biteviye
Bir yerlere yetişmek ile spor yapmak arasında gidip gelen bi tempo ile boş bankın yanından koşarak geçti. Yine göğsü ağrımaya başlamıştı, "Ahhh, kha-kha-kalbim..." dedi göğsünü tutarak. Bu Yeşilçamvari trajik ölüm efektine güldü biraz... Aklında manyetolu bi çakmak çaktı.
Arkaya, yanından geçtiği banka doğru bakmaya başladı. Yavaşladı, yavaşladı, durdu. Gözlerini kısarak banka baktı, mevcudiyetine dair bi şüphesi varmış gibi. Geri döndü koşarak. Bu saatte, burada, boş bi bank bulacağına dair bi inancı yoktu. Şaşkındı, mutluydu, basit şeylerle mutlu olabileceğini hatırladığı için mutluydu, akabinde mutsuzlaşmaya başladı. Neden bunu daha sık yapamıyorum diye hayıflanırken yukarı doğru baktı, gülümsedi; minnettarlığını anlatan bi gülümseme... Güneşe, gökyüzüne, dallara, kuşlara, inandığına ya da hiç bi şeye... Kim bilir...
Vakitsiz gelebilecek misafirleri peşinen kovmak için bankın tam ortasına oturdu. Cebinden sigara paketini çıkardı, bi dal yaktı. Kollarını iki yana açıp arkasına yaslandı, gökyüzünün bulutsuz, homojen maviliğine bakmaya başladı. "Nihayetinde gökyüzü dediğimiz şey optik bir yanılsamadan ibaret değil midir?" dedi kendi kendine. Sigarasından derin bi nefes alıp, düşüncelerine daldı, çivileme... Ne zaman yalnız kalabilmeyi başarsa istemsizce yapardı bunu.
Düşünceleri arasında yüzerken sert bi şeye çarptı, iyiden iyiye sıkıldığını anımsadı; her şeyden, herkesten, kendinden... Aklından rastgele sayılar geçti, 2-8-√3-26-42... Bi şeyler hatırlamaya çalışırken olurdu bu. Başka bi şeye odaklandığı zaman aradığı şey bi yerden bi şekilde çıkıp gelirdi. Bu sefer neyi hatırlamaya çalıştığına dair bi fikri yoktu. Sadece rastgele sayılardı, aklına gelen. Düşünesi gelmedi ama. Neyse siktiret dercesine göğe bakarken sigarasına tutundu yine... Burnunun sağ tarafına kül düştü, sallamadı, kül de onu; orada kaldı...
Yayıldığı banktan kaykıldı, etrafından geçip giden yaşam formlarına gözü ilişti. Kimi en son öleceğini düşünürek kendini kandırıyor, kimi çocuğunu deşarj ediyor, kimi sahibini gezdiriyor... İnsanları tek tek saymaya başladı; yoruldu; ne kadar da çok diye düşündü. Postapokaliptik bi dönemde yaşamayı hayal etti; gökyüzünün turuncu bi toz bulutuyla kaplı olduğu, nüfusun şu ankinin %1'i olduğu... Mutlu olmadı zira çok kasvetli bi dünya geldi gözünün önüne; ama mutsuz da olmadı. Yine aynıydı, zaten en büyük sorunu da buydu. Bu vasatlık. Çaksan geçmez, dünyayı siklemez ruh hali. Hiç bi şeyi önemseyince hiç bi şeyden de tat alamaz olmuştu, zamanla. Kendine sürekli değişik uğraşlar bulurdu ancak hiç birinin bi işe yaradığını daha görememişti. O lanet olası vasatlıktan, anket doldururmuş gibi keyifsiz geçen zamandan kurtulamamıştı. Din, hobi, para, kadın, madde kullanımı, kumar, din, hobi... Kimi zaman sıralamayı değiştirirdi ama yine de değişen bi şey olmazdı. Girdiği tarikatlardan birinde şeyhine bu sıkıntısından bahsetmişti. "Kimim var diye sağa sola bakmayacaksın, Rabbim var deyip yoluna devam edeceksin..." demişti şeyh. "Elhamdülillah, rabbim orda. Ben de buradayım. O his ise hala içimde..." demişti içinden. Hep içinden konuşuyordu zaten, belki de bu yüzdendi...
Bakışlarını güneşe kaydırıp eliyle güneşi engellemeye çalıştı, parmaklarının arasından sızan ışıkların yaptığı oyunlara daldı. Gözlerini kapattı. İncecik göz kapaklarından sızan güneşle beraber kırmızı turuncu fonda gezen parlak karıncalar gördü. Rastgele hareket eden çalışkan karıncalar... Annesi aklına geldi yine, nedensizce... Başlarda hiç aklından çıkmayacağı korkusuna kapılmıştı. Yiyor, içiyor, sıçıyor ama arkada işlemci hep aynı programı çalıştırıyordu. Bir süre sonra bu yoğunluk da azalmış, her şey gibi zamana yenik düşmüştü... Annesinin vefatından sonra, değişmeyen nadir şeylerden biri içindeki o boşluk hissiydi. Aslında o da biraz değişmiş, dışa doğru taşmıştı, daha bi sessizleşmişti sanki...
