Eveet, merhaba merhaba ve merhaba sevgili arkadaşım. Şu an bu satırlara başladım, ne hakkında yazacağımı bilmiyorum o yüzden başlıkta da "Şimdilik başlıksız" yazıyor. Belki kalır, bilmiyorum bi sevdim gibi ama değişebilir.
İyi olmak üzerine, depresif düşünceler üzerine, bazen evrene serzenişlerle ve farklı dışavurumlarla burada seninle çok konuştuk, seni de bu konuda fazlasıyla darladım gibi hissediyorum. O yüzden bugün biraz konu değiştirelim, biraz bu düşüncelerden, bu ülkeden, bu gezegenden uzaklaşalım istiyorum.
Zihnimdeki uçsuz bucaksız uzaydaki Pandoria Galaksisinde, ufacık bir yıldız sisteminde misafir edeceğim seni bugün eğer sıkılıp erkenden gitmeyi seçmezsen.
Kalmayı seçtiğini görmek mutluluk vericii. Sen koltuğuna otur, geminin kumandası zaten yapay zekada. Ben de kahveleri hazırlayıp müziği koyayım, çok da acele etmeden, uzayın güzelliğini kaçırmadan devam edelim yolumuza. Yalnız dikkat et kahve biraz fazla sıcak, yakmasın.
Burayı inşa etmek epey zamanımı aldı, hala bitmiş değil aslında. Yer yer eklemeler yapıyorum, birkaç yaşam formu eklemeyi düşünüyorum şuradaki galaksiye. Şu sağdakinde yakında bir süpernova yaşanacak ama umarım sağlam kurtulurlar, oradakileri geliştirmeyi biraz unutmuş olabilirim çünkü, heheh. Neyse, geçelim hemen, ben şu gemiyi hızlandırayım..
İştee başyapıtım, Pandoria Galaksisi.. Her seferinde biraz daha aşık oluyorum bu manzaraya, kaostan doğan bu güzelliği şans eseri ortaya çıkardım. Normalde bu kadar canlı bir tonda olmayacaktı, kıvamını tutturayım derken fazla koydum malzemeyi.. İyi ki de öyle olmuş tabi, insanlardan sıkıldığımda burası bana çok güzel bir sığınak oluyor. Hadi gel yavaşça gezegene inelim.
Bu yıldız sistemine Sandrow adını vermişti yerlileri hemen hemen 350 yıl kadar önce. En azından bu gezegendekiler tabi heheh. Gelelim gezegenimizeee. Çok sevdiğim bir öyküsü var buranın. Bundan yaklaşık 2700-2800 yıl önce bu gezegen savaş yeriydi bildiğin. Mükemmel ötesi bir cehalet vardı gezegende. O kısım pek anlatılmaya değer bir şey değil, saçma taht savaşları işte, koltuk sevdalıları, yapacak bir şey yok.
Neyse neyse, bu savaş tabi iyice kontrolden çıkınca dedim ki buna bir müdahale etmek gerek. Ben oluşturmadım mı lan burayı oldum bi'. Gittim gezegene, dedim ki ya siz bu savaşı bitirirsiniz, ya da ben tüm silahlarınızı yok ederim, galaksiye karşı savunmasız kalırsınız. Yapman guzum, savaşman guzum dedim. Başta bi' sallamadılar tabi ama nükleer silahları bir anda kaybolunca biraz daha ılımlı hâl almaya başladılar. Tam olarak her şey o noktada değişti işte.
Çünkü zorunlu olarak yaptıkları dinleme, aynı yerde bulunma olayı onları karşı düşünceyi de anlama, dinleme yetisini kattı yavaş yavaş. Tabi epey uzun ve sancılı oldu bu süreç. 200-250 yıl falan neredeyse. Sonrasında o uzun soluklu barış dönemi başladı, o zamandan beri durumlar daha iyi gezegende. Şimdi birazdan halka karışırız, daha iyi anlarsın demek istediğimi.
Eee şöyle bir dolaş bakalım, biraz halka karış, dedikodularını dinle, bir şeyler alacak olursan benim hesabıma yazdır ben hallederim hehe. Merak etme, uzay gemisinin etki alanındasın, çeviri gibi derdin olmayacak, orası teknolojinin derdi. Ben tam burada bekliyorum, söz karışmayacağım gezintine, salça olmak da yok.
Eveet, gezip tozman bittiysee, ooo bakıyorum da Brelslerden de kapmışsın hemen görünce. Aramızda kalsın kahve yanında çok iyi gidiyor ama burada kahve içmek ölüm cezası sebebi. Sebebini yolda anlatırım. Atla atla gidelim hemen..
Aaay ay, öyle işte sevgili arkadaşım. Biraz farklı bir yer gör, kafamız dağılsın istedim. Umarım senin için keyifli bir yolculuk olmuştur. Brelsleri kahveyle denemeyi unutma, bir de buzdolabında tutma, çok kötü kokuyor öyle olunca, acı tecrübe edildi... Kendine çok dikkat et lütfen, bir sonraki yolcuğumuz için şimdiden sabırsızlanıyoruum, hadi baybaay!
