Doğu'ya insanoğlunun attığı adımların izini sürüp tarihi kavramak, sanat ve edebiyat eserlerini incelemek için gideriz; Batı'ya ise girişim ve serüven ruhuyla atılır, yüzümüzü geleceğe döneriz.

seen from United States
seen from Türkiye
seen from Türkiye

seen from Malaysia

seen from United States
seen from Egypt
seen from China
seen from Japan
seen from Hong Kong SAR China

seen from Malaysia
seen from Japan
seen from India
seen from China
seen from United States
seen from United Kingdom
seen from Hong Kong SAR China
seen from Japan
seen from United States
seen from United Kingdom

seen from China
Doğu'ya insanoğlunun attığı adımların izini sürüp tarihi kavramak, sanat ve edebiyat eserlerini incelemek için gideriz; Batı'ya ise girişim ve serüven ruhuyla atılır, yüzümüzü geleceğe döneriz.
Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır, yaratır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan.
Büyük şairlerin şiirlerinden tek bir dizeyi bile, dünyayı o ölçüde yoksullaştırmadan çıkaramazsınız.
Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok.
Elimde olsa dünyayı küçümserdim;
İyisine de kötüsüne de yuf çekerdim;
Daha doğrusu bu aşağılık yere
Ne gelirdim, ne yaşardım, ne ölürdüm.
Fahrenheit 451
Abartılmış kitaplarda bugün :) Ya ben beklentimi çok yüksek tuttum, ya da çok kitap okuyorum diye havalara girip kolay kolay kitap beğenmiyorum. Neden bu kadar kendini sorguluyorsun kitap kötü olamaz mı derseniz; kitabı beğenmeyen olmadığına göre anormallik bende derim. Hem de nasıl beğenmek, ayıla bayıla. Belki de bu tür bana uymuyordur. Yine de bunların hiçbirine prim vermeyip kendi yorumumu şuraya bırakayım.
İlk olarak yazarın dilini sevdiğimi ancak yazarın gelecek tahmini üzerine yaptığı tasvirlerin anlaşılmasının zor olduğunu belirteyim. Nasıl yani derseniz gelecekte olması muhtemel icatlara, yeniliklerle kendince çeşitli isimler vermiş; ama maalesef ki bu isimler bir de açıklama istemiş. Bunun yanında geleceğe ilişkin vizyonunu da ben pek bir kıt buldum. Adam elli yıl sonrası için çeşitli tahminler yapıyor ama bunlar çok hızlı araba sürüp devasa televizyonları izlemenin ötesine geçemiyor. Mekanik köpeği iyiydi ama, yeri gelince hakkını da teslim etmek gerek.
Kitaptan kitapların önemi dışında alınacak bir şey bulamadım, ki bu da hali hazırda kitap okuyan bir insanın en son ihtiyaç duyacağı önerme olsa gerek.
Kapitalizm eleştirisi, şu, bu gibi yüceltmelere verilecek cevabım ise her sistem eleştirisi yapan eserin güzel olma şartı mı var? Öyleyse ben de patlatayım şöyle bir kapitalizm kötüdür kitabı :)
Yine de merak edenler okuyup neyine bayıldıklarını bana anlatırlarsa sevinirim. Ha unutmadan kitabın filminin çekildiğini de söyleyeyim, filmi daha çok seveceğimi sanıyorum, izleyim de sizinle de paylaşırım nasıl olsa.
Bir Miktar Kitap Daha
Yeraltı edebiyatı deniyormuş bu türe, kardeşim sıkı takipçisi, bu kitabı da o gönderdi zaten. Daha önce bu türden Dövüş Kulübü’nü okumuştum, bu kitabı da okuduktan sonra, bu türü şöyle özetleyebilirim; argo bir üslubun varlığı, ben böyle şeyleri aştım abi kafasındaki karakterler, bir miktar absürtlük ve değişen dozlarda suç (ben deyim cinayet, siz deyin uyuşturucu), sonuç olarak bunlar ilginizi çekiyorsa tavsiye ederim.
