Bilim ve Mutluluk | Bölüm 2 (Bertrand Russell)
Güvenliği sağlayacak toplumsal değişime ilaveten, korkuyu azaltmanın daha doğrudan bir yöntemi vardır: cesareti arttıracak bir nefis terbiyesi. Savaşta taşıdığı önem sayesinde insanlar cesaretin eğitim ve diyetle arttırılabileceğini gayet erken keşfetmişti -örneğin, insan eti yemenin faydalı olduğu varsayılıyordu. Fakat askeri cesaret yönetici kastın imtiyazıydı: Spartalılar kölelerden, Britanyalı subaylar Hintli erlerden, erkekler kadınlarından daha cesurdu güya. Yüzyıllar boyunca cesaret aristokrasinin ayrıcalığı olduğu varsayıldı. Yönetici kastın cesaretindeki her artış ezilenlerin sırtındaki yükü, dolayısıyla ezenlerin korkmak için gerekçelerini artırmak ve dolayısıyla zalimliğin azalmadan devam etmesini sağlamak için kullanıldı. Cesaretin insanı insancıl kılabilmesi için önce demokratikleştirilmesi gerekiyor. Yakın tarihteki olaylarla cesaret büyük ölçüde demokratikleşti. Süfrajetler*, en cesur erkekler kadar cesaretli olduklarını gösterdiler; oy hakkını kazanmaları için bu cesaret gösterisi şarttı. Dünya Savaşı’nda sıradan askerler yüzbaşı ya da teğmen kadar, hele ki generalden çok daha fazla cesarete muhtaçtı; özellikle de terhisten sonra gururlarını koruyabilmeleri için. Proleteryanın bayraktarı olduklarını iddia eden Bolşevikler de, onlar için ne söylenirse söylensin, cesaretten yoksun değiller; devrimden önceki sicilleri bunu kanıtlıyor. Vaktiyle savaş iştahını tekeline almış Samurayların ülkesi olan Japonya’da zorunlu askerlik bütün erkek nüfusa cesaret kazandırdı. Kısacası, bütün Büyük Güçler’de geçtiğimiz yarım yüzyıl bayınca cesareti aristokratların tekelinden çıkarmak için çok şey yapıldı: Yapılmasaydı bugün demokrasi daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olurdu. Fakat savaştaki cesaret ne cesaretin tek biçimi hatta ne de en önemlisidir. Bir de yoksulluğa, alaya alınmaya, insanın ait olduğu topluluğun düşmanlığına göğüs germe cesareti vardır. Bu gibi konularda en cesur askerlerin hali perişandır. En önemlisi de tehlike karşısında sükunetle ve rasyonel olarak düşünme, panikle gelen korku veya öfkeyi kontrol etme cesareti vardır. Bu konularda cesaret kazanmaya eğitimin yardımcı olacağı muhakkak. İnsanın sağlığının, fiziksel durumunun iyi olması, yeterli beslenme ve temel yaşamsal dürtülerin özgürce iş görmesi her tür cesaretin öğretilmesinş kolaylaştırır. Cesaretin fizyolojik kaynakları belki kedi ile tavşan kanı kıyaslanarak keşfedilebilir. Bilimin cesareti artırmak için yapabileceklerinin büyük ihtimalle sınırı yoktur; örneğin tehlike deneyimi, atletik bir hayat ve uygun bir diyet. Üst sınıftan erkek çocukları hepsinden bol bol yararlanıyorlar, ama bunlar hâlâ esasen zenginlerin imtiyazı durumunda. Toplumun yoksul kesimlerinde şimdiye kadar teşvik edilen cesaret daha ziyade emir altında gösterilecek cesarettir, inisiyatif ve liderliği içeren bir cesaret değil. Günümüzde liderlik kazandıran nitelikler evrenselleşince, artık liderler ve peşlerinden gidenler kalmayacak, demokrasi en sonunda gerçekleşmiş olacaktır. Fakat kötü niyetin tek kaynağı korku değildir; haset ve hüsranın da payı vardır. Sakat ve kamburların haseti dillere destan bir kötü niyet kaynağıdır, ama başka talihsizlikler de benzer sonuçlar doğurur. Cinsel bakımdan engellenen bir erkek veya kadının hasetle dolu olması muhtemeldir; bu haset genelde daha talihli olanların ahlaken kınaması olarak bürünür. Devrimci hareketlerin itici gücü büyük ölçüde zenginlere duyulan hasettir. Kıskançlık hasedin özel bir biçimidir elbette -sevgiye duyulan haset. Yaşlılar genellikle gençlere haset beslerle; böyle bir şey hissediyorlarsa gençlere zalimce davranmaları da muhtemeldir.