.kendini yazmaktan alıkoyamıyordu. eli kalemden ayrılsa bir kafasını göğsüne yaslayıp hüzünlü bir şarkı mırıldanıyordu. kimi zaman sözleri yazıyor ya da uyduruyordu.
bugün hava karanlıktı henüz açıldığında gözleri, bir an gözlerinden şüphelendi hatta. bir sis perdesi inmişçesine idi görüntüler. yataktan ayaklandı hızlıca, hafifçe perdeyi araladı, sokak lambaları yanıyor ve ortalıkta pek bir ses de yoktu. çok erken bir saat olmalıydı. pencereyi araladı ve soğuk havayla titredi sıcak bedeni. her zaman çantasında hazır olan defter-kalem kutu setini kontrol edip üzerindeki pijamaları değiştirmeden montunu giyip çıktı kapıdan. bu kadar hızlı çıkmaz evden normalde, ama şu an tek isteği dışarda olmaktı. biraz yürüdü, denizi görene kadar indi bayır aşağı. denize ulaştığında arasındaki bütün sınırları aşmak istiyordu. kayalıkların üzerine çıktı, ta ki arasında birkaç metre kalana kadar sınıra geldi. soğuk ve hafif nemliydi taşlar ama aldırmadı. çantasından çıkardı yıpranmış kapaklı defterini, usulca çevirdi sayfaları. ilk boş gördüğü sayfaya bir şeyler karaladı hızla, kopardı ve katlayıp denize doğru uzattı. mektubu varmış ve onu kabul etmesini bekliyormuşçasına. bir anda katladığı kağıdı defterin arasına sıkıştırdı ve devam etti yeni sayfaya ince ve zarif harflerle yazmaya. bir yandan mırıldanıyordu, sanki sesini de kelimelerini de bütün bu yalnızlığın ve karanlığın içinde saklamak istercesine.
.gün aydınlanasıya, kuşlar sabah türkülerine başlayasıya sayfalarca yazdı. durmuyordu kalem, mürekkebin tonu değişiyordu, satırlar tükenmiyordu. neydi bu kadar dolup taşan içerde ve neden bu kadar sessizdi. bir anda göğsüne kapandı başıyla, yüzünde acı çeker bir ifade. işte tek durduğu andı belki de saatlerden beri. titriyordu ve bir anda daha büyük sarsılmaya başladı bedeni. bütün o satırların taşması yetmemiş şimdi de gözyaşıyla karışık sesler ve kahkahalar yükseliyordu.
.mevsimler geçerken, ay dönüp dönüp hep evine dönerken sular bi geri bi ileri çekiliyor. bütün çekimlerle yükselen alçalan suları bu sabahı olmayan günde dolup dolup taşıyordu. içindeki dereyi gördün mü çocuk, dolup dolup taşan sen misin?
.bilmem nedendir bütün bu sorgulamalar, indirip kaldırıp yerinde duramamalar. bugün yine içimdeki sesler geceyi beklemiş başladılar bir cümbüşe. balık misali kıvrıla kıvrıla dolanıyorlar beynimin kıvrımlarında, bedenimde, biraz da yüreğimde. kıpır kıpır bir çocuk gibi oturamıyorum hiçbir yerde. zaten yerleşme hissini geçtim çoktan. bir de hayatın koşturmacasında kendi akışımı, yeni ilişkileri, duyguları izlemeye çalışmak varken bu kadar hareketin içinde gözlem yapmak epey bi meşakkatli.
.gitmeye meyilli yapım kadar bir de kaldığı yeri sahiplenen, insanlarla mekanlarla bağ kuran yapım var. her yeri “evim” bellemişken, insanları tanıyıp biraz daha keşf-i alemde iken azcık bir duraksadım. gezmelere ara verdim ama bu sefer bitmeyen yol kendi içimde başladı. arı misali çiçeklerden toplarken balımı biraz da kendime saklayasım var. kendimle kaldığım kadar başka birlikteliklerde kalasım var. yalnız ve özgür gezmeler kadar birlikte yolculuklarda öğrenesim, paylaşasım var. hayvan sürüleri gibi birlikte ve hala kendi patikasında yürümeyi öğrenmek bu sanki. balık gibi süzülmek suyun içinde, yanaşmak sevdiğine, uzaklaşıp biraz daha izlemek bütün akışı, sonra yeni balık canlara temas etmek ve oyunlar oynamak. bu kadar basit aslında. farzet ki balıkmışız, içindeymişiz ve sadece yüzüyormuşuz bir yere varma kaygısını kenara koyup.
Günlerden sevgiliden kaçmak istemeyip de kaçılan yanmak istemeyip de yanılan günlerdendi.
Odunadam odunluğundan olacak yine dertlendi yine alevlendi. İçinden dedi ki “Söndürecem bu alemin aşk ateşini madem yasak öldürmek kendini, vurayım tüm aşk gazilerini sakatlanmış at misali.” Müthiş bir plandı! Bu lafa oduncuk dışında herkes hayret ederdi; ancak ne bilsinlerdi odunlar odunu odunadamın kendi lafındaki inceliği bile anlayamayacak kadar bitki çimen kökenliydi. Ne bilsin ne anlasın o insanların dünya hırsını, sırada daha 39 fırın elektrikli mektup vardı.
Mucizeler daima olurdu da görmek meseleydi dünya ehli görmezken odunlar ehli nasıl görecekti kendinden gelen müthiş planı ki dindirmeye aşk acılarını. Kimse inanmazdı fikrin ondan çıktığına; eğer bilselerdi yaslandıkları meşenin de bir fikri olduğuna ki o ahşapların da en ahşağılıpıydı, fazla uzatmadan gelelim odunamcanın müthiş planına.
Hoşgörün odunluğunu plan basitti: “intihar yasaktı işte” sorgulayacak zeka yoktu odun bünyesinde; sadece kurallar vardı, uymalıydı, yasaktı öldürmek kendini; ama “başkasını öldürmek de yasaktı” fakat “başkasının seni öldürmesi yasak mıydı?!” böyle teorik bir açık daha önce hiç bulunmamıştı odunculuk tarihinde. Yalnız bir kurban gerekliydi sadece bir can ki diğer aşk altında ezilen tüm canlar özgür kalacak diye odundan başka içeriği olmayan odunadamın canı patlıcandı.
Ne hikmetse odunadam odunculuk tarihinde ilk defa doğru dürüst bir teori bulmuştu uygulayacak -ki bu onun sonu olacaktı aynı zamanda- fakat buna değerdi, bir odundan fazlası olacaktı aynı kuzeni Gavuristanlı İbn-i Goriyot Pinokyo gibi; ancak odunadamın perisi yok beteri vardı.
