Ömrümde bir sürü arkadaşım, sevdiğim, değer verdiğim, hala çok çok sevdiğim, şimdi günahımı dahi vermeyeceğim bir sürü insan oldu. Bazısı kaderin cilvesiyle, bazısı bilinçli bir şekilde geri çıktı, bazısıysa ben tarafından çıkarıldı. “ee ne var bunda? İnsan olanın hayatı böyledir zaten.” Evet, böyledir. Ben çok farklı bir insanım diye anlatmıyorum ki bunları. Neden mi anlatıyorum? Ömrümden çıkmış olan iki eski arkadaş yüzünden… Birisi Bedirhan, diğeriyse Nazlıcan.
Bedirhan okyanus ötelerine bir gidiyor bir geliyor(-dur herhalde zira kendisi bilinçli bir şekilde hayatımdan çıkardıklarımdan.) Nazlıcansa, yüzde doksan, yürüyerek 20 dk, arabayla 2 dk mesafesi olan ev-işyeri arasında mekik dokuyor(-dur herhalde zira bilinçli bir şekilde beni hayatından çıkaranlardandır kendisi) ama belki sonunda nefret ettiği işini bırakma cesareti gösterebilmiştir sonunda Nazlıcan, ama sanmam, babası bir dükkan açıverene kadar oradan daha iyi bir yer onun için ancak hayal olur. “ee bize ne bunlardan?” diyen çıkabilir. Onlara tavsiyem burada bırakın okumayı. Çünkü emin olun ki hepsini okusanız da sonunda sizi ilgilendiren bişey çıkmayacak ortaya. Tamamen kişisel arşiv amaçlı bir yazıdır :) Hayatıma giren ya da çıkan sadece 2 kişi mi oldu peki? Hayır tabi ki. O zaman neden bi 2dir tutturdun gidiyorsun? Evet yaa… Hakkaten, neydi bu ikisinin ortak yönleri? Kısmen hayatlarını anlatınca tablo daha bi netleşecek diye umut ediyorum.
Bedirhan’la başlayalım. Kendisiyle ilkokul 2. Sınıftan bi tanışıklığımız vardır. Orta 3te ben başka bir okula geçene kadar aynı sınıfta hiç olmasak da genelde çocukluğa bağladığım sebeplerden ötürü hep kavga ederdik. Ama aramız fena değildi gene de. Lisede bizim okula geldiği ilk günü çok net hatırlıyorum. Ben basket potasının altında otururken bu tek başına melül melül sağa sola bakınıyordu. Yanına gittim. “Sen de mi buraya geldin ya?” falan filan derken üniversite sona kadar o izmir ben istanbulda olmamıza rağmen çok yakın olduğum bikaç kişiden biriydi. Deli dolu birisiydi. Aslında deli dolu tabirini biçok kişi için kullanabiliriz bu düpedüz deliydi. Ömrü dalaverelerle, çılgınlıklarla, kavgalarla ve de neşeyle geçen birisiydi. Kavga falan deyince gözünüzde kaşı gözü yara, izbandut gibi adam canlanmasın; sıska, uzunca boylu, sarışın ve de amiyâne tabiriyle yavşak birisiydi. Yaşadığı hayat biçoğumuzun özeneceği kadar dünyayı -afedersiniz ama en güzel kelime bu- siklemeden ama biçoğumuzun nefret edeceği kadar da boş ve zahmetli bir hayattı. Kendisinden hep “Bi ömür aç kalmaz ama iki yakası da bir araya gelmez.” diye bahsederdim. Aslında birbirimizi tamamladığımızı düşünürdüm bir yandan da. Ben kesinlikle kendimi övmek için değil, mantıklı(zararlı derecede), sorumluluk sahibi, genelde nerede durması gerektiğini bilen ve bir işi yapmadan önce baya bi düşünen adamdım; o da çılgın, deli dolu, sonunu hiç düşünmeyen ve eğlenceli bir adamdı. Ben onu tanımayan üniversite arkadaşlarıma ondan hep “abi böyle arkadaş da lazım.” diye bahsederdim eminim onun da aklından aynı şeyler benim için geçmiştir. Yavşaktı dedim çünkü yavşaktı. En iyi arkadaşlarından birisi olmasam asla güvenmeyeceğim kadar yavşaktı çünkü. Mesela kız arkadaşımı emanet edip gitmezdim kesinlikle. Ama bana bi yamuk yapamaz diye düşünürdüm hep. Çünkü az önce de dediğim gibi birbirimize muhtaçtık, bireysel açıdan baktığımızda ikimizin hayatında da diğeri gibi birisi olması lazımdı illa ki. Metin amacından sapmasın diye çok fazla detaya girmiyorum ama emanet etmem dediğim konuda bana büyük bir yamuk yaptı. Arkadaşlığımız süresince babamdan kaç kere daha düzgün birileriyle arkadaşlık etmem konusunda uyarı ve azar işittim bilmiyorum. “Bedirhan’la konuşma” diye çok uyardı sağolsun ama gençlik işte dinlemedim. Ama neyse ki HAYAT ÖYLE MUHTEŞEM KURULU BİR DÜZEN ki hayatımdan çıkması gereken belki de en güzel yerlerden birinde çıktı gitti. Bidaha da haber almadım kendisinden.
