"Başkalarına kızan ancak budalalardır," diye söyleniyordu. Taş düşüyorsa, ağırdır da ondan.
Lint Roller? I Barely Know Her
Xuebing Du

No title available

No title available
Misplaced Lens Cap
ojovivo
No title available

JBB: An Artblog!
Sade Olutola
Monterey Bay Aquarium
RMH
sheepfilms
Keni
Jules of Nature

izzy's playlists!
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year

ellievsbear
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
Three Goblin Art

if i look back, i am lost
seen from Venezuela

seen from Malaysia

seen from India
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Poland
@yeterinceiyilesmistim
"Başkalarına kızan ancak budalalardır," diye söyleniyordu. Taş düşüyorsa, ağırdır da ondan.
"Yok beyim, vallah hükümete bir şey demedim. Yok hayır, büyüklerimize de demedim. Hükümet, devlet kim, biz kim? Biz vatandaş olarak haddimizi ve yerimizi gayetle iyi biliriz...
Demokrasi mi?.. Tamam, demokrasi var da, demokrasi var diye hemen hükümetimize, büyüklerimize laf etmek mi gerekir?.. Demokrasi dediğin bir gider, bir gelir. Devletimiz, hükümetimiz, büyüklerimiz her daim baki...
Haa bak, o kızgınlıkla belediyeye, zabıtaya belki bir şeyler demişimdir. Demokrasi var dedin ya, belki o kadarlık demokrasi yapmışızdır...
Gazeteciyim dediniz değil mi? Vallahi asılsız gazeteci bey. Polise de hiçbir şey demedim. Hayır; ima yollu dahi demedim. Bak doğru ağzımdan "işkence" sözü çıkmıştır ama o işkence haşa polis işkencesi değil... Ne işkencesi mi? Ne işkencesi olacak, insanın kendi kendine işkencesi...
Ben kendimi bilmez durumdayken, yani şuurumu tamamen kaybetmişken, birkaç büyüğümüzün adını da anarak rejim, hükümet, işkence falan lafları etmişimdir de, haklarında katiyen kötü söylememişimdir. Şundan ki, biz ne ka-dar kendimizi bilmez durumda olursak olalım, her daim haddimizi biliriz..."
Çadırımın Üstüne, Cenap Güven
Korkularından konuşmak, fırtınayı kovan güneş ışığına benzer, hemen onu yok eder... Sadece konuşmanın neden korkuyu yenmeye yaradığını biliyor musun? Çünkü artık kendini yalnız hissetmezsin ve seni seven bir sürü insanın sevgisine güvenebileceğini bilirsin!
Eğer bir şey hakkında kimse konuşmazsa, o asla olmamış demektir. Harry'nin dediği gibi, nesnelere gerçeklik kazandıran sözlerdir. _ Dorian Gray'in Portresi, Oscar WILDE
Başkaları hakkında çok iyi şeyler düşünmemiz, kendimizden korktuğumuzdandır. İyimserliğin temeli, salt korkudur. Komşularımızı, bize yararı dokunacak meziyetleriyle övdüğümüz için, cömert olduğumuzu düşünürüz. Daha fazla kredi alabilmek için bankeri göklere çıkarır, cüzdanımızı kurtarırız ümidiyle eşkıyada meziyetler buluruz. Söylediğim her şeyin arkasındayım. İyimserlikten bütün varlığımla nefret ediyorum. Ve berbat bir hayata gelince, gelişmesi engellenmiş bir hayattan başka berbat edilmiş bir hayat yoktur. Eğer bir yaradılışı bozmak istersen, onu ıslaha kalkman yeter. _ Dorian Gray'in Portresi, Oscar WILDE
Dorian, arada sırada aptalca şeyler yapmaktan geri durmayacak kadar akıllıdır sevgili Basil. _ Dorian Gray'in Portresi, Oscar WILDE
Ruhla bedenin uyumu, ahengi... Ne harika bir şey! Delilik edip bu ikisini birbirinden ayırmışız ve gerçekçilik diye hayvanca, bomboş bir ideal icat etmişiz. _ Dorian Gray'in Portresi, Oscar WILDE
Dostluğun ne demek olduğunu anlamıyorsun Harry, diye mırıldandı. Bu yüzden düşmanlığın ne olduğunu da bilmiyorsun. Sen herkesi seviyorsun, bir başka deyişle herkese karşı ilgisizsin, yani kimseyi sevmiyorsun. _ Dorian Gray'in Portresi, Oscar WILDE
Kars Hikayesi
Kolay mı yılların hayali olan Doğu Ekspresi seyahatini sonunda gerçekleştireceğiz.
