dedi al burada yanlışın var düzelt. Odun nereden bilsin hocası iyi bir adamdı ve düzeltti yanlışını çıktı sınavdan acıkmıştı karnısı unuttu hemen sınavı dersi çıkan soruları ahşap hafızalı suntasında.
Öğle arasında yaşayacak kadar yedi, ziyafet veremedi ne hikmetse yemek yemenin yasak olduğu bilgisayar odasında aynı kütüphanedeki gibi ne severlerdi yasakları bu millet hiç biri uymazdı; ama zaten odunadamın konusu bu değildi. Sanal ağda elektrikli mektuplarına baktığı sırada bir ekmek yemiş kadar doymuştu topkekleriyle karnısı. İnsanlar hâlâ fantezi isterlerdi ki keşke tüm yazılar sevişmeli olsa, biri onları gözetlermişçesine anlatsaydı belki yeni teknik kaparlardı. Ama o ne bilirdi yazmaktan çizmekten, yazsa kime fayda, karın doyar mıydı, belki de bu yüzden müendiz mektebine gitmekteydi odunadam ki adımını fakülteye attığı anda dökülmeye başladı yaprakları antika koltuk başı gibi cilalanıyordu tepesi işte ağır ağır.
Odun ne bilsin ne düşünsün, tüm arkadaşları markalı savaş boyalarını sürünmüş seviş arabalarının hazırlamıştı. Skor kabilesinde herkes testosteron fışkırtırken kantinde süslü elbiseleriyle bu odundan adam fotosentez yapmakla meşguldü son kalan birkaç umut dolu yaprağında.
Sonra bir gün güneş doğdu odunadamın çölündeki hormon yağmurlarıyla sulanan topraklarına ki odun son yaprağıyla hissetti gülümseyen yüzü o koca karanlıkta. Odun ki ışığı gördü ve depoladı kurumuş bedenine mevsimlik besinini ama hâlâ anlayamamıştı bu düşmanı sanılan hormonsal çölde bile onu seven biri olabileceğini. Odun filiz verdi yıllardır yeşermemiş bedeninde bir tomurcuk ki bir yazı şeklinde dostlarına sundu okusunlar da belki anlayan çıkar veya anlam istemeyen için de dolaylı bir şekilde taş atmış olur ve taşlanan meyveli ağaçların intikamı alınmış olur bir şekilde. Kim bilir...
İşte o gün odunadam tüm öfkesini azadetti de ne yaptığının bile bilmiyordu aslında insanların birbiriyle çekiştiği dünyasında organik bir koyundu o sütü hormonsuzdu ama hiç odundan koyun olur mu.
Hepimize çayır çimen; afiyet olsun...
Odunadam: Yanar mı kanar mı?
Günlerden sevgilinin yüzüne hasret kalındığı zamanlardı. Ay yüzlüsünün yüzsüzlüğü yüzünden bir kez daha fotosentezsizlik komasına giren odunlar odunu aydaki okula katılan yeni gönüllerle serinlemeyi düşünse de kendi kanına olan susamışlığı artarak devam etmekteydi.
Odunadam odundu ya odunluğundan olacak kesmek istedi kolunu ödemek için diyetini de ona kellesini feda etse azdı parçalansa vücudu yüz bin parçaya yine ödeyemezdi doğa anaya, ah ne zaman alacaktı onu eşek kafalılar cennetine.
Kendi odunluk çerçevesinden beriye gidemeyen odunadam, Kadıköy Kızılay çadırını gördü de sordu; ama yine anlamayacaktı odunadam ne demek istediğini hemşirenin odunluğundan içerü. Ve gitti bankaya da yatırdı soymuk borularındaki nefret ettiği kanını 0.45 litre döktü poşete, geriye 2.5 litre kaldı tamamdı.
Odundan kan çıkar mı demeyin, kendi bileklerini boşuna keseceğine onlar kesti damarını ve bir de üstüne teşekkür aldı da odunadamın asıl diyeceği bu değildi. Odun işte ne bilsindi ne anlasındı milleti kan vermeye davetten anlamazdı kamuya mesaj vermekten.