Annesinin vefatıyla beraber anlamsızlıklarla dolu hayatından önemli bi harf çekip gitmiş, önemli bi bağlanma figürünü kaybetmişti. Şiirden hiç anlamazdı ama ezbere bildiği bir iki şiir vardı, birini annesi öldükten sonra ağlaya ağlaya ezberlemişti...
"...annem tutsa elimden birlikte geçsek çölü nasıl olsa annem de ölü ben de ölü."
Aklına gelen mısralar yanında bi miktar gözyaşı da getirdi. Annesinin musalla taşındaki soluk, soğuk yüzü geldi gözü önüne. Görünce, "O" ama aslında artık "O" değil, demişti. Bütün bunlar arka planda işlemciyi yorarken, kan dolaşımı ne kadar da önemli diye düşündü. Beyindeki x voltluk elektrik akımı gidince ruh da terki diyar ediyordu...
Vakitsiz gelen gözyaşından bir damla yer çekimine yenik düştü, geçtiği yeri kaşındırarak. Standart Türk kadınından ne bir eksik ne de bir fazla olan ama "O" olduğu için "O" olan kadını özledi yine. Küçük Prens'te "Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir." diyordu. Evcilleştirme muhabbeti geldi aklına "...ama, beni evcilleştirirsen birbirimize ihtiyaç duyarız. Sen benim için dünyada bir tanecik olursun. Ben de senin için dünyada bir tanecik olurum..." Tekrar o acıyı, derinden, samimiyetle hissetti. Kırılmış bi kemik, kesilmiş bi deri, yanmış bi el gibi değil, pür acı. İlk hissettiğinde hiç de hayal ettiği gibi değildi. Hayalinde fazlasıyla maddeleştirmişti, hissettiği ise daha çok hiçliğe yakındı. Ateşli hastalık geçirirken yaşadığı hacimsizlik hissine benzer bi korku... Acı bi şeyleri hissetmesini sağlaması gerekirken daha da hissizleştirmiş, ürkütmüş, korkutmuştu. Acısı arttıkça eksilmiş, eksildikçe acısı artmıştı.
Aklına tarihin bi köşesinde aç susuz ölen köle çocuklar geldi, savaşı kaybeden tarafın yağmalanan kadınları, farklı doğduğu için memleketinden sürülen sirklerde takılan cüceler... Belki bi şekilde şükür mekanizması ile sigortaya alırım kendimi, diye düşündü; işe yaramadı. Daha kötü şeyler düşünmeye çalıştı, boka battı; nefes alabilmek için ise bi boka yaramadı. Bazen bi tuşa basıp kafamı kapatmak, düşünmeyi durdurmak istiyorum, diye içinden geçirdi. Bi hayrını görmediği bu kaotik akışı sonlandırmak istiyordu. Bi tuş bi buton bi tetik. İnsan olduğu, gelip geçiciliği, çok değil bundan 150 yıl sonra kimsenin onu hatırlamayacağı, tanımayacağı aklında geldi. Bilim adamı ya da sanatçı değildi, tanınsa ne değişirdi onu da bilmiyordu. Kendini genetik kodları tarafından kullanılıp atılacak bir beden olarak gördü, hayıflandı... Genetik kodlarından öç almak istercesine sigarasına asıldı...
Ağır bi yorgan gibi benliğini saran, ezen o can sıkıntısını üzerinden atmak istercesine oturduğu yerden yavaşça doğruldu, kafasını göğe çevirdi. Elleriyle bi hareket yapmaya başladı. Ellerini elleri etrafında çeviriyordu, bir kaç kez bu hareketi tekrarladı; bir şeyler olmasını bekliyor gibiydi... Bi süre sonra hareketi yapmayı bıraktı. Kendi kendine mırıldandı; galiba oyuncu değiştirme hakkımız dolmuş...
Tam o esnada telefonu çaldı. İçinden ses hızında bir hassiktir geçti, samimiyetle. Arayan O'ydu.
-Efendim hayatım... -Nerede kaldın!! -Geliyorum, park yeri bulamadım... -Yalan söyleme!! -Çok zorda kalmadıkça yalan söylemediğimi biliyorsun. Şu an da orta zorlukta bi durumdayım; ehehehehe... Dönüşte arabanın yerine bakarsın. Hem yalanlar da olmasa hiç çekilmez bu hayat... -Tamam tamam... Hadi çabuk gel... -Dur kapatma bi şey soracam... -?? -Geçen yalnızlık üzerine konuştuğumuz saçma bi söz vardı, neydi o? -Şu spor yazarının sözünden devşirilen mi? -Hah, evet... -"O adamın yalnızlığı ne arkadaş yalnızlığı ne de sevgili yalnızlığıydı. O'nun yalnızlığı başka bir yalnızlıktı, adı konulamazdı." Nereden aklına geldi şimdi bu? -Hah, tamam, buydu. Boş ver tek kişilik dev kadrom geliyorum. Bye...
Telefonu kapattı, ayağa kalktı, takımla beraber düz koşusuna kaldığı yerden devam etti, umarsızca.
darabrararam
yalnızlık ömür boyu




