Ve başladı aramaya sanal alemin anal ve oral dahil tüm dönemlerinde gezindi yıllarca ve nihayetinde çorak gezegen Ay’da rastladı aşk gazilerine. Başladı duyuruya “Gelin!” dedi. “Aşk acısını ilacını buldum, toplanın yamacıma, bir arada olmalısınız bu tek seferlik ve çabuk olmalı yoksa işlemez.” Bunu duyan dünyakaçkını kavruk savruk ve maşuk aylılar bir umutla toplandılar, nerden bileceklerdi odun fırınının hepsini yakacağını.
Herkes toplandıktan sonra odunadam tahtadan inşa ettiği ‘endoplazmik lazer topunun emniyetini açıp aktif hale getirdi (not: endoplazmik lazer topu aydaki en güçlü silahtır). Kaçkınlar kendilerini bekleyen sondan habersiz ehli odun hocalarının sunacağı devayı bekliyorlardı.
Derken bir şey oldu, her boku olmadan bilen gayb alemindeki ninja hocası gaipten krakerli çorak ay bahçesindekilere seslendi: “Aşkın ilacı yoktur; ama yokluğun ilacı varlıktır!”
... ve sessizlik....
Odunadam dışındaki herkes gaipten fiberoptik hatlarla gelen bu sesle irkildi; ancak ne gariptir ki tek odunadam bu lafın içeriğini kavrayabildi; bu oduncanın hayatındaki ikinci mucizesiydi. (ilki kardeşinin doğması)
Bu yeni kavrayışla teorisini tekrar gözden geçirdi: “Hmmm... Kendini öldürmek yasak, başkasını öldürmek yasak, başkası tarafından öldürülmek için söylenen bir şey yok... o zaman biri tüm aşk acısı çekenleri öldürür sonra cehennemlik odunadam da kendini öldürürse kendisi dışındaki herkes aşk şehidi olarak cennete, kendisi de odun fırınına pide ve bu onun yapacağı odunluk dışındaki tek yüce şey olarak odunluk tarihine geçer. Belki beteri onun arkasından ağlardı da bir eksiklik vardı burada, işte o eksik kısmı da odun kafanın tahta gönlüne Ehli Gayb Hocası nakşetti:
Sorun “aşkın kutsallığının içeriğinden haberdar olmamasıydı” “aşıklar her damla göz yaşında her ekşi aşk çorbasını tadışlarında bir kademe daha yükselir bir basamak daha çıkarlardı ki onları bu çileli yükselişten mahrum etmek bu çetin yolculuklarını engellemek onlara yapılacak en büyük kötülüktü”... “e öyleyse onlara çare olamayan odunadam kendine çare olsun da kendine son versindi; çünkü onun makamlarda gözü yoktu kendi odunluğu cehenneme yakıt olarak yeterliydi.” derken odun kafaya dank etti ve fark etti gayrıdan gelen içten elektrikli mektubu:
“Ölmek kahramanlık değil; gerçek cehennemden sabit cehenneme kaçıştı o odunluğundan iğrenmiş odunadamın kendinden iğrenmesi böyle çabucak son bulamamalıydı. Gövdesindeki kurtlar onu çürütene dek nefret etsin doya doya nefsinden, acısını doya doya çeksindi; ondan masa yapsınlar dolap yapsınlar tarak sapı yapsınlar uzun saçlı güzel kızlar için de bir işe yarasındı. Ay yüzeyinde yanmak kendine verebileceği en büyük ceza idi yoktu öyle beleşten ceza ve öyle de yaptı o günden sonra kendisinden habersiz odunadam peri bacası misali için için tütmeye ve onun beterini ihsan edecek perisin beklemeye devam koyuldu.
Bu gün odunadam tüm öfkesini azadetti de kalmadı bir şeyi.
Odunadam sabah erkenden kalktı, odundu anlamazdı, günaydın demedi güne, gün de ona ki odundu işte ne bilsindi anlar mıydı günü? Odunadam şehri İstanbul’da otobüs kaptanın bezgin yüzünde, cıvıldayan liselilerin karamsar gotik çantasında, işe giden amcanın kırlaşmış sakalında bir gölgeden ibaretti ne anlasındı ne anlasınlardı, anlamsızdı.
Odunadam belki bir anlam çıkartır mıydı taze sabahtan ki tek duyduğu sıkışık trafikten bıkıp da otobüsten indiğinde duyduğu kirli havanın kokusuydu ki aynı zamanda boğaz köprüsü altından nice sular akmaktaydı tarih boyunca aktığı gibi dışkıların yanında...
Odunadam okuluna gidiyordu ki okulunun farkında mıydı da şikayet etsindi gelmeyen otobüslerden dolayı geç kaldığı sınavına. Odun bakmadı duraktaki kızlara ne anlasın ki nasıl da süslenmiş makyaj yapmış boyamışlardı saçlarını tenleriyle uyuşmayan. Gelen otobüsüne bindi odunadam ilerledi en arkaya ki zil çalmaktaydı çoban kaptan efendiden meee meee diyen koyun öğrenciler arasından en odun yine odunadamdı farkında değildi geldiği dünyada bir filiz verecek gücü bile bulamıyordu bakımsız bedeninde.
Geldi okuluna ki geç kalmıştı sınava yirmi dakika; ama en ufak bir endişe yoktu onda ki o odunda ne heyecan vardı ne endişe. Neyse vardı sonunda girdi sınava yaptı bir şeyler uzattı hocaya kağıdı hocası dedi al burada yanlışın var düzelt. Odun nereden bilsin hocası iyi bir adamdı ve düzeltti yanlışını çıktı sınavdan acıkmıştı karnısı unuttu hemen sınavı dersi çıkan soruları ahşap hafızalı suntasında.
Öğle arasında yaşayacak kadar yedi, ziyafet veremedi ne hikmetse yemek yemenin yasak olduğu bilgisayar odasında aynı kütüphanedeki gibi ne severlerdi yasakları bu millet hiç biri uymazdı; ama zaten odunadamın konusu bu değildi. Sanal ağda elektrikli mektuplarına baktığı sırada bir ekmek yemiş kadar doymuştu topkekleriyle karnısı. İnsanlar hâlâ fantezi isterlerdi ki keşke tüm yazılar sevişmeli olsa, biri onları gözetlermişçesine anlatsaydı belki yeni teknik kaparlardı. Ama o ne bilirdi yazmaktan çizmekten, yazsa kime fayda, karın doyar mıydı, belki de bu yüzden müendiz mektebine gitmekteydi odunadam ki adımını fakülteye attığı anda dökülmeye başladı yaprakları antika koltuk başı gibi cilalanıyordu tepesi işte ağır ağır.
Odun ne bilsin ne düşünsün, tüm arkadaşları markalı savaş boyalarını sürünmüş seviş arabalarının hazırlamıştı. Skor kabilesinde herkes testosteron fışkırtırken kantinde süslü elbiseleriyle bu odundan adam fotosentez yapmakla meşguldü son kalan birkaç umut dolu yaprağında.
Sonra bir gün güneş doğdu odunadamın çölündeki hormon yağmurlarıyla sulanan topraklarına ki odun son yaprağıyla hissetti gülümseyen yüzü o koca karanlıkta. Odun ki ışığı gördü ve depoladı kurumuş bedenine mevsimlik besinini ama hâlâ anlayamamıştı bu düşmanı sanılan hormonsal çölde bile onu seven biri olabileceğini. Odun filiz verdi yıllardır yeşermemiş bedeninde bir tomurcuk ki bir yazı şeklinde dostlarına sundu okusunlar da belki anlayan çıkar veya anlam istemeyen için de dolaylı bir şekilde taş atmış olur ve taşlanan meyveli ağaçların intikamı alınmış olur bir şekilde. Kim bilir...
İşte o gün odunadam tüm öfkesini azadetti de ne yaptığının bile bilmiyordu aslında insanların birbiriyle çekiştiği dünyasında organik bir koyundu o sütü hormonsuzdu ama hiç odundan koyun olur mu.
Günlerden sevgilinin yüze güldüğü zamanlardı. Son fotosentezsizlik komasından yeni kurtulmuş odunluk yapmak için fırsat kollayan odunadamın karşısına yerel yerlilerin yamyam goygoy oylaması çıkmıştı.
Odunadam odundu ya odunluğundan olacak hiç anlamazdı politikadan ve onun polietilen yalanlarından. Yıllar önce odunadam masum genç bakir bir fidan iken yıllarca koruduğu bekaretini gidip de Atatürk’ün partisine vermişti, vermişken tam vermeliydi bu ilkti; çünkü ilkler hep özeldi; çünkü bir defa olurdu ve özeldi işte de oduncuk zaten bunları düşünecek kadar akıllı değildi, ülkenin kanlı çarşaflı geçmişini neyine sallasın ne anlasındı. O postmoderen çağın çocuğu idi bilgisayar oynardı ya da ara sıra bakardı odundu işte ve hâlâ oldun.
Her neyse odunadamın özenerek verdiği kıymetli oyuna iyi bakmadılar. Olmayan kalbi kırılmıştı bundan iki yıl önce ki odundu işte ne bilsindi Atatürk ölmüş partini adı kalmıştı yaşadığı kalpler de partiden çok uzaktaydı ama işte surete aldanmış kırmızı spor arabalı yedi ok armalı zengin yakışıklı bir puşta vermişti bekaretini ve hemen aldatılmıştı mecliste vekillerin bin bir türlü utanç verici şebeklikleriyle.
İşte bu yamyam seçimlerde mucize oldu, oduna fikir doğdu nasıl oldu o da anlamadı işte girdi oy kabinine verdi önüne gelene. İlk verdiği pek yakışıklı değildi ama bir adı vardı ki koca süpergüçlerin bile ödü kopardı karizmatik bir delikanlıydı TKP! Sıradaki oğlan dürüsttü efendiydi okumuş çocuktu ilk defa milli olacaktı hiç utanmadan verdi “oh bağımsız aday al bakalım!” dedi. Kabinin kuyruğu uzundu duyan gelmiş duyan gelmişti “şöhret olmuştu odunadamın sıkı kıçı ki hayatadamı odunadam “Sıradaki!” dedi. İşte sırada ilçeden biri vardı karşısında vatanı sevdiğini söyleyip de diğer sevenlerle kapışan. “al sen de gözün kalmasın!” dedi odunadam MHP’ye belediye meclisine, alışmıştı artık da acele etmeliydi kuyruk uzundu, oysamış millet birikmişti çağırdı tüm işçileri şehvet dolu anlar yaşandı tüm İP’lilerle mahalli seçimlerde.
Odunadam odunluğundan anlayamadığı politik dünyadaki oyospuluk hayatına tanıdık bir muhtar adayıyla noktaladı. Ve ar damarı çatlak odunkafalı odunyapılı odunlarodunu laf anlamaz incelik bilemez odun ki ne odun odunadam utanmadan yapmış olduğu bu vatandaşlık görevinden sonra gurur duyarak değiştirdiği 2004 Türkiye’sinin haline ibretle seyretmek üzere evinin yolunu tuttu.