Kışın ortasında Kars'a gidiyorsan kalın ve üst üste giyinmek zorundasın. Hele bir de trenle gidiyorsan mutlaka yolda oyalanacağın bir şeyler (çeşitli oyunlar, kitap, dergi, tablet...vb.) almalısın. Ee o zaman da 3 geceye 2 valiz az bile gelir :)
Tren yormuyor, seyahat konforlu hiç yapacak bir şey bulamazsan ser yatağını uyu, daha ne olsun. Ama her şeyin de bir kararı var. 26 saat diye bindiğimiz tren 2 saat de gecikince 28 saatlik bir yolculuk yapmış olduk. Yani dile kolay bir olay, bir yerden sonra sıktığını itiraf etmek lazım. Bu sebeple soranlara daha yakın rotaları tavsiye ederim.
Gelelim manzaralara. Yolun bu açıdan en iyi bölümü Erzincan ile Erzurum arasında.
Sonunda inme zamanı. Soğuktan öyle çok korkuyoruz ki bütün önlemlerimizi aldık. Bu sebepledir ki -20 derecelerde sokaklarda hiç üşümeden (biraz abartı oldu belki, az üşüyerek diyelim :)) gezebildik.
Yaptığımız en akıllıca şeylerden biri bu satın aldığımız günü birlik tur. Kars'ın gezilecek her yerini bir günde hiç uğraşmadan halletmiş olduk. Burası da peynir müzesi. Kars gravyerine burada saygı duymaya başladım ve bu saygı nedeniyle tadını hiç sevmesem de yemeye başladım :) Yeri gelmişken peynircilik işini Kars'a öğreten Ruslara buradan teşekkürümüzü sunalım.
Yukarıda Ruslara teşekkür ettik ama burada da lanet ettik. Bu Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi oldukça dokunaklı. Özellikle 93 Harbi dediğimiz Osmanlı Rus Savaşları ile 1. Dünya Savaşı'ndaki Sarıkamış Harekatı acılarını hala bile hissedebiliyoruz. Osmanlı Döneminde Rus kuşatmasına karşı Kars halkı ile birlikte kahramanca bir savunma yaparak 29 Eylül 1855 günü Kars Zaferini kazanmıştır. Sultan Abdulmecid'in fermanıyla 3 yıl süreyle vergiden muaf tutulan Kars şehrine gazi unvanı verilmiştir. Yani gazilik unvanı alan ilk şehrimiz Kars'tır. Böyle de bilgi veririm işte :)
Ve kadim Ermeni şehri Ani. Kars'a gelme sebeplerimden biri de bu fotoğraftır :) Sınır bölgesinde olan bir yere gittiğimde hep çok şaşırırım. Hemen yanımızda başka bir ülke oluşuna hayret ederim. Burada da öyle hemen karşımız Ermenistan inanabiliyor musunuz? Arada sadece bir nehir var, bence çok ilginç.