Kitabımıza gelecek olursak, genel itibariyle beğendim. Bilhassa yazarın üslubuna bayıldım. Ancak hikaye için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, değişik ve güzeldi aslında ama beni çok içine çekip sürüklemedi. Ha üslup demişken bir şey eklemek istiyorum. Elif Şafak’ın her kitabında bolca kullandığı tamamen uydurmasyon olan ‘dehşetengiz’ kelimesinden nefret ediyorum, Murat Menteş de maalesef bu kelimeyi sıkça kullanmış. Sevdiğim bir şey daha, kitabın ilk kısmındaki bölümlerin başında ansiklopedik, bunları biliyor muydunuz tarzında rakamsal bilgiler veriliyor. Yazar bunları öylesine, gelişigüzel yazmamış, bir özen var ve konuyla bir bütünlük elde etmiş. Yazdıkları da, ee bunu öğrenmek hayatıma ne katacak, iyi de bana ne, diyeceğiniz şeylerden ziyade, okuduktan sonra üzerinde birkaç dakika düşünmenizi sağlayacak şeyler oluşu da hoş bir ayrıntıydı.
Cumhuriyet Tarihimizdeki uçak üretme çabalarımızın anlatıldığı güzel bir kitap. Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık hedefi ile havacılık alanındaki vizyonuna dayandırılarak ilk özgün örneklerinin ortaya çıkması, ancak vefatından sonra çalışmaların sekteye uğraması nedeniyle kitabın adı Mustafa Kemal’in Uçakları olmuş; bence de güzel olmuş. Aslına bakarsanız kitapta gördüğümüz şeyler daha çok bireysel girişim ve çabalardan ibaret, devlet olarak çok da destek olmamışız bu işlere. Devletin kendi girişimleri de olmuş pek tabi ama kendi girişimini de yine kendi baltalamış. Tabi böyle önemli bir konuya devletin yeterince teşvikinin olmamış olması üzücü; ancak tam tersi olsaydı da kitapta anlatıldığı gibi ülkecek uçup kaçıp, bu alanda söz sahibi olabilir miydik, bilemiyorum, bu bakış bana biraz fazla romantik bir bakışmış gibi geliyor. Elbette dünyanın en büyük uçak fabrikasının, bir anlamda, çürümeye terk edilmesi acınası bir durum; ancak bunun tek sebebi 1950 sonrası devlet politikaları mı? Demek istediğim bu noktada farklı bakış açılarına ve argümanlara ihtiyacımız var. Kitap hep aynı çerçevede dönmüş gibi geldi bana. Evet kitap için çok fazla araştırmalardan ve röportajlardan faydalanmış yazar; ancak bu röportajları ve araştırmaları yankı odası türünde, sözünü ettiği girişimcilerin etrafında dönmüş durmuş. Bu girişimcilerin kaleme aldıkları kitaplarından bolca alıntı yapması bunun bir kanıtı olsa gerek.
Sonuç olarak Vecihi Hürkuş, Nuri Demirağ, Selahattin Alan gibi kahramanlarla bizi tanıştırması için bile okunur. Hele hele havacılığa ilginiz varsa mutlaka okuyun.
Teknolojinin geldiği noktada üzüldüğüm bir şey varsa, o da, eskiden edebi bir tür olan mektubun ortadan kalkmasıdır. Mektup yazmayı ya da almayı istiyorum, özlüyorum anlamında değil; muhteşem yazarların birbirlerine yazmış oldukları mektuplar olmayacak artık, bu bağlamdan söz ediyorum. Örneğin bir Milena’ya Mektuplar vardır ki, beni benden alan, Kafka’ya hayran eden ve hatta kızım olsa da adını Milena koysam dedirten :) Anlayacağınız edebiyatta mektupları seviyorum, tam da bu sebepten bu kitabı da sevdim. İncecik bir kitap ve kendisi bir tane mektuptan ibaret. Okurken aşk mı, takıntı mı veyahut ikisi arasındaki fark ne sorularıyla sıkça kafanız meşgul olacak. Benim ise kafamı asıl kurcalayan; “çocuğum dün öldü” diyen bir annenin, çocuğunun cesedinin yanı başında, böyle aşk dolu bir mektubu yazabiliyor oluşu idi. Aslına bakarsanız bu eyleminde bir parça intikam arzusu sezdim. Stefan Zweig dili zaten oldukça yalın ve akıcı, bu da demek oluyor ki bu yazarı okumaya devam edeceğim. Ülkemizde sanırım en çok okunan, en popüler yabancı yazar kendisi, boşuna da değil tabi ki.
Bana sorarsanız, insanın daha gençken en büyük nimet saydığı şudur: Sevenin iyi bir sevgilisi, sevgilinin de iyi bir seveni olması. Güzel yaşamak isteyenleri ömürleri boyunca nedir güzel yaşatan? Akrabaları mı? Hayır. Şanlar şerefler mi? Hayır. Zenginlik mi? Hayır. Ne şu ne bu, hiçbir şey insanı Sevgi kadar güzel yaşatmaz.
Şölen, Platon