Sıra Nazlıcan’a geldi. Deli dolu muydu yoksa o da? Evet. Güzel miydi? Geride kalan hayatımın üçte birini kaplayacak kadar.(bir üçte birinin de uykuya gittiğini düşünürsek, oldukça önemli bir zaman ediyor.) Mantıklı mıydı? Kısmen. Peki ne demek ki bu kısmen? Üçte birlik zamanın sekizde beşi kadarlık bir süre. Yoksa evlenmeyi falan mı düşünüyordum ben onunla ha? Babamı babasına “Müsaitseniz bu hafta içinde size gelmeyi düşünüyoruz.” dedirtecek kadar. Peki onun hikayesi ne? İşte bu sorunun cevabı uzun…
Nazlıcan, Lise2 de geldi okulumuza. Ama ben onu orta3ten de tanıyordum.Olaylı bir şekilde geldi. Adı kötüye çıkmış bir şekilde geldi hem de. Geldiği yerden, yüz kızartıcı bir suç işleyip atılmıştı sanki. Yani insanların çoğu böyle biliyordu. Bir cemaat okulunda derece yapacak ümidiyle burslu okuyan sıradan bi ailenin gururlu oğlu Suphi’yle bu okula böyle bir sıfatla gelmiş zengin fabrikatör kızı. Başta babam ve hocalarım olmak üzere herkes bana gerizekalı edasıyla bakıyordu ve 1 sene sonra ÖSSye girecek yaştayken babamdan yediğim bir dayak sonucunda olayı noktaladım. Aksi takdirde okuldaki bursumun kesileceği de konuşulmaya başlanmıştı çünkü. Ona ders çalışması için telkinde bulunurken kendim çalışmaz olmuştum çünkü. HAYATTA HER ŞEY BİZİM İÇİN VAR. Neden mi söyledim bunu. Lise sonda sınava bir ay kala yeniden başladık çünkü onunla. Başka biriyle çıkıyordu. Okul saatlerindeki boş zamanlarınında da hobisi bendim. Büyük harflerle yazdığım ve şu anda felsefe edindiğim söz bir kez daha haklı çıkıyordu işte. Çünkü ÖSSnin iyi bir şekilde sonuçlanmasını o son bir aydaki dersleri salıverişime bağlıyorum. Okuldan kaçıp sinemalara, kafelere gitmeseydik beraber ben o sınavda stresten ölebilirdim. Ve ÖSS geldi geçti. 2 gün sonra okuldan birkaç hoca ve arkadaşlarla İstanbul gezisine gitmiştik. Sultanahmet meydanındaki sıra sıra banklardan birinde otururken bir mesaj geldi. Evet Nazlıcan’dı bu. “Ben diğer çocuğu daha çok sevdiğimi anladım ve senle her şey buraya kadarmış Suphi.” diye. “Bir gün adımı duyarsan beni güzel hatırla…” diyebildim sadece. Cevaben de “Senin adını bundan sonra duyacağımı çok sanmıyorum.” geldi. Dünya bi garip oldu o an. Çook üzüldüm tabi. Ama son mesajıyla hırslanmıştım da. ÖSS sonucunda bilbordlarda fotoğrafım yer aldığında “Al…” dedim kendimce “Adımı görmedin mi hala???” Görmemişti yazlıklarında tatildeydi o