Bir Kopuş Felsefesi olarak Marksist Felsefeden Denetimist Felsefeye Geçiş Üzerine
Tarihi ve toplumu tanımlamak için sınıf ve sınıf mücadeleleri kavramları tek başına yeterli olabilir mi? Bu soruya cevap verebilmek için öncelikli olarak başka bir soruyu sormak gerekir: Sınıflar ve sınıf mücadelesi mi devleti belirlemektedir? Yoksa emek türlerinin birleşik iş bölümü diyalektiğine göre belirlenen temsiliyetizm mi sınıfları, sınıf mücadelesini ve devleti belirlemektedir? İşte bu noktada Marksist felsefeyi çıkışı itibariyle salt bir kopuş felsefesi olarak ele aldığımızda Marksizm’den de hiçbir şey anlamamış oluruz. Hâlbuki Marksizm bir kısmıyla da eskiden kopma anlamında bir kopuş felsefesi iken, diğer yanıyla da kopuşun içinde bir sapma olarak ortaya çıkmış, aynı oranda sabit kalmamış, gelişmiş ve büyümüştür. Bu açıdan salt Marksizm değil, Engelsizm, Leninizm vs. hepsi sapmaları da içine alarak değişmiş, gelişmiş ve dönüşmüş olan kopuş felsefeleridir. Dolayısıyla bir kopuş felsefesi ve yine felsefi bağlamda bir sapma olan Marksizm’e ilişkin “sınıf, sınıf mücadelesi ve devlet” gibi temel kavramların anlaşılabilmesi de ancak tikel ve tümel belirlenimlere ait emekolojik sorulara cevap vermeden önce, eskinin sınıf, sınıf mücadelesi ve devlet algılarından da kopuşu, yani sapmayı ifade ettiği ve içerdiği haliyle anlaşılabilir. Aksi takdirde; soyut felsefenin bilimselleşmesi, bilimin felsefe ile birlikte somut ve anlaşılabilir bir bilgiye dönüşebilmesi de asla mümkün değildir. Ve yine emek türleri arasındaki özneleşmiş-nesne ve nesneleşmiş-özne diyalektiğine bağlı nesne ve özne diyalektiği de ancak bu bağlamda kurulabilir.
Örneğin, Marksizm İngiliz Ekonomi-Politiği’ndeki Ricardo’nun “emek-değer” teorisinden koparak ve saparak “artık-emek-değer” teorisi ile birlikte hareket etmiştir. Marksizm’in bir yanı bu iken, bir diğer saç ayağı olarak da Fransız ütopik sosyalizminin “toplumsal özneden yoksun” bir şekilde komünizme geçiş düşüncesinden koparak ve saparak “toplumsal özneli bir şekilde” komünizme geçiş düşüncesiyle birlikte hareket etmiştir. Marksizm’in ikinci bir yanı bu iken, bir diğer saç ayağı olarak da Alman modern felsefesinin doruğu olan Hegel’in “statik-mutlak-tin”inden koparak ve saparak “praksis-kendinde-tin” düşüncesiyle birlikte hareket etmiştir. Kapitalizmin kendisi için sınıfı, yani burjuva sınıfı, Hegel’de kendi için sınıfa tekabül ederken, Hegel sanayi emeğinin icatçı sınıfına “mutlak tin” diyordu. Yani Hegel kapitalizmi ve burjuvaziyi kutsarken, Marx ise kapitalizmin kendinde sınıfı olan kullanıcı sınıfı, yani proletaryayı kutsuyordu. Hem de Marx bunu yaparken praksis açısından proletaryayı kutsuyordu. Dahası; Marksizm’den bir kopma ve sapma bağlamında Leninizm ise, