Dünyanın Başbelası ABD-Suudi Arabistan Kollektif Suç Şirketi!
Yeryüzünde böyle uğursuz sonuçları olan kaç tane stratejik işbirliği anlaşması vardır? Kuşkusuz az değil ancak, ABD-Suud İşbirliği’nin herhalde en ahlaksız ve ölümcül stratejik ittifaklar sıralamasında son sıralarda olmayacağı kesindir. Burda iki devletin çıkar ilişkileri temelinde yaptıkları herhangi bir anlaşmadan ziyade, ortaklaşa suç işlemek üzere kurulmuş bir teşkilattan söz etmek daha doğru olur.
Bu iki ülkenin yanyana geldiği hiç bir yerde insanlık adına “iyi” bir şeyler konuşulmadığına, mutlaka bir “kötülük” tezgahlandığına emin olabiliriz. İki ülkenin ittifak kurdukları ikinci paylaşım sürecinden itibaren tüm ilişkileri, geliştirdikleri tüm politikalar Orta Doğu ve dünyanın bir çok bölgesinde istikrarsızlıklar, işgal ve suikastler, iç savaşlar dahil bir dizi felakete yol açtı.
Gerçi aralarında Suudi Arabistan’ın “alınganlık” gösterdiği, “itirazlarda” bulunduğu politik anlaşmazlıklar olmuyor değil. Ancak her iki taraf sonuçta her defasında “kader ortaklıkları” doğrultusunda “reel politikanın” gereklerini bir biçimde yerine getirmenin yolunu buldular.
Aksi takdirde İslam Devleti (IŞID) ile anlayış ve uygulama anlamında hiçbir farkı olmayan Suudi Arabistan’ın bugüne kadar (arada ufak itirazlarla batının tamamından) destek görmesinin, saygıyla karşılanmasının bir açıklaması olamazdı. Belki bu yakınlığın etkisiyle yıllar önce Afganistan’a ilişkin devlet politikası bir çok Suudi gencinin “komünizme karşı cihata” katılmalarını kolaylaştırmıştı. Bugün Suriye’deki katliamcı çetelerin (“insanlık adına” verdikleri mücadelede) desteklenmeleri adına yapılan türlü çeşitli yardımların, IŞID’a katılan yüzlerce Suudi genciyle doruğa tırmanması bunun benzerlikten öte temelde bir anlayış birliğinden kaynaklandığını gösteriyor. Salt IŞID saflarında tahmini rakam olarak 2500 civarında olan Suudi Arabistan vatandaşı “özgürlük savaşçısının” geri dönme ihtimalleri, bunların nasıl enterne edilecekleri, Suudi yönetimi açısından şu an tam bir kabus. Bu oran Tunus’la birlikte en yüksek orana tekabül etmektedir.
IŞID’ın terörle mücadele kapsamında tehdit unsuru olarak hedef alınmasının ardından Suudi Arabistan araya bir ayrım çizgisi çekmeye çalışmakla birlikte, Bosna’dan Afganistan’a ve Orta Asya’ya kadar dünyanın dört bir tarafında yürüttükleri dini politika hergün yeni “cihat alanları” açılmasına ve cihatçı kadroların yetişmesine katkıda bulunmaktadır. Üstelik bunun ABD politikalarına ters düşen bir tarafının olmadığı, ABD’nin uzanamadığı alanlara bu sayede (cihat ideolojisiyle) girildiği, bir çok kalenin bu sayede içten fethedildikleri bir gerçek.
ABD-Suud ilişkileri Irak’ın işgal edildiği 2003 yılı sonrasında yaygınlaşan El Kaide “terörü” nedeniyle o tarihe kadar olduğunun çok daha üzerinde bir düzeye taşınmıştı. Bu tarihten itibaren iki ülke daha çok körfez bölgesinin güvenliği, Irak, Bahreyn, Yemen ve İslami terör örgütlerine karşı kontr-terör faaliyetlerine yoğunlaştılar.