sıra. Ve o gün yemin etmiştim : “Sana adımı duyurmam için Başbakan, Cumhurbaşkanı olmam gerekse bile bunu yapacağım” diye. Biraz geriye gidelim okula ilk geldiğinde almış olduğu sıfata. Daha ziyade o ağır sıfata karşı çok da abes durmayan aile yapısına. Memur babama, allah kabul etsin beş vakiti geçirmeyen anneme bakarsak bambaşka bir dünyadan geliyordu. Hırs ve entrikayla dolu, kuzenlerle, kardeşlerle para yüzünden kavgalarla dolu(“para mutluluk getirmiyor.” cümlesi için en ideal yer burası sanırım.), yalanlarla, sırlarla dolu bir hayat düşünün. Ahanda işte ondandı Nazlıcan’ın hayatı… Üniversite de 2. Sınıftaydım. Ayrıldığını ve Bedirhan’dan telefon numaramı istediğini duydum. Heyecanlanmıştım. Ama o beni bir kere terketmişti ve ben Suphi SÖZDE gururluydum. Verdirtmedim numaramı… 1-2 ay sonra kendim aradım tabi ve tekrar başladı aynı hikaye. Babam o sıralar evlatlıktan reddecekti neredeyse ama “Dur.” dedim babama. “Görmüyor musun seviyorum ben bu kızı.” 3 sene o ankarada ben istanbulda devam ettik üniversiteye ve ilişikimize. Bu süreçte her fırsatta kavga ettiği annesinden, babasından, abisinden, kuzenlerinden, dayısından bahsetti bana. Ve o ağladıkça ben güldürdüm. O anlattıkça ben sövdüm ağlatanlara. Kendisineyse evlendikten sonra böyle dalaverelerin içinde yer almayacağımı, istanbulda her şeyden uzak mutlu bir hayatımızın olacağını anlattım hep. Fabrika sahibi olmanın verdiği özgüvenle okumaya değer vermeyen ailesine karşı elimde sadece diplomam vardı artık. Ve kendisine yine her fırsatta bana onların ağzıyla gelmemesini ve kendi halimizde bir hayatımız olacağı gerçeğini aşıladım. Tamamdı her şey, güzeldi de. Nazlıcan’ın da hiçbir şikayeti yoktu bu durumdan. Çünkü çok sıkılmıştı bu entrikalardan o da. Az biraz muhafazakar bi aileden gelen ben, o aildeki israf boyutunu gördükçe ileride böyle bir yaşantıya müsaade etmeyeceğimi söylemiştim. Ve evet, tutumluydu Nazlı’m, şimdi ailedeki(kuzenler, amcalar, dayılar, … herkes dahil) herkes çatır çutur paraları yerken Can’ım enayi değildi ya; o da yiyecekti tabi ama ileri de evlenince daha mütevazi bir hayata dünden razıydı. Öyle diyordu yani. “Ve biz mutlu olacaktık.” Buna ben de adım gibi emindim. Başta da dediğim gibi kendimce mantıklı birisiydim ben ve sonunu göremediğim bi işle uzaktan yakından alakam olmazdı. Onu en az şimdiki kadar mutlu edeceğimden zerre şüphem yoktu.