Buz tutmuş Çıldır Gölü'nün üstündeyiz. Tabi karla kaplandığı için herhangi bir yerde yürüyor gibi olsa da altımızdan balıkların geçiyor olduğunu bilmek değişik bir his. Balık demişken burada yiyeceğiniz balığın lezzeti muazzam gerçekten. Şiddetle tavsiye. Bir de çocuğumun buzu kırıp balık tutma arzusu vardı, kürekle çok uğraştı ama o iş öyle kolay değil tabi :)
Artık Kars sokaklarını keşfetme zamanı. Bu kısımda da böyle güzel yapılar bıraktıkları için Ruslara teşekkür etmem gerekiyor. Kars'a sahip oldukları o kısacık 40 sene olmasaymış bugün çok çirkin bir Kars bizi karşılayacaktı. Nitekim onlar gittikten sonra yaptığımız her şey çok kötü ne yazık ki. Ha bunu sadece Türklerin şehirciliği bilmemesiyle ilişkilendirmiyorum. Çünkü zamanında çok güzel şehirler yapmışız (ilk olarak aklıma Safranbolu geldi, ama her şehirde var böyle yerler) şimdi yapamıyor oluşumuz biraz da dönemle ilgili bir şey, bu çağ böyle bir çağ gibi.
Ee o kadar yürüdük biraz dinlenip, ısınmak hakkımız. Çok şirin bir kafeye oturduk, içerde hummalı bir Kafkas Gecesi hazırlığı var. Biz çayımızı içeceğiz sadece. Ama söylemiş olayım geceleri de Kars'ta boş geçmiyor. Hemen her mekanda Kafkas Gecesi etkinlikleri oluyor.
Vakit ayrılık vakti; ama biz hala kaz eti yiyemedik. Bu yüzden sabah sabah bu yenir mi, olur mu öyle şey demeden geldik bu mekana. Kazımızla hangelimizi yiyoruz. Tabi kaz da güzeldi ama ben asıl hangeli sevdim.
Bir günümüz daha olsaydı Sarıkamış turu yapardık ama bu da yeterliydi. Yeterli dediğime bakma ben Kars'ı çok sevdim, sadece gezilecek yerleri görebildik anlamında diyorum. Hadi bakalım hayat gezince güzel.
Kırmızı Saçlı Kadın
Orhan Pamuk'u severim ama kendisine aşkla bağlı değilim yani demek istiyorum ki iyi tarafları kadar olmamış taraflarını da görüyorum. Bu şerhi düştükten sonra gelelim kitabımıza. Kitabın ilk yarısı ve ikinci yarısı konusundaki eleştirilere katılıyorum, hatta en duygularıma tercüman olanı https://yesilgazete.org/eksik-anlatilmis-bir-roman-kirmizi-sacli-kadinin-elestirel-okumasi/ buradan okuyabilirsiniz.
Beni asıl kitaba bağlayan hikaye Mahmut Usta'nın hikayesiydi. Onun o kuyuyu kazmaktaki kararlılığı yalnızca bir inat mıydı yoksa kendisinin de söylediği gibi bilgelik mi vardı? Kendisini o da sorguluyor muydu, acaba diyor muydu yoksa gerçekten biliyor muydu? Bunlar beni merakla öyküye bağladı, sonra Cem ile aralarındaki ilişki. Ne yazık ki buradan sonra öykünün evrildiği boyut değişiyor, ikinci kısım için söyleyebileceğim en olumlu şey ise sanırım sürükleyici olması olur.
Ve maalesef bütün kitaplarında olan şeyi burada da yapıyor, Orhan Pamuk bir uyladığına tam uyluyor. Tamam usta anladık sen baba oğul çatışmasını anlatıyorsun Oidipus, Sührab falan filan ama bırak o kısımların bağlantısını da biz kuralım, her şeyi de tekrar tekrar anlatıp durma. Kötü Türk dizilerinin izleyiciyi aptal sanması gibi, Orhan Pamuk'un da bazen bizi aptal yerine koyduğunu düşünüyorum. Sen ipuçlarını ver gerisini biz hallederiz zaten. Kısacık kitapta kaç bin kere Oidipus, Sührab, Rüstem dedi Allah bilir.