ABD-Suudi bağlantılarında bir diğer partner olarak İsrail’den söz etmemek bu ülkeye haksızlık olacaktır. Gerçi İsrail bu ilişkinin açıkça bir tarafında görünmemeye başından beri özen gösterdi. Ancak Yemen’deki son gelişmelerin iki ülke arasındaki (İran karşıtlığı temelindeki) güvenlik ve işbirliği sorunlarını daha yakıcı bir hale getirdiği son derece açık.
Eğer İran ana tehdit kaynağı olarak kabul ediliyorsa ki, her iki ülke arasında bu ortak bir özellik olagelmiştir, Suudi-İsrail ittifakında daha somut gelişmeler, bu olaylar bir nebze yatıştığında beklenebilir. Suudi Arabistan bugüne kadar Orta Doğu’daki bir çok gelişmede “sicili son derece bozuk” olan İsrail’in adım atamayacağı veya adım atmasının politik açıdan sakıncalı bulunduğu durumlarda ön alarak İsrail’den çok daha fazla gürültü kopardı.
Suudi hanedanının küresel hegemonya kavgasında payına düşen görevleri petrol savaşları bağlamında yerine getirdiği biliniyor. Bu “hizmetler” ABD tarafından hep takdir edildi, ve saygıyla karşılandı. Suudi yönetimi ABD politikalarına kendini o denli bağımlı bir pozisyonda hissediyor ki, petrol fiyatlarındaki anormal seviyelerdeki düşüşler nedeniyle iç ve dış harcamalarında önemli miktarlarda kesinti yapmak zorunda kalmasına rağmen bu politikalara uysalca boyun eğdi. Örneğin daha önce 229 milyar dolar olarak düşünülen bütçe 190 milyar dolara çekildi. Günlük petrol üretiminin 9.6 milyon varil civarında devam ettirilirken, döviz rezervlerinin 750 milyar dolara kadar gerilediği saptandı. Suudi Arabistan tüm olumsuz gelişmelere rağmen en ufak bir şikayet belirtisi göstermeksizin, ABD’nin dümen suyundan gitmekte bir an bile tereddüt etmedi.
Ne var ki Suudi hanedanlığının sorunsuz olduğunu düşünmek abes. Suudi yönetimi içerde gelişebilecek sosyal-politik tepkileri önlemek, en azından nötralize edebilmek amacıyla, sosyal harcamalar, işsizlerle ilgili projeler, orta sınıflara dönük iyileştirmeler, bir dizi ek sübvansiyonlara başvurdu. Bu politikaların arka planında “arap baharı” kaynaklı huzursuzlukların önünü kesme çabası yer alıyordu. Suudi Arabistan’ın “arap baharı” veya benzeri “badireleri” atlatmasının sırrı bir miktar bu korporatist soygun örgütlenmesi ve refahtan pay aktarma (“saadet zinciri”) stratejisinden kaynaklanmaktadır. Suudi toplumu devletin sunduğu olanaklarla “özgürlükleri üzerine fazla düşünemeden, -düşündüklerinde çok ağır yaptırımlarla karşılaşacaklarını bildiklerinden- bir dizi avantajın sağladığı refah üzerinde yaşamlarını idame ettirmekte ve başka halkların kanı canı pahasına ayakta duran bu gerici rejimin “suç ortaklığını” paylaşmaya itilmiştir.
Bu tarz bir paylaşım-bölüşüm zinciri oluşturulmakla birlikte salt sosyal harcamaların ülke güvenliğini sağlamada yeterli olmayacağı düşünüldüğünden olsa gerek, askeri ve güvenlik harcamaları önemli oranlarda arttırıldı. Bu arada 60.000 ek güvenlik kadrosu oluşturuldu.
Sonuçta ABD ile aynı zamanda ticari partner olduklarından güvenliğin “bedava” sağlanamayacağından hareketle silah transferleri katlanarak arttı. Özellikle IŞID karşıtı operasyona yapılan aktif katkılarla birlikte savunma ve silahlanma harcamaları tavan yaptı.