Okullar bitti o memlekette bi yerde çalışmaya başladı bense İstanbul’da. Bir yılı devirmiştik iş hayatında da. Bu 1 yılda ben onun ailesi kaynaklı sorunlarıyla uğraşmaya devam ettim. Babasının tek derdi, kızının fabrikasında çalışmasıydı. Ve bu sebepten kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan Nazlıcan’ın iş arama çalışmalarına destekten çok köstek oluyordu. Memleketi dışında biyerde çalışmasını da hiç mi hiç istemiyordu. Benim babam -o beni bu kızlayım diye lise2de döven babam, üniversitede tekrar barıştık diye bana küsen babam- onun iş yerindeki patronunu tanıyordu ve kaç kez arayıp “Nazlıcan bizim gelinimiz ona iyi bak.” diye uyarılarda bulundu. Kaç kez bizzat kendini arayıp “Bak kızım şurada şu ilan var aman başvur, Şurada şu sınav var aman gir.” dedi bilmiyorum. Ama babacığım da nerden bilsin bu yardımları yüzünden adının “Kariyer Manyağı” na çıkacağını. Anacığım iş yerinden öğle aralarında eve yemeğe davet ederdi. “Aman kızım canın sıkılınca gel yanıma” diye. Ve az mı annemin yanında ağlayıp beni ona şikayet etmişti. Az mı azar yemiştim öz anamdan onun yüzünden. Tabi bu arada onun ailesinin bizim birlikte olduğumuzdan zerre haberi yoktu. Kız kısmı az da olsa annesine yansıtmaz mı?(en azından böylesine ciddi bişeyi.) Hayır canım, ne alakası var. Hep yalan hep dolan. Hep dalavere. Falan filan….
Artık zamanımız gelmişti. Belki şu yazıyı yazdığım zamanlarda sözlü, nişanlı falan olacaktık. Babasının yanına gidebildim sonunda tanışmak için. Evim ve arabamın olup olmadığı sorusuyla karşılaştım. Yok dedim. GÜLDÜ geçti aslında. Daha mezuniyetimin üzerinden bir sene bile geçmemişti ki :) Sonra askerlik yapmadan böyle bişeyin olamayacağını söyledi bana. “Ben askerdeyken Nazlıcan bi başına gurbette ne yapacak???”mış. Ankara’da 5 sene tek başına üniversite okuyan Nazlıcan’dan bahsediyoruz. Oysa bizim yurt dışına çıkma hayalimiz vardı. Ailesi duyarsa onu bana asla vermez diye onlara söyleyemediğimiz yurt dışı hayalimiz. En kısa sürede evlenip yurt dışına çıkacaktık. Orda ben bi yandan doktora yapıp bir yandan çalışacaktım o da dil kursuna falan gidecekti işte. Evlendikten sonra da bize karışacak değillerdi ya. Yani biz öyle planlamıştık:) Ama HAYAT, NEYSE Kİ BİZİM PLANLARIMIZI DÜŞÜNMEYECEK KADAR GÜZEL. Askere gitmeden olmaz dedi babası bana. Ben yurt dışı olayını da söyleyemediğimden binbir türlü bahane üretmeye çalıştım. Sonra Nazlıcan’a babasının böyle söylediğini anlatınca bir de ne duyayım : “Tabi ama yanlış mı? Ben kaç ay ne yaparım orda bi başıma???” Beynimden kaynar sular aktı yemin ediyorum. Öncesinde devam eden yüksek lisansım bitecekti sonra askere gidecektim sonra evlenecektik ve sonra sıra yurt dışına çıkmaya gelecekti. Biz beraber planlamıştık oysaki yurt dışını, evliliği ve sonrasını. Bi anda kalakalmıştım bir başıma. İlk çatlak buydu işte. Sonrasını anlatmayacağım konudan saptım çünkü L 24 yıllık hayatımın üçte birlik döneminde beraberdik ve pek tabi de defalarca küsüp barışmıştık. Ama SON’a(kötü düşünmeyin evliliği kastediyorum burada) yaklaştıkça çatırtılar duymaya başladım gibi oldu. Hatta Nazlıcan da duyuyormuş. Hatta ve hatta o görmüş bile çatlağı. Yine bir küslük anıydı ve de en uzun küs kalışımızdı. 