Doğu Batı konusundaki oryantalistliğini zaten bilmeyen yok o konuya hiç girmeyim. Ya da ufacık bi' gireyim usta biz Doğuyu da Batıyı da iyi biliyoruz senin bu kadar analiz kasmana gerek var mı?
Sonra Orhan Pamuk senden bir ricam lütfen şu kitaplarının kitap olduğunu bize okurken söyleme, biz okuduğumuz şeyin bir kitap olduğunu unutmak, öykünün içine girmek, orada yaşamak istiyoruz. Tamam senin postmodern tiriklerin bunlar ama artık bunu yapma en azından.
Doğu'ya insanoğlunun attığı adımların izini sürüp tarihi kavramak, sanat ve edebiyat eserlerini incelemek için gideriz; Batı'ya ise girişim ve serüven ruhuyla atılır, yüzümüzü geleceğe döneriz.
12 Mart'ta İstiklal Marşı kabul edildi. Mehmet Akif İstiklal Marşını mehter müziğine göre kaleme almıştı ve uzun bir metinden oluşmuyordu. Mecliste okunduğunda alkışlarla karşılandı. Akif'in İstanbul'dan Ankara'ya kadar her gittiği yerde Ankara hükümetinin desteklenmesi yolunda vaazlar ve hutbeler okuyarak gelmesi Mustafa Kemal'i fazlası ile memnun etmişti. Müslüman bir şairdi ve Ankara'yı destekliyordu. İstanbul'a karşı böyle dostlara ihtiyacı vardı. Mustafa Kemal'in bu dönemde en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de, Kur'anı Kerimi Mustafa Kemal'in ilkelerine, duygu ve düşüncelerine ve icraatlarına göre yorumlayarak tercüme edecek kabul edilebilir bir din bilgini idi. Bu konuda Akif'ten yararlanabileceğini ümid etti ve Mehmet Akife Kur'anı Kerimi tercüme etme görevi verdi. Ne var ki Akifin heyecanla başladığı bu iş yarıda kalacaktı. Çünki Akif'in yorumları bir çok yerde Mustafa Kemal'in beklentilerine cevap vermiyordu ve Mustafa Kemal açıkça bu beklentilerini ifade ederek bu yönde bir tercüme getirmesini istiyordu. Akif kendinden istenileni geç farketti. Çaresizdi. Bir bahanesini bulup Mısır'a gitti ve orada da Şeyhülislam Mustafa Sabri ile karşılaşarak Ankara Hükümetini teşkil eden zevat hakkında ilginç hatıralar dinledi. Çanakkale savaşını destanlaştıran şairin dünyası başına yıkılmıştı. Artık Bülbüllerle konuşmaya başladı. Tekrar Türkiye'ye döndüğünde yalnız bir adamdı. Öldüğünde bir İstiklal Marşı'nın şairi değildi sanki. Ve onun yazdığı marşa avrupai bir beste uygun görülmüştü. Özü ile müslümanca duygularla dolu, şekil olarak batı müziğinin unsurlarını taşıyan yeni bir armoni sözkonusu idi. Sanırım biz o idik. Bizim bu günki durumumuzu ifade ediyordu marşımız.
Ankara hükümeti ilk kez kendi adına, kendi arasından çıkan bir komutanla doğrudan cephede düşmanla boy ölçüşüyordu. İnönü savaşları olarak bilinen bu savaşa ilişkin çok farklı iddialar ve rivayetler sözkonusudur. Bu konuda Times 7 Şubatta (1921), konu ile ilgili olarak şu haberi veriyordu: "Bolşevik dostları tarafından akıl verilen Kemal hiçte zafer olmayan (İnönü zaferi) bir durumdan bir propoganda zaferi imal etti." Ankara acil ve mutlak bir zafere ihtiyaç duyuyordu. Etkinliğini ve gücünü kanıtlaması için buna muhtaçtı. Sonunda cephede olmasa da masabaşında mesajlara geçen, kutlanan bir zafer kazanıldı.