Seneler önceydi, elektronik mühendisliği okuyor ve bir kızı seviyordum. İşler kötü gitmişti özür dilemek için bir öykü yazmıştım. O dönem, ABD kimyasal silah barındırıyor diye Irak’ı işgal etmişti; fakat Saddam henüz yakalanmamıştı. Şizofren bilinç çorbamda bunları harmanlayıp ortaya bu öyküyü çıkarmıştım. Sonra ne oldu? Hatun kişi öyküyü okumadığını söyledi. Belki son bir intikam arzusuyla, belki gerçekten okumadı bilmiyorum. Geriye bu öykü ve yetim emeklere karşı duyduğum sempati kaldı. Daha insan olmamızı sağlayan tüm aşklara gelsin…
Not: Hikaye bir internet öyküsü olarak yazılmadı, haddinden uzun gelebilir.
Serdam ile Bush
Bir varmış... Bir yokmuş... Evvel zaman içinde kalbur saman içinde CPU’lar yanmaz iken, RAM’lar silinmez iken, okulun çalışkan öğrencileri bitirme projelerini kâle bile almaz iken, çok başka zamanda çok başka bir mekanda, huysuz mu huysuz inatçı mı inatçı iki başkan varmış...
Yeryüzünün bir köşesinde, bilimde fende teknikte, not tutmada, sözcük avlamada, gönül tavlamada, kavram kavramada çok ilerlemiş; erikleriyle ünlü Erika ülkesinin lideri, güzel mi güzel tatlı mı tatlı ama bir o kadar da soğuk Prezıdınt Başkan Bush Hanım varmış... Yeryüzünün diğer köşesinde ise, destan kalıntılarına bekçilik eden, çorak, sıcak, Irock ülkesinin zorba hükümdarı Diktatör Serdam...
Erika ülkesinin insanları çok çalışkanmış. O kadar ki ülkelerine adını veren erik ağaçlarının her bahar düzenlediği beyaz şenlik bile sıradan gelirmiş. Mor çiçekli erguvanları, baharın nedimesi mütevazı papatyaları, katırtırnaklarını saymıyorum bile... Erika ülkesinin insanları yürümezmiş, yürümek zaman kaybıymış; onlar koşmazlarmış koşmak düşme ihtimaliymiş. (Yazar burada kız arkadaşının kendisiyle aynı otobüse binmemesinden dolayı hayıflanıyor) Erikalılar hızlı ve güvenli taşıtlara biner ve zamanlarını verimli bir şekilde harcamak için didinirlermiş. Onlara dar yolda yetişen aksakallı trafik dedenin “Bu ne acele, nefes alın, çiçek koklayın!” şeklindeki trajik uyarısını dramatik bir şekilde duyamayıp üstüne kronik bir şekilde öfkelenecek derecede meşgullermiş.
Irak diyarların sinir ülkesi Irock’taysa durum daha betermiş. Onlar büyük bir tarihe sahiplermiş, öyle büyükmüş ki benliklerinin altında ezilmiş, hafızlarını kaybetmişler. Babil’in asma bahçeleri, haşmetli kulesi, su dolu hendekleri, duvarları; ama o heybetli zamanlardan geriye sadece birkaç heybetsiz antik harabe kalmış. (Meali: yazarın egosu, umutsuzluğu ve ilhamsızlığı...) Kültürden kalanlar gibi tüm Irock halkının gönlü de harabelerle kaplı bir çölden ibaretmiş; çöl kadar boş, susuz, uğultulu, kavurucu ve zıtlıklarla doluymuş.
İşte bu iki ülkenin kaderi olağan bir Birleşmiş Milletler toplantısında kesişmiş (Hatunu fakültede gördüğü gün):
Birleşmiş Milletler zirvesinde, toplantıya katılan Diktatör Serdam; periyodik şekilde sallanan atkuyruğuyla ceylan gibi oradan oraya fotokopi peşinde koşturan Erika ülkesinin tatlı başkanını işte orada gördü. İşte o an, her uzvunun ayrı bir dili olan küçükhanımın saçları sihirli bir ele dönüşüp gizlice “gel buradayım” diyor. Bu ahenkli çağrıyı sadece bizim genç diktatör mü fark etti yoksa o büyülü el hayal miydi bilemiyoruz; ancak o gün ne olduysa oldu ve masal başladı...
Beethoven’ın 9. senfonisiyle aynı harmoniklerle dans eden saçları ve beden diliyle o tatlı başkanı gören genç diktatör, bu frekansta, bu işarette, bu keramette, bu dilde kendisine neyin tanıdık geldiğini henüz bilmiyordu; ama işte bir kere kumlu kundurasına girmiş, çıkmıyordu. Ne diyebilir nasıl yaklaşabilirdi? Doğrudan gitse, yay gibi kaşlar, soğuk sözleri füze gibi fırlatacak ve yanlış anlaşılma hızında sınırı geçerken imha edilecekti... İyi de ne yapmalıydı?
Düşündü güzel bir şey de ne? Ve hatırladı ülkesinde armağan olmaya değecek tek şeyi, bereketli imparatorluk bahçelerinden kalan son çiçeği, nadide ‘çöl gülü’nü hediye etmeyi... Engin kum denizlerinde yolunu kaybedenlere kumun altındaki suyun müjdecisi, Irocklıların umudunun simgesi. Kendine düşman Diktatör Serdam, Başkan Hanımın hediyesini gönül kadar sanal bir pakete sararak gönderdi... (Tercümesi: İlk mailini attı.)
Ruhundaki fırtınalarından soru sorulmayan Başkan Hanım hem gözden hem de gönülden ırak diyarlardan gelen, kendi bahçelerinde görülmeyen, bu küçük hediyeyi aldığında, onda başka bir bakış hâsıl oldu. (Kızın dikkatini çekebildi.) Engin çöllerin yıldırıcı çoraklığına rağmen başını dik tutan, zamanın yırtıcı dikenlerine katlandığı için güzel kokma şerefine erişen, çöl fırtınalarına karşı gül olmayı gülmeyi başarabilen o kutsal çöl çiçeğinde kendini gördü. (Çünkü bu öyküde kız anlatıyordu. (övmeli cesaretlendirmeli türden)) Bu bakışla bahçesinde açmış erikleri, erguvanları gördü. Gördüğü şeyleri yeni baştan gördü, yeni baştan hatırladı, yeni baştan sevdi ve merak etti kimdi bu mucize çiçeği ona yollayan kişi?