Suudi bölgesel politikası geleneksel anlamda sünni arap grup ve devletlerin desteklenmesi şeklinde oldu. Bu durum otomatikman ABD ile otuz yılı aşkın bir süredir sorun yaşayan İran ve bölgedeki şii toplumlar bu politikaların karşısında tanımlandılar. Sünni arap dünyasında finansal gücüne dayanarak ilişki geliştiren Suudi Arabistan’ın hegemonya oluşturmakta zorlanmadığı örnekleriyle biliniyor. Bu konuda karşısına çıkabileceği varsayılabilecek ülkeler (Mısır veya Pakistan) ekonomik açıdan gırtlaklarına kadar borca batmış (her iki ülkenin bir dönem Suudi desteğini almış olan cihatçı örgütlenmeklerin yarattıkları “terörle mücadele” etmek zorunda olmaları kötü bir ironi olabilir!) veya “hibe” paralar nedeniyle, bağımlı, bugüne kadar ilişkilerini bozmamaya özen gösteren “mahçup” bir hat izlediler.
Çevre ülkelerden Bahreyn ve Ürdün’le ilişkiler yine ekonomik yardımların katkısıyla iyi giderken, Pakistan’ın kritik durumu hassasiyet yaratmakta, Yemen’deki gelişmeler ise bir süre öncesine kadar diken üstünde oturmasına neden olmaktaydı. Özellikle Yemen meselesi nedeniyle elinde azalmakla birlikte hala büyük bir yekün oluşturan döviz rezervlerini İran’la “bölgesel nüfuz” mücadelesini tırmandırmak için kullanmak zorunda bırakıyor. Kısacası Suudi Hanedanının en büyük hedefi çevre ülkelerdeki monarşilerin veya “ılımlı” yönetimlerin yerlerini muhafaza etmelerinin ve iç politikada huzursuzluk çıkmasını önleyebilmek amacıyla gerilim noktalarının törpülenmesi olarak belirlenmiş gözüküyor.
Kral Salman’ın tahta oturması petrol şantajlarının yanısıra Irak ve Suriye savaşları ve sınır boyunca Yemen iç savaşının en kızgın “türbülans” dönemlerine denk geldi. İran’la nükleer bir anlaşmanın imzalanması Suudi Arabistan’ı belki İsrail’den çok daha fazla rahatsız ediciydi. Gerçi yeni Kralın Afganistan’dan başlayarak bu tür sıcak politik gelişmeler için oldukça şerbetli olduğu biliniyor. Zaten ilk mesajının “güvenlik ve istikrar” olması devamında ise Krallığın “bütün belalara karşı korunacağını” açıklaması görevinin bilincinde olduğunu gösteriyordu.
Kral Salman’ın çokça sözü edilen “karanlık yüzü” kişisel nitelikleriyle ilgili değil. Şimdiye kadar üstlendiği görevler ve ABD politikalarına bağlılık ve uyum konusunda “test” edilmiş olmasının, CIA’nın rahle-i tedrisinden geçmiş olmasının bunda büyük payı var. Bu konuda (özellikle Afganistan’da kontr-gerilla örgütlenmesi konusunda) engin deneyimlere sahip bulunduğu meziyetleri arasında sayılıyor.
Suudi hanedanlığının ABD ile bölge politikalarında bir miktar ters düştükleri konular oldu. Suudi Arabistan “arap baharı” sürecinde Mısır’da müslüman kardeşler meselesinde tereddütlü davranmış ve Suriye’de Esat rejimine karşı yine ABD çizgisinin bir miktar dışında hareket ederken, İran tarafından kuşatıldıklarını, Irak ve IŞID meselesinde Obama nezdinde sözlerinin ciddiye alınmadığı eleştirilerini yapmışlardı.
Bu konularda benzer pozisyon alan Türkiye, bir türlü ders almazken, Suudi rejimi ABD “uyarıları” karşısında derhal safını seçmişti.