Sonuç olarak yangın dinmedi ama odunluğuyla yeterince yer kaplayan biri için yapılan iyi bir hareketti ki asıl önemlisi her insanın kendi sağılığı açısından üç ayda bir kan vermesi arkadaşlar kadar iyiydi.
Bulduğu şube Zeynep Kamil Hastanesi (Üsküdar)’daydı diğerini bilemezdi odunadam sadece kıçına yakın olanı bilir gerisini sttr ederdi. Odunkıymığı aklı yettiğince tavsiyesini etti, aşk gazilerine kanlarını küvete dökmesinler de bi halta yarasınlardı. Bu bir çağrıydı kimse alınmasın odundu ya o bakımdan fazla uzatamadı lafı.
tanıdılarınızın ameliyatını beklemeyin! kanver.org
(İlk kanımı o gün vermiştim)
Odundadam: Oy Oyospusu
Günlerden sevgilinin yüze güldüğü zamanlardı. Son fotosentezsizlik komasından yeni kurtulmuş odunluk yapmak için fırsat kollayan odunadamın karşısına yerel yerlilerin yamyam goygoy oylaması çıkmıştı.
Odunadam odundu ya odunluğundan olacak hiç anlamazdı politikadan ve onun polietilen yalanlarından. Yıllar önce odunadam masum genç bakir bir fidan iken yıllarca koruduğu bekaretini gidip de Atatürk’ün partisine vermişti, vermişken tam vermeliydi bu ilkti; çünkü ilkler hep özeldi; çünkü bir defa olurdu ve özeldi işte de oduncuk zaten bunları düşünecek kadar akıllı değildi, ülkenin kanlı çarşaflı geçmişini neyine sallasın ne anlasındı. O postmoderen çağın çocuğu idi bilgisayar oynardı ya da ara sıra bakardı odundu işte ve hâlâ oldun.
Her neyse odunadamın özenerek verdiği kıymetli oyuna iyi bakmadılar. Olmayan kalbi kırılmıştı bundan iki yıl önce ki odundu işte ne bilsindi Atatürk ölmüş partini adı kalmıştı yaşadığı kalpler de partiden çok uzaktaydı ama işte surete aldanmış kırmızı spor arabalı yedi ok armalı zengin yakışıklı bir puşta vermişti bekaretini ve hemen aldatılmıştı mecliste vekillerin bin bir türlü utanç verici şebeklikleriyle.
İşte bu yamyam seçimlerde mucize oldu, oduna fikir doğdu nasıl oldu o da anlamadı işte girdi oy kabinine verdi önüne gelene. İlk verdiği pek yakışıklı değildi ama bir adı vardı ki koca süpergüçlerin bile ödü kopardı karizmatik bir delikanlıydı TKP! Sıradaki oğlan dürüsttü efendiydi okumuş çocuktu ilk defa milli olacaktı hiç utanmadan verdi “oh bağımsız aday al bakalım!” dedi. Kabinin kuyruğu uzundu duyan gelmiş duyan gelmişti “şöhret olmuştu odunadamın sıkı kıçı ki hayatadamı odunadam “Sıradaki!” dedi. İşte sırada ilçeden biri vardı karşısında vatanı sevdiğini söyleyip de diğer sevenlerle kapışan. “al sen de gözün kalmasın!” dedi odunadam MHP’ye belediye meclisine, alışmıştı artık da acele etmeliydi kuyruk uzundu, oysamış millet birikmişti çağırdı tüm işçileri şehvet dolu anlar yaşandı tüm İP’lilerle mahalli seçimlerde.
Odunadam odunluğundan anlayamadığı politik dünyadaki oyospuluk hayatına tanıdık bir muhtar adayıyla noktaladı. Ve ar damarı çatlak odunkafalı odunyapılı odunlarodunu laf anlamaz incelik bilemez odun ki ne odun odunadam utanmadan yapmış olduğu bu vatandaşlık görevinden sonra gurur duyarak değiştirdiği 2004 Türkiye’sinin haline ibretle seyretmek üzere evinin yolunu tuttu.