Hasetle başa çıkmanın, bildiğim kadarıyla, haset besleyenler hayatını daha mutlu ve eksiksiz hale getirmek ve gençlerde rekabet yerine kolektif çabaları teşvik etmek dışında bir yolu yoktur. Hasedin en kötü biçimi, tatmin edici bir evliliği, çocukları veya mesleki hayatı olmayanlarda bulunur. Bu tür talihsizlikler çoğu zaman şimdikinden daha iyi toplumsal kurumlarla bertaraf edilebilir. Yine de geriye bir miktar Hasedin kalacağını kabul etmek lazım. Tarihte, diğerinin itibarı artmasın diye yenilgiyi tercih edecek kadar birbirini kıskanan generaller örneği çoktur. Aynı partiden iki siyasetçinin, aynı okuldan iki sanatçının birbirini kıskanacağı neredeyse kesindir. Bu tür durumlarda rekabette olanların birbirlerine zarar vermemeleri ve sadece üstün meziyetleriyle kazanmalarını sağlayacak düzenlemeler dışında yapılacak bir şey yok gibidir. Bir ressamın rakibine duyduğu kıskançlıktan genellikle bir zarar gelmez, çünkü -rakibinin resimlerini yok edemeyeceğine göre- bu tutkuyu tatmin etmenin tek etkili yolu ondan daha iyi resimler yapmasıdır. Kaçınılmaz olduğu noktada, haset, rakiplerin çabalarını engellemek için değil insanın kendi çabalarını kuvvetlendirmek için bir itici güç olarak kullanılmalıdır.
Bilim insanlarının mutluluğu arttırma olanakları, insan doğasının karşılıklı olarak kaybettiren, bu nedenle de ”kötü” dediğimiz yönlerinin azaltılmasından ibaret değildir. Pozitif yönde üstünlüğün arttırılması konusunda bilimin yapabileceklerinin muhtemelen sınırı yoktur. Sağlıkta şimdiden önemli gelişmeler var; geçmişi idealize edenlerin feryatlarına rağmen 18. yüzyılın bütün sınıf veya uluslarından daha uzun yaşıyor, daha az hastalanıyoruz. Sahip olduğumuz bilgilerin uygulamaya biraz daha fazla dökülmesiyle şu andakinden çok daha sağlıklı olabiliriz. Gelecekteki keşiflerin bu sürece muazzam bir hız kazandırması da muhtemel.
Şimdiye dek yaşamlarımızı fizik bilimleri daha çok etkiledi, ama gelecekte fizyoloji ve psikoloji çok daha etkili olacak gibi görünüyor. Karakterin fizyolojik koşullara ne kadar bağlı olduğunu keşfedince, tercih edersek, hayran olduğumuz insan tipinden daha fazla üretebileceğiz. Zeka, sanat yeteneği, bilimi bilgece kullansalar bile daha iyi bir dünya yaratmak için yapılabileceklerin sınırı olmaz. İnsanların bilimden elde ettikleri gücü bilgece kullanmayacaklarından duyduğum korkuyu başka bir yerde ifade etmiştim. Ama şu anda insanların kötülük yapmayı tercih edip etmeyecekleri meselesini değil, tercih ettikleri takdirde yapabilecekleri iyilikleri tartışıyorum.
Bilimin insan hayatına uygulanması hakkında belli bir tutum var ki son tahlilde hemfikir olmamakla birlikte sempatiyle karşılaşıyorum. ”Doğal olmayan” şeylerden korkanların tutumundan söz ediyorum. Avrupa’da bu görüşün büyük savunucusu tabii Rousseau’dur. Asya’da Lao-Tze bu görüşü daha ikna edici biçimde, 2400 yıl önce savunmuştu. ”Doğa”ya duyulan hayranlıkta doğruluk ile yanlışlığın iç içe geçtiği ve bu düğümü çözmenin önemli olduğunu düşünüyorum. İlk olarak şunu soralım: ”Doğal” nedir? Kabaca söylenecek olursa, doğal olandan bahsedenin çocukluğunda alışmış olduğu herşey. Lao-Tze yollara, arabalara ve teknelere karşı çıkar, muhtemelen hepsi onun doğduğu köyler için meçhul şeylerdi. Rousseau bunlara alışıktı, dolayısıyla doğaya aykırı şeyler olarak görmüyordu. Ama ömrü vefa etseydi muhtemelen demir yolları için atıp tutardı. Giyinme ve pişirme çoğu doğa havarisi tarafından mahkum edilmeyecek kadar kadim şeylerdir, ama her ikisinde de yeni tarzlara karşı çıkarlar. Dini nedenlerle bekarlık fikrine katlanabilen insanlar doğum kontrolunü kötü addederler, çünkü bekarlık eski bir doğa ihlaliyken doğum kontrolü yenidir. ”Doğa” diye bakımlardan tutarsızlar ve insanın içinden onları halis birer muhafazakar olarak değerlendirmek geliyor.
bgst yayınları, Bertrand Russell, Neye İnanıyorum, sf. 58-62
İnternet sitemiz üzerinde içeriği görüntülemek buraya tıklayınız.
Bizleri diğer sosyal medya hesaplarımızdan da takip edebilirsiniz :
Instagram : @olimposakademi