Suudi cenahının en büyük itirazı yakın zamanda İran’la bir “nükleer anlaşma” üzerine gelişti. İran’ın Suriye ve Irak üzerinde etkisini giderek arttırdığı bir süreçte imzalanacak bir anlaşma ile kendisini tam bir kuşatma ve İran’ın kanatları altında sıkıştırılmış hissedeceğini vurgulayan çıkışlar yaptı. Çünkü böylesi bir anlaşmayla İran’ın “tarihsel izolasyondan” kurtularak Orta Doğu’da çok daha fazla etkinlik kurması olasılığı Suudi hanedanı için olabilecek en kötü senaryoydu. Bu vesileyle istikrarsızlığın kendi yakın çeperinde yaygın ve kalıcı olacağı korkusu politik reflekslerini yönlendiriyor.
Görüldüğü kadarıyla benzer itirazlarda bulunan İsrail bu sıralarda ABD’den (Türkiye’nin “one minute”) benzeri hem nükleer anlaşma ve hemde Gazze üzerine (işgal ettiği topraklardan geri çekilmesi ve elinde nükleer silahların bulunduğuna dair “kanıtlar” eşliğinde yapılan ifşaatlar) sıkı bir dayak yerken, Suudi Arabistan’ın bu “fırçalardan” kısmen muaf tutulması ve adeta “teskin edilmeye” çalışılması aradaki ilişkilerin derinliğine muhteşem bir örnek teşkil etmektedir.
Kısmen demekteki kastım yakın zamanda 9/11 2004 raporlarının bir bütün olarak El Kaide-Suudi Arabistan bağlantısına dair sayfalarla dolu olduğunun açıklanmasıydı. ABD yönetiminin –herhalde petro-dolar hanedanlığını üzmemek için- bunları açıklamakta epeyce bir tereddüt geçirdiği ifade ediliyor. 11 eylül saldırılarına kadar olan sürede El Kaide’nin Suudi gizli servisi tarafından finanse edildiğine dair iddiaların –Amerika’daki bir El Kaide üyesinin yargılanması vesilesiyle gündeme getirilmesinin- yaşanan siyasi gelişmelerle doğrudan bir ilgisini, Suudi Arabistan’ın İran’la ilgili itirazlarını sınırlandırmak ve bölgesel gelişmelerdeki rolünü doğru oynamasıyla ilgili olduğunu düşünmek için çokça neden bulunmaktadır.
Suudi Arabistan ve İsrail’in dünyanın gözü önünde bu şekilde eleştiri konusu yapılmaları, kulaklarının çekilmesi, ABD’nin İran’la görüşme ve anlaşmaya dolayısıyla moda deyimle “büyük resme” verdiği önemi gösterir, yoksa bu ülkelerin hiçe sayıldıklarını değil.
ABD burada İran’la görünen boyutlarıyla Suudi Arabistan’ın (=İsrail) itirazları pahasına bir anlaşmaya vardı. Ancak daha İran’la nükleer görüşmeler sürerken Suudi Arabistan’ın koçbaşı olduğu Yemen’e müdahale ve Suudi Arabistan önderliğinde oluşturulan Arap gücü ABD’nin temel dayanaklarının değişmediğini, yalnızca koşullara ve gelişmelere göre gerekli güncelleme ve rötuşların yapıldığını ve Suudilerin “sukünetlerini muhafaza etmeleri” istendi. Çünkü Yemen bulunduğu coğrafya itibariyle ABD ve diğer emperyalist güçlerin Suudi rejimiyle birlikte tahammül sınırlarının zorlanmaması gereken bir ağırlığa sahipti. Neyseki Suudi yönetiminin korktuğu başına gelmedi. Bir dönem Türkiye’nin “soğuk savaş sonrası stratejik rolümüz azalıyor” feryatlarının bir benzerine gerek kalmadı.