Nihayet bir gün bereketli topraklardan sabır taşını kuyuya düşürmüş Diktatör Serdam’a müjde bir davetiye geldi: Erika ülkesinin en güzel bahçesine, kutsal sohbet köşesine davet ediliyordu. Kurak toprakların bekçisi daveti kabul etti, böyle nazik bir hanımı bekletmek edepsizlikti. En iyi giysilerini en iyi sözlerini en iyi fikirlerini kuşandı da gitti; uçan halısıyla, hızlı ve güvenli taşıtları sollayarak gitti. Hatırladı evet, uçmak böyle bir şeydi. (İlk buluşmanın heyecanı)
Genç diktatör, Erika ülkesinin toprağına ayak bastığında toprakla tanıştı, bitkiyle ağaçla bulutla tanıştı; güneşin ve suyun uyumundan oluşan güzelliklerle, ülkeye ismini veren erik ağaçlarıyla, erguvanlarla, papatyalarla, baharla tanıştı... O bu güzelliklerle tanışırken buluşma yerine çoktan varmıştı; Başkan Hanım güler yüzüyle tam karşısındaydı.
Konuştular konuştular konuştular, sözcükler nihayetinde buharlaştılar. Bu buharlaşma sırasında genç diktatör, BM zirvesinde küçükhanımı gördüğünde aklına neyin nasıl düştüğünü keşfetti. Çocukluğunda dinlediği çöl efsanelerinde, Babil’in asma bahçelerinden kalan yıkık tapınak duvarlarındaki melek resimlerinde gördüğü, ülkesinde unutulmuş olan; yitirdiği zamandan ve yitirdiği mekândan çok uzaklarda, bu erik ağaçlarının şenliği esnasında yapılan bu çiçekli bahçe sohbetinde tüm ‘çöl gülleri’ne feda edeceği şeyi, aklından geçenlerden soru sorulmayan Başkan Hanımın başından beri sahip olduğu o büyünün kaynağını, kendinde olmayanı keşfetti, bir duru gülümsemeyi. (Ama güzel gülümsüyordu Allah için.)
Somurtkan diktatör, çıkardığı yokluk oluşturduğu zıtlıkla kendi somurtkanlığını keşfetti ve bu keşifle ülkesine döndü. Yol boyunca ona eşlik eden renkli rüyalarla mahmur diktatör, eve varıp ülkesinin çöllerine ayak bastığında onu kumun sıcaklığı karşıladı, kumdan arınmış kundurasına tekrardan kumlar boşaldı; fakat bu sefer o ayak da o yürek da farklıydı. (Aşk işte.)
Gezdiklerini gördüklerini halkına tek tek anlattı, heyecanı neşesi durulsun diye topladığı hatıraları, aldığı armağanları dağıttı: Papatyaları, renk renk çiçekleri, bitki tohumlarını, filizleri, bulut resimlerini ve aldığı en özel hediyeyi, bir demet duru gülümsemeyi dağıttı. (Aşk neşe verir.)
Tarih boyunca aşk hakkındaki en güzel şiirler bu diyarlarda yazılmış ve yine bu diyarlarda unutulmuştu, gönüllerindeki ölü ozanlar uyandı ve yazmaya koyuldular. Her gün her gece, bu uzaklardan gelen mütevazı mesajlara bakarak şiirler yazıyor masallar uyduruluyor resimler heykeller sanata dair ne varsa yapılıyor hatta bu azimle yıkılmış bahçenin onarımına çalışıyorlardı ki içlerindeki yangın bir nebze olsun azalsın. Küçük bir sohbet tadındaki papatya hangi millete bu kadar ilham verebilirdi; işte zorba diktatör buna şaşıyordu. (Kızı maillere şiirlere mesajlara boğuyordu)
Düşünceyi bile geride bırakacak hızda hareket eden Erika ülkesindeyse yaşam aynen en devam etmekteydi. Mevsim yaz olmuş ama paydos olmamıştı, ne hırslarından ne de gamsızlıklarından böyleydiler, onlar daha iyi bir gelecek için bu yolu seçmişler, bazı şeylerden fedakârlık etmişler ve bu fedakârlıkları başka bir ülkenin ilhamına dönüşmüştü; ama bunu iki şaşkın hükümdarın anlaması o an için imkansızdı. İşte böyle geçen günlerde, böyle kültür alışverişleri, böyle ziyaretler, böyle hatıralar sırasında genç diktatör, madenlerini kazıyarak kendinden geçen ateşli halkına bakıp büyük yollarla kaplı Erika ülkesinin halkının erik ağaçlarının altında vızır vızır işlerine devam ettiklerini görünce tekrar somurtup düşünmeye başladı “...bizde böyle heyecanlar olurken nasıl oluyordu da Erikalılar hayatlarına aynı devam edebiliyorlardı” Onlarda hiç mi etkilenen olmadı?” Böyle zamanlarda, kendine diktatör Serdam, aklındaki soruya yanıt bulacakken iki ülke arasına kara kediler giriyor ve yine her şey başa dönüyordu. (Arkadaşım anlasana işte kız seninle aynı heyecanı duymuyor.)
Dildeki problemler tercümanların araya girmesiyle giderildikten ve iki ülkenin edebi eserleri birbirlerinin dillerine çevrildikten sonra sular durulmuş gibiydi. Taraflar birbirlerine espriler, şakalar yapıyor, birbirlerini var ediyorlardı. (Yani, iyi zamanlarımız oldu bir hafta kadar.)