Mustafa Kemal bu aşamada milli bir savaşa hazırlanıldığı için halka ağır vergiler koydu. Zirai ürünlere, mallara, taşıma araçlarına büyük ölçüde vergi getirildi. Bu şekilde Ankara Hükümeti kararları için bir finans kaynağı da oluşturmuş oluyordu. Konunun bir diğer önemli yanı ise, ilk kez halk Ankara hükümetine vergi ödemek sureti ile yeni Hükümetin meşruiyetini tanımış oluyordu. Zaten daha önce de Osmanlı maliye kaynakları kullanılmakta idi. Ancak Ankara hükümeti aldığı bu kararla, kendine ait bir bütçe oluşturma yolunda ilk önemli adımını atmış oluyordu.
26 Ağustos'ta da, Enver Paşa Moskova'dan Mustafa Kemal'e bir mektup gönderdi. Ankara ile Enver Paşa arasında yoğun bir mektup trafiği başlayacak ve Mustafa Kemal Enver Paşa'ya karşı bölgedeki arkadaşlarını uyaracaktır. Özellikle Cemal Paşa'yı Enver Paşa'yı durdurmak için kullanmayı deneyen Mustafa Kemal bunda başarılı olacaktır. Enver Paşa ve Kazım Karabekir, en başından beri Kurtuluş hareketinde insiyatifi ele geçirmek isteyen isimlerdi ve henüz Mustafa Kemal bu konuda hiç bir somut karar almamışken, bu kişiler kendi planlarını uygulamaya koyulmuşlardı bile. Ancak Ankara hükümetinin ortaya çıkması ile birlikte, özellikle Enver Paşa bütün ümidlerini kaybetmiş olmanın tedirginliğini yaşıyor, İstanbul Hükumeti üzerindeki baskılarına benzer bir baskı oluşturarak İttihat ve Terakki içindeki arkadaşları eli ile Ankara'da yönetimi ele geçirecek bir plan hazırlığı içinde bulunuyordu.
Kazım Karabekir Paşa ise, önce Mustafa Kemal'e yardımcı olur gibi gözükmesine karşın, sessiz bir şekilde Ankara'da muhalefet hareketini örgütleme hazırlığı içinde gözüküyordu. Mustafa Kemal başlangıçta Kazım Karabekiri karşısına alarak onunla çatışmaya girmedi ve aksine hemen hemen tüm önemli kararlarında Kazım Paşa'ya bilgi vermek ve akıl danışmak siyasetini izledi. Mustafa Kemal Lozan Konferansı'ndan sonra Kazım Karabekirden de kurtulmak isteyecektir. CHF (Cumhuriyet Halk Fırkası) na karşı Serbest Fırka'yı kuran Kazım Paşa, ilk kez Mustafa Kemal'le karşı karşıya gelecek ve İzmir Suikastı olayından sonra ise partisi kapatılarak köşeye sıkıştırılacaktır.
Mustafa Kemal ise Kurtuluş Savaşı'nın ardından bütün gücü ile iç isyanlara ve Ankara hükümetine yönelik eleştiri odaklarına yönelecek ve onları ezdikten sonra da İttihat ve Terakki artıklarınin tasfiyesine öncelik verecektir.
Sevr'in hükümleri, yeni Ankara hükümetinin ülkeyi hangi noktada bulup nereye yükselttiğini gösteren bir kıyas imkanı olarak her zaman işe yaramıştır. Ve bu gerçek Mustafa Kemal'in ve Ankara hükümetinin önemini ve rolünü göstermek açısından önemli bir imkan ve fırsat oluşturmuştur.