1,5-2 aydır konuşmuyorduk. Sonra kurban bayramı sebebiyle memlekete gitmiştim(bu arada liseyi beraber okumamızdan anlamışsınızdır belki ama yine de söyleyeyim: Nazlıcan, Bedirhan ve ben Suphi. Üçümüz hemşeriyiz de biz :)). Nazlıcan’ın yanına gitmedim hiç memlekette. Çünkü planlardan sapan oydu ve ben haklıydım kendimce. Ama onun planları yeniden gözden geçirdiğini ve yeni planlara göre onun haklı olduğunu nerden bilebilirdim ki… Neyse tatilin son günü yanına gittim. Amacım sadece onu görmekti ama bahane olarak da evlenme teklif ederken verdiğim yüzüğü geri istiyordum.(Hani haklıyım ya ben, kendimce rest çekiyorum.) Yüzüğü bana verirken “Sakın bir daha karşıma çıkma. İlla duymak istiyorsan söyliyim, hayatımda yeni biri var.” dedi. Kıskandırmaya yönelik bir çaba, restime rest olarak gördüm bunu. Çünkü ihtimal yoktu ki böyle bişeye. Ben kaç yıldır kafamı kaldırıp bakmadım etrafa böyle bir amaçla. Ve evleniyorduk artık, olamazdı tabii ki de böyle bişey. İş çıkışına tekrar gitmiştim akşam. Beni gördü ve kapıdan çıkmadı. ”Güvenliği çağırırım, git” dedi bana. Gitmedim tabiki de. Sonra tanımadığım bir numaradan bir telefon geldi. “İşte” dedim o an. “İşte bu numaranın karşısındaki kişi, bir ömür nefretle anacağım kişi olacak..” Ve açtım telefonu. Karşımda yüzsüz bir ses tonuyla “Merhaba Suphi, ben Suphi Y.” dedi. Evet adaşımdı ve kendisini tanıyordum. Kırk yılda bir görünce selamlaşsak dahi evet arkadaşımdı. “Sanırım siz Nazlıcan’la ayrılmışsınız, biz onunla bir haftadır beraberiz. Bundan sonra onu rahatsız etmezsen sevinirim.” dedi bana. Rüya falan sandım yemin ediyorum. Ve evet bir haftalık biri ömrümün üçte birinin, aşağı yukarı bütün hayatımın, bütün evlilik planlarımın üzerine çıkmış yavşak yavşak tepiniyordu tepesinde. Fazlasıyla detaya girdim daha fazla uzatmayayım. Özetle “Bi siktir git lan.” deyip kapattım suratına.
Şu anda 1,5-2 aylarını doldurdular. Ve olayın Nazlıcan sonunda mutluluğu bulmuştu. Öyle diyordu yani. İşin kötü tarafı da Suphi Y’yi benim ona anlattığım kadarıyla tanıyordu ve ben bile çok iyi tanımıyordum kendisini.
Dün kuzenim geldi İstanbul’a. Beraber Ortaköy’de bi kafeye oturduk. Tabi benim ailemde hatta sülalemde ilişkimi bilmeyen kimse yok, evlenecektik neredeyse çünkü. Kuzenim Z de beni teselli etmeye çalıştı fakat geri de kalan 1,5-2 ayda benim bu konuyu tamamen kapattığımı bilmiyordu tam. Muhabbet ettikçe anladı tabi. Çünkü bu benim 2. terkedilişimdi. Ve de bu safhadan sonra sözünden dönenin anca kaşığı kırılabilirdi :)
Bu yazının sebebi neydi peki? Size neydi ki bu olanlardan? Z’nin İstanbul’a gelişi metinde anlatımı bozan paragraf mıydı yoksa gerçekten bir sebebi var mıydı? Vardı tabi ki bir sebebi. O’na Suphi Y’nin adını söylediğimde “Hadi canım.” diye bir tepkiyle karşılaşmıştım çünkü. “Hani şu babası mermerci olan Suphi Y mi?” “Valla bilmiyorum anası babası ne iş yapar.” “Olum siktir et, Nazlıcan layığını bulmuş lan” dedi ve sonra anlatmaya başladı. W diye bir kızdan bahsetti. Z’nin eskiden çıktığı sonra ayrıldığı ve arkadaş kalabilmeyi başardığı W’dan. Daha sonra da Suphi Y ile çıkmaya başlamış. (HAYAT ÖYLE GÜZEL Kİ ANLATAMAM) ve kuzenim Z’nin Suphi Y’yi benden daha iyi tanıdığını anladım o an. Devam etti. Kendisinin psikolojik bir vaka olduğunu W’dan öğrenmişti. Ve sülük gibi yapıştıktan sonra koparıp atmak için çok çaba sarfedilmesi gerektiğinden falan bahsetti. W ondan ayrılıp eski düzenine geri dönebilmek için bildiğin psikolojik tedavi almıştı. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Çünkü Nazlıcan’ın yaptığı hatayı anlamasını ve pişman olmasını o kadar çok istiyordum ki. “BEN BUNDAN SONRA MUTLU OLACAĞIM. VE BU SENLE MÜMKÜN DEĞİL” deyişi “GİT KENDİNE BABANIN İSTEDİĞİ GİBİ KARİYERLİ, ANANIN İSTEDİĞİ GİBİ BAŞI ÖRTÜLÜ BİRİNİ BUL.” deyişi gitmiyor çünkü aklımdan. Büyük büyük yazdım çünkü ne bensiz mutlu olabilecekti ne de annemin babamın ondan bu tarz beklentileri vardı. Bu özelliklerde olsaydı evleneceğim kişi, daha mutlu olurlardı belki ama sadece bu kadardı. Suphi Y’ye gelince “Ailesi acayip dindardır” dedi Z. Mutlu olamayacağını adım gibi biliyordum zaten. HAYAT ÇOK MUHTEŞEM BİR ŞEKİLDE DİZAYN EDİLMİŞ diyebilme nedenim de bu. Bir ömür onun dalavereleriyle, yalanlarıyla, entrikalarıyla yaşamaktan kurtulmuştum artık. Kafam rahattı ve sırtımdaki kamburumdan da kurtulmuştum. Aklımdan Nazlı’yı arayıp olayı anlatmak geçti ama bu onun gözünde “son bir çaba ve hala beni düşünüyor işte” den ileri bişey olmayacaktı. Aslında tek amacım büyük bir hata yaptığını anlamasıydı. Ve sırf böyle düşünmesin diye kendisine bu durumu söyleyemiyorum. O sebepten burada paylaşmak istedim. Buralara kadar okuyan varsa valla helal olsun :)
Bitti gibi değil mi her şey? Yazının burada son bulması gerekiyormuş gibi sanki. Ama hatırlatayım bu yazı da Bedirhan ve Nazlıcan vardı. Bedirhan’la ilgili kısım kısaydı Nazlıcan’a göre. Ama böyle bir yazıda kısa da olsa yer almasının bir sebebi olmalıydı herhalde. Beni bilen bilir (gerçi sadece yazıdan tanıyanlar yanlış tanıyacaklar ama) ben öyle kendini öven, burnu havalarda biri değilimdir. Suphi’yim lan ben. O kadar… Ama hayatımda bana bu denli yanlış yapan iki kişi oldu ve bir ortak noktaları var. Neydi hataları: Birisi her şeyin içine sıçıp gitti, diğerinin hatası da daha o sıçmadan ve benle birlikteyken ona karşı beslememesi gereken duygular beslemesiydi. Peki başka ortak noktaları ne sizce? İkisi de beş para etmez adamlardı. İkisi de bu hayatta mutlu olduklarını sansalar da bi ömür mutlu olamayacaklardı. Şöyle bir dünyadan soyutlanıp düşündüklerinde tekrar hayata dönmek için can atacaklardı ikisi de. Ve en önemlisi kendini öven birisi olmadığımı asıl bu cümle için yazmıştım: İKİSİNİN DE BU DÜNYADAKİ TEK ŞANSLARI BENDİM. İkisinin de aklı başında, adam gibi adam (gerçekten bunu yazarken utanıyorum), hani hayatında böyle bir adam da kesinlikle olmalı dedikleri tek şey bendim. Ne yapıyorlar, hayatları nasıl, mutlular mı bilmiyorum şu anda. Ama bir gün mutlaka haber alacağım :)
Bana gelince… Suphi… Sırtındaki kamburu HAYAT sayesinde kesip atmış. Herkese güvenilmeyeceği konusunda tecrübe edinebilmiş. Her şeye rağmen MUTLU ve HAYATIN MÜKEMMELLİĞİni geç de olsa anlayabilmiş bir durumda devam ediyorum nefes almaya…
Burada bitti. Kusura bakmayın artık ;)