Yemen’le ve genel anlamda Körfez bölgesiyle ilgili kaygılar veya işgal planları yeni değil. Geçtiğimiz yıl Körfez İşbirliği Konseyi’nde Suudi Arabistan’ın dile getirdiği güvenlik kaygıları belirgin bir çatlak yaratmıştı. Umman, Suudi planına itiraz ettiğinde Suudi Arabistan’ın altı arap ülkesinin katkıda bulunacağı Birleşik Arap Gücü oluşturma planı askıda kalmıştı. Yani aslında daha o dönemden bugünün (Yemen) askeri müdahaleleri planlanıyordu. Bir diğer önemli çelişki o dönem yine Tahran ve Washington arasındaki bir nükleer anlaşma imzalanması meselesiydi.
Suudi Arabistan ve Bahreyn dışındaki Konsey üyesi ülkeler (kasım 2013) bu geçici anlaşmayı memnuniyetle karşıladıklarını açıklamışlardı.
İran’la nükleer anlaşma imzalandı, ancak itirazlar baki kaldı. Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal, İran ile 5+1 ülkeleri arasında süren nükleer görüşmeleri sertçe eleştirmişti: “Programın, bölge ve dünya için tehdit oluşturabilecek bir nükleer silaha dönmeyeceği yönünde garanti gerekiyor.” Bu itirazların, “böylesi bir anlaşmanın tarihsel hata olduğunu” söyleyen (ve böylesi bir anlaşma karşılığında güvence olarak “diplomatik tanınma” isteyen) İsrail argümanlarıyla örtüştüğü biliniyor.
Suudi Arabistan İsrail’in bölgede gördüğü tepki üzerine bu meselede İsrail eleştirilerini aynı şekilde kendi malzemeleriyle bütünleştirerek İsrail’e şemsiye oldu. İsrail-Suudi gizli ilişkileri uzunca bir süreden beri bilinen bir şey ve her iki ülke –haklarını yemeyelim- İran’ın nükleer çalışmalarının engelenmesi için doğrudan askeri saldırı yapılmasına ilişkin yönelimlerini gizlemediler. Amerika’yı bu doğrultuda adım atamya zorladılar.
İslam İşbirliği Örgütü son olarak şubat ayının ortalarında yaptığı toplantıda “Orta Doğu’da teröre karşı mücadele” için ortak alınması gereken bir dizi önlemden sözediyordu. Bu konuda örgüt içerisinde so nderece etkin olan Suudi Arabistan’ın uluslararası ve bölgesel düzeyde yaptığı işbirliği çalışmalarının dile getirildiği toplantıda alınması gereken özellikle siyasi ve askeri önlemler konusu masaya yatırılmıştı.
Şimdi İslam İşbirliği Örgütü veya Arap Ligi ülkelerini, Körfez İşbirliği Örgütü’nü ve hatta Yemen’deki bu işgali destekleyen FKÖ’yü bölge politikaları konusundaki “tutarlılıkları” üzerinde değerlendirmek bile gereksiz. Bu arap dünyasının “el kıran baş keseni” olan bölgesel güçler, en basitinden İsrail saldırıları gündeme geldiğinde bugüne kadar, “emrin büyük yerden geldiğinin” çaresizliğiyle olsa gerek ketum davranma yolunu seçtiler.
İsrail’in kuruluşundan beri (1948) Filistin’deki soykırıma karşı “birleşik arap gücü” oluşturamayanlar şimdilerde ABD ve İsrail güvencesinde Yemen’i işgal için biraraya gelmeyi başardılar (!) Üstelik FKÖ’nün desteğini de alarak bundan daha trajik ne olabilir? Daha fazlası abes olacak. Arkada Amerikan desteği olunca biraraya gelmek son derece kolay! Ne var ki, Suudiler şimdilerde Husi “teröristlerini” vuruyorlar, İsrail ise geçtiğimiz yaz Gazze’de yine Filistin halkına dönük benzer bir “terör operasyonu” yapmıştı.