Bir gün Irocklı kâhinler ile Erikalı analizciler tarafından uzun zamandır beklenen dengesizlik turizmde patlak verecekti.
Turistik muhabbet tesisleriyle ünlü Erika ülkesini gezen delifişek Irock halkı, patavatsızlıkları hükümdarlarını utandırmaktaydı: Her ziyaretçiyi güler yüzle karşılayan Erika ülkesinin bakımlı bahçelerindeki çiçekleri kopartıp gizlice eve götüren, özenle korunan doğal parklarda piknik tüpüyle et pişiren, Nuh’un gemisi çeşitliliğinde canlı barındıran hayvanat bahçelerindeki hayvanlara sağlıklarını bozacak yemişler veren ve sıkı güvenlik çemberleriyle korunan müzelerdeki oyulmadık kabakların içine girip her bir duygu parçasını kurcalayan afacan Irocklı veletleriyle Diktatör Serdam, ne kadar dikte etse de bu yeni tabiatla kendinden geçen insanlarına engel olamıyordu. (Yazar kızın duygularının aynı heyecanda olmamasını anlamamakta inat ediyor.)
Olan oldu, otoritesi, halkına hâkim olamamakla ayağa düşen diktatörün korktuğu başına geldi. Bir grup haylaz Irocklı velet, Erika ülkesinin en değerli milli parkı ‘güven bahçesi’ndeki ‘geçmiş’ heykelinin yanında izinsiz fotoğraf çekmek isterken yanlışlıkla heykelin devrilmesine neden olmuş ve üstüne üstlük bunu yaptıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi davranınca sevgisinden ve öfkesinden kızgınken soru sorulmayan Erika ülkesinin yönetiminden beklenmedik bir bardak taşmasıyla karşılaşılmış ve girilen çatışma sonucunda beş Irocklı çocuk iki Erikalı güvenlik görevlisi incinmişti. Bu incinme sonucunda sabrı taşan Erika ülkesi, Irock haklına, çocuklarına, ülkesine ve beceriksiz diktatörüne ambargo koydu... Büyük ve küçük tüm elçiler “bizi karıştırmayın” diyip ortadan kayboldu.
Soğuk savaşın sıcağa dönmesi an meselesiydi, derken evinin kapısına bırakılan diplomatik paketi heyecanlı diktatör gerginlik ve merakla açtı. Erikli diyarların soğuk öfkesini barındıran ‘benim için artık olay bitti’ bombalı paketi patladı. (İlişkiler mesajla bitmemeli.)
Savaş her zaman kötüydü, karşı tarafı tanımak insanı hem en iyi dost hem de en amansız düşman yapıyordu; bu birbirlerine bilen iki zıt ülke birbirlerini yok edecek silahları farkında olmadan edinmişlerdi. Ve Erika ülkesi, Irock ülkesine, savaş bile ilan etmeden bombardımana başladı. Bombalı paketin getirdiği yıkımdan sonra bu sefer “daha fazla pollyannacılık oynama bence” bombası atıldı. Beyaz posta güvercinleri nasıl olmuştu da yıkıcı ebabillere dönüşmüşlerdi? Medeni bir davranış olarak sivil hedefler vurulmamış olsa da sivillerin ihtiyacı olan yerler vurulmuştu. Savaş kötüydü ve o gün Irock’ta kıyamet koptu: önce elektrikler kesildi, sonra kaloriferler söndü, sonra sular kesildi ve öyle soğuk bir rüzgâr esti ki her yer, tüm hayat dondu, yaşam durdu ve tarihi kültür köprüsünün halatları koptu.
Erika ülkesinde ise hayat görüldüğü gibi düğmeye basıp bomba yollamak kadar kolay geçmiyordu, saygısız turistlerin bozduklarını düzeltmek değildi sorun; narin erik bahçelerinde de hastalık ve yas vardı. O cahil görgüsüz aceleci ateşli çöl insancıkları ne bilsin, öyle böyle dediler, ayrılık defterini ellerine verdiklerin, doktorlar ne bilsin, ciğerun acisini... (Bu sırada kız ailesinden bir vefat haberi alır.)
Evet, savaş kötüydü ve tüm savaşanlar gibi bu savaşta da savaşanlar kaybediyordu. O bombardımandan sonra bıkkın çöl halkının bitkin diktatörü tahtı bıraktı; artık geriye ne yönetilecek bir ülke ne de hükmedilmeye değecek bir halk vardı. Toprağı çorak, halkı cahil ve kendisi de başarısızdı. İntihar yasaktı; neyse ki kendini çöle atmaya karşı bir yasak yoktu... Ardına bakmadan kendisini başından beri çağıran o uğultuya doğru, çöle doğru, sınava kalemsiz giren çocuklar gibi susuz girdi; koştu, koştu ve yoruldu bir ara duruldu da daha sonra tekrar yola koyuldu; yürüdü, yürüdü, yürüdü ve engin çölün ortasına geldiğinde ayakları kızgın kuma gömüldü.
Sadece dinleyenin anlayacağı, bakanın göreceği, gezenin rastlayacağı, atlayanın düşeceği kızgın çöl, uğuldamasıyla dile geldi “Sen kedini hasrette mi sanırsın ey şaşkın... içindeki mum ışığını yangın mı sayarsın?” dedi. Devrik diktatör gaipten gelen sesle irkildi; kızgın çöl devam etti “Ah bir bilsen bu çöl neden böyle yanmakta nasıl böyle kavrulmakta duymaz mısın sesimi... Bu uğuldayan kum denizinin her zerresinde, hasretin ateşi saklı, doğada aymaz insandan başka her mahlûkat gibi bu çöl de için için yanmakta! Tüm bu dünya inlerken sen kim oluyorsun da en büyük hasreti kendinde sayıp, kendini tüketmek için ahmakça kucağıma atlıyorsun?”