Yaşar Aksoy bir yazısında bu konuda şu görüşleri ileri sürüyor. "Türk ulusal kurtuluş savaşı yurtsever ilericilerle, yurtsever tutucuların bir hassas koalisyonu sonucunda başarıya ulaştırılmıştır. Kemalistler, eski ittihatçılar, TBMM içinde ikinci grub diye adlandırılan tutucular, saltanata bağlı olanlar, din adına döğüşenler ve çeteciler düşmana karşı omuz omuza savaşmışlardır. Dış düşmanın varlığı birleştirici bir unsurdur. Mücadele edenler arasındaki fikir ayrılıklarını erteleyici niteliktedir. Evet, Türkler, Kürtler, Araplar, Lazlar, Çerkezler, Arnavutlar hemen herkes Milli mücadelede Anadolu'nun kurtarılmasında yerini aldı. Dolayısı ile Kurtuluş Savaşı tek başına Ankara hükümetinin eseri değildir. Kurtuluş savaşı bir bütündür ve kişilerle kaim değildir. Kişiler bu savaşın bir parçası olarak varolmuşlardır. Herkesin hesabı farklı idi. Herkesin kendi mücadelesini adadığı bir şey vardı. O işin ayrı yanı. Ama Milli Mücadele kesin olarak çoğulcu bir halk hareketi idi. Birinci Mecliste de Bu çoğulculuk kendini bir ölçüde ifade ediyordu. Mesela, Maraş ve Gaziantep kurtuluş hareketi hangi kanadın ve hangi liderin önderliğinde gerçekleştirilmiştir. Bunun açık bir cevabı yoktur. Daha doğrusu bu halktır!
Ankara'da toplanan meclis yeni bir devletin kuruluş habercisi görünümünde değildi. Herşey hala Osmanlı idi. Para, pul, rütbe, yasalar! Osmanlı valileri, paşaları, hakimleri, subayları, onların kavramları ve kurumları görevlerinin başında idi. Hatta yeni Meclis bile, İstanbul'dan kaçan mebuslardan oluşmuştu. "Yoktan varedilen bir devlet" yoktu. Belki sadece etiket değişmişti. Hatta yeni Meclisin Mustafa Kemal'e ilk anda devrettiği ve daha sonra devredeceği yetkiler ve ünvanlar, herhangi bir ülkenin kralından şahından, padişahından daha az değildi. Giderek ona "kurucu, önder, muallim, varlık sebebi, kurtuluş vesilesi" gibi ünvanlar verdiler. Bu ünvanlar onu giderek tek adam yapmaya yetti.
Mustafa Kemal güçlü idi artık. Devlet ve iktidar onda idi. Uluslararası kamuoyu onun barışçı kişiliğine ve yeni Türk devletine vereceği yeni veçheye güveniyordu. Müslümanlar güveniyordu Hilafeti kurtaracak adam diye, herkes güveniyordu. Kendi aleyhinde bir takım olumsuz dedikoduların yayılmasını önlemek açısından 25 Nisan'da Millet Meclisi üyelerine hitap eden Mustafa Kemal "İngiliz casuslarının sizi aldatmak üzere uydurdukları yalanlara kanmayın" diyordu.
Aynı gün İsmet İnönü, geçici icra encümeni içinde Albay rütbesi ve genelkurmay başkanlığı unvanı ile görev aldı. Fevzi Paşa atlanmıştı. Mustafa Kemal daha sonra, halkın gözünde dinine bağlı iyi bir Osmanlı Paşası imajı veren Fevzi Paşayı yanından hiç ayırmayacak ve onun dinci kişiliğinden büyük ölçüde yararlanacaktır. Fevzi Paşa'nın şahsında bir kısım müslümanlar ve ordu Mustafa Kemal'e duydukları güveni tazeleyeceklerdir. Fevzi Paşanın Mustafa Kemal'e sadık konumu sayesinde Kazım Karabekir Paşa gailesinden de kurtulunmuş olacaktır. Fevzi Paşa hiç bir zaman Kazım Paşaya umduğu cevabı vermeyecek ve Mustafa Kemal'i tercih edecektir