Üniversite’nin Katkısı
Herkes Üniversite’ye bir amaç için gider. Kimisi statü elde etmek, kimisi aile ortamından kaçmak, kimisi ailesinin baskısı, kimisi de her gün içelim, her gün ortam yapalım... Üniversite’ye ilk adımınızı attığınızda bu durumu, bu kişileri teker teker görüp anlıyorsunuz. Mesela bir tanesi 20 tane tercih yapmış, içinde Coğrafya’dan Sosyal Bilgilere, Gazetecilik’ten Felsefe’ye... Sözel puan yaptığı için ne kadar sözel bölüm varsa yazmış, bunlardan bir tanesi denk gelip hayatının mesleğini yapacak(!)
Başta pek çok kişi heveslidir, “ben araştırma görevlisi olacağım”, “ben yüksek lisans yapacağım”,”eski çağcı olacağım”,”yakın çağcı” falan filan gören Oxford okuyor da bitirince davetiye gelecek sanıyor... 170 tane üniversitesi olan Türkiye’de zorunlu olarak var olan Edebiyat Fakültelerinin en baş bölümü Tarih okuyor. Bir sınıfa en az 60 öğrenci giriyor, ikinci öğretimleri, öğretmenlik bölümler vs de dahil edersek muhtemelen bi’ 100 senelik tarihçi eksiğimiz tamamlanıyor...
Dolayısıyla Üniversitenin bana iş yönünden olağanüstü bir katkısı olmadı, bir açıdan da beni bu konuda geri plana ittiğini söyleyebilirim. Lâkin asıl katkı şu idi, bu kozmopolit mecrada pek çok farklı insan karşılaşıp, kendini özgür bir şekilde savunma hakkı elde ediyorsun. Bir anlamda mevcut fikirlerini, bilgi ile evrimleștirip geliştirmek... Tabiki bu tamamen senin elinde olan bir şey. İster akşamları barlarda takılırsın, istersen 3-5 sorgulayıcı kafada insanlarla sohbet edersin.
Pek çok hadise ile karşılaştım, en başından sonuna kadar gördüğüm tepeden tırnağa her konumda liyakatsizlik. Basit gündelik siyasi meseleler dâhi burada kişisel husumetlere dahil olup öğretim görevlisinden, öğrencisine kutuplaşmaya itmiş durumda. İnsanların birbirine bakışı tamamen bundan ibaret.
Hoca olacak kişiler öğrenciye seni asistanım olarak almayı düşünüyorum veya ideolojik olarak yanaşıp; öğrenciyi bir anlamda kendine bağlıyor. X hoca ne demiş, benim hakkımda ne diyorlar, ne düşünüyorlar. Y hoca vatanını sevmeyen birisi, Z hoca faşistin önde gideni. Duydum ki X,Y,Z öğrencileri faşistlerle/komünistlerle birlikte imiş, onlara dikkat edin. Falan filan...
Hele bazıları var okula gelme nedeni tamamen örgütlenmek... İlk ders olur, hemen sosyalleşmeye başlayan bu kişiler; Devrim, Marx, eziliyoruz, ezildik. Nidaları ile nötr kitlelere seslenir. Bu nötr kitleler de zamanla muhterem devrimcimiz etrafında toplanmaya başlanır. Diğer taraftan reaksiyon olarak karşı örgütlenmeler ortaya çıkar. Sınıf ikiye bölünür. Hatta üçe, “ya bu salaklar gene ne tartışıyor”, “hocam dersi bitirebilir miyiz çıkışta X takımının Y takımı ile hayat memat maçı var” vs vs.
Ortak nokta bilim olması gerekirken, bilim burada sadece görünürdeki yüzeysel yapılması gereken iş. Gerisi kişisel menfaat, çıkar, ideolojik oluşumlar.
Bunları görüp bunlarla yaşamak, haksızlıklara uğramak buna karşı çıkmak, başkasının hakkına dahi sahip çıkmak, yapay kısa vadeli çıkarlardan oluşan ilişkiler ile yaşamak zorunda kalmak, samimiyetsiz davranışlara karşı yeni tutumlar geliştirmek. İşte asıl öğrenilen şey tam da bunlar. Gerisi yüzeyde gözüken yığınlar.
Bu vahim tablo ile karşılaşmak, insanı düşüncesel lükslükten itiyor. Toplumsal olarak bu bölünmüşlük, toplumun en aydın sınıfı diye gösterilen bu sınıfta bile almış başını gitmiş. Hülasa kutuplaşmayı yaratan kişiler bilhassa bu, politikleşmiş aydınların ta kendisi. Toplumu düşünen her insan bu tablo karşısında hüsrana uğrar. O yüzden fikri nazariyelerimiz, sadece bilim ve üretme üzerine dayalı olması gerekir. Yoksa bu güzel ülkeye yazık edeceğiz.