Suudi Arabistan güney kesiminde uzun bir sınıra sahip olduğu Yemen’deki gelişmelere ilgisini Devlet Başkanı Hadi’nin silah, lojistik ve finansal açılardan desteklenmesiyle sınırlı tutmuştu. Daha ziyade Husilerin içerisinde yer alacakları bir yönetimle yapılacak anlaşma üzerinden durumu kontrol edebileceklerini hesaplayan bir çizgi izlemeye çalıştılar. Ancak Husilerin başkent Sanaa’ya ulaşıp durumu tamamen kontrol altına almaları ve Devlet Başkanı Hadi’ye yeni bir anayasa çağrısı yapmaları sonrasında gelişmeler Suudi Arabistan’ın boyunu aştı. Başkan Hadi’nin önce uzlaşma çağrısını kabul etmesi sonra Aden’e kaçıp oradan görevlerini sürdürmeye çalışması ve dış müdahale çağrısı yapması üzerine gelişmeler farklı bir boyuta taşındı.
Suudilerin boyunu aşan meselede doğrudan ABD müdahil oldu (düşen Suudi uçağının pilotlarını ABD timleri kurtardı!) ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez bağlaşıklarının, harekete geçmelerini sağladılar. Mısır ve Pakistan ABD-Suud ittifakının kendilerine yaptıkları “iyiliklerin” bedelini, yani bir diyet ödemek zorunda kaldılar. Bu işgalin Türkiye tarafından şimdilik en azından diplomatik düzeyde desteklenmesi ve bu arada İsrail’e sıcak mesajlar verilmeye başlanması cephelerin netleşmekte olduğunu gösteriyor.
Çok net ortaya çıkan konu Suudi-ABD ilişkilerinin dönemsel iniş-çıkışlar yaşayabilecek esneklikte olması, ve tüm bunların en gerilimli anlar dahil iki ülke arasındaki stratejik ilişki ve adımların sarsılmasına zarar görmesine yetecek boyuta taşınmayışıdır. Bir Suudi gözlemcinin sözleriyle, “bizim güvenliğimiz önceliklidir ve hiç bir şey kendimizi savunmamızı engelleyemez”. Bu denli yakın çıkar ilişkisi ve kader birliğinden söz edebiliriz.
Ancak bugün Suudi Arabistan her koşulda “eşi benzeri görülmemiş bölgesel sorunların” tam ortasında kendisinin büyük provokatif katkılarıyla “iç savaş ve mezhep savaşlarından” oluşan bir kaosun içerisine girmiş durumdadır. ABD-Suudi İttifakının bu kez Yemen’de baltayı taşa vurdular mı yoksa bu krizden çıkışın bir yolunu bulabilecekler mi, henüz kesinlik kazanmış olmasa bile nükleer anlaşma sonrası İran’la yürütülecek pazarlıklara bağlı.. Ancak İran’da bu konuda tek belirleyici değil. Çünkü Aden Körfezi sadece bu iki ülkeyi ilgilendirmiyor: Bu nedenle durumu toparlamak için Afrika Boynuzu’nda Somali, Etopya ve Eritre üçgeninde yeni atraksiyonlar geliştirildiğine tanık olabiliriz. Pakistan’ın bu operasyon içerisinde yer alması ise geleneksel Riyad-Tahran denge politikasının farklılaşacağını gösteriyor. Bunu Pakistan’da giderek yükselen etnik ve dinsel tansiyonun yansımalarını ekleyerek düşünmek gerekiyor. Bu arada Obama’nın yakın zamanda dillendirdiği ve gözden kaçan önemli bir şey daha vardı: Obama’nın Suudi Arabistan’a giderken söylediği, “Suudi ve benzeri rejimlerin modern zamanlarda politika yapma yöntemlerinde bir değişim yapmak gerektiğini hissedecekleri” yolundaki “temennilerinin” gerçekleşmesinin bu kadar “iş” arasında mümkün olup olmayacağı da görülecek. Obama anlaşıldığı gibi Suudi rejiminde kendi çapında bir “demokratik bahar” gerçekleşmesi arzusunu dile getirmişti.
2015-04-04 Ahmet Akif Mücek