Diktatör patavatsız halkı gibi haddini aştı ve dedi ki “Sen ki ey kızgın çöl, ayrılıktan hasretten ne anlarsın, sen kime hasretsin ki bu kuru güneşi yangından sayarsın, senin arzun nedir, dengin kimdir ki böyle dile gelir de canımı yakarsın?”
Kızgın çöl öfkeden bir deli hortuma dönüşür de der ki “Ey aptallar aptalı, ey körler körü! Bir ülkeyi yönetmekten, bir ülkeyle bile geçinmekten aciz yaratık... Doğada hiçbir aşk yoktur ki biri diğerinden üstün olsun, biri diğerinin yoluna konsun. Sen göremesen de bu âlemi aşk denilen kuvvet çevirir, aşk denilen hasret ittirir, kovalar, koşturur, yakar, kavurur da öyle bir kavurur ki yerinde duramaz, buzlu denizlerle bile söndüremezsin... İşte o kuvvet bu devinimin nedenidir, Aydede, o deniz gözlü Dünya adlı huysuz dilbere aşkından bulabildiği tüm ışığını evreden evreye çevresinde dört dönüp göndermekte; gelin misali beyaz tüllerle sarılı deniz gözlü Dünya ise bir tutam ışığıyla can veren Güneş’e, aşkından çevresinde raks ederken her gün ayrı süslenmekte; ve kendi derdindeki meftun Güneş heybetli Samanyolu’nun gönlünde ufacık bir yere sahip olabilmek için, için için yanmakta, kavrulmakta, ara ara patlayıp kendini tüketmektedir; bu aşklardan doğan dünyalı küçük kız ‘Doğa’ ise sevgilisi ‘Yaz’a kavuşacağım sevinciyle çiçek açar neşelenir, ondan ayrılacağım derdiyle sararır solar hüzünlenir; ve ‘Mahmur Gece’nin ‘Mağrur Gündüz’e olan o imkansız aşkına azimle peşinden koşarken, birinden biri inadından vazgeçse bu âlem devam eder mi?”
Çöl fırtınası kükremeye devam eder “Bakmasını bilseydin görecektin; ezelden beri benim ne kadar susuz ne kadar hasret dolu olduğumu. ‘Ah yağmur!’ diye kavrulduğumu görseydin bu yeryüzü ile gökyüzünün sevdasında sema ağlamazsa toprak ürün verir mi, vermeyip de benim gibi çöle dönse aşk biter mi, bu yangın söner mi? Kelebeğin bir taze sohbet tadındaki papatyaya konma arzusu olmasa o bir günlük kısa dem için aylarca ağaç kavuğunda sürüngenliği çeker mi? Ve bu çölün eski hükümdarlarının içindeki o ateş olmasa o dillere destan asma bahçelerin yıkılıp kuruyacağını bilerek inşaata başlar mı? Ve iki ezeli düşman Musa ile Firavunun birinden biri olmasa, Kızıldeniz bu ateş karşısında ortasından yarılır mı, birbirlerin var edip de büyüten bu düşmanların aşkı da bülbülün güle olan büyülü aşkından veya mumun güzelliğinden kamaşmış pervanenin sevdasından küçük müdür?” (Yazarımız o sıralar okuduğu mesnevinin yoğun etkisinde.)
Çöl fırtınası hükümsüzdarın çevresini iyice sarar “Ey kendini insandan sayan mahlûk! Bir bak çevrene, bir bak, insanlar aşklarından neler yapmakta gördüğün her sanat eserinde her güzel şiirde her resimde her efsanede her hikâyede insanın içini titreten her şarkıda her kurtuluş savaşında her başarıda yapılmış her emekte her gösteride her dansta her tiyatroda her filmde insana dair büyük küçük her şeyde bilinmiş ya da bilinmemiş duyulmuş ya da duyulmamış her öyküde her romanda mutlaka aşktan alınan bir esin aştan alınan bir güç bir anlam var ki insanlar bu kadar gözü kara bu kadar delicesine bu kadar fütursuzca aşkları için, aşk için, kendilerini, ömürlerini, benliklerini tüketsin...
Ve öfkeli mecnun, aşkından kavrulmaya mahkum kızgın çöl, deli fırtına, kudretli rüzgârlarıyla şaşkın diktatörün çevresini sarar sarar sarar ve aciz hükümsüzdarla birlikte gözden kaybolur.
Hükümsüz diktatör birdenbire boşalan çöllerin ortasında, anlına vuran kızgın güneşle uyandığında kendini yine çölde, üstü başı kum içinde bulur. İşte o güne, o kaybedilen güne, yalnız geçecek bir güne daha lanet ederek uyanır (sabah kırık bir kalple uyanmak çok kötüdür gençler), uyanmak istemediği bir dünyaya uyanır, yaşamak istemediği bir yaşama yaşamaya azmettirilmekten nefret ederek uyanır, yeşil çayırlardaki papatya kokusuna olan hasretiyle uyandır ve birdenbire sessizleşen kızgın çölün bu köşesinde, yine yalnız başına olduğunu zannederek uyanır ve doğrulur. Doğrulduğunda yanı başında bekleyen o efsanevi masum bitkiyle karşılaşır. Umut ve su…
-masalın sonu hayatın devamı-
NisanMayıs2004
Masal da burada bitmiş. Gökten üç elma düşmüş. Hepsi de vitamin deposuymuş.
Son Not: Şimdiki aşk anlayışım artık o kadar platonik değil; biraz daha varoluşçu. Fakat o günlere götürmeye yetti. Gerçek Saddam'ın sonunu da biliyorsunuz zaten. Bu satıra gelmeyi başaran herkese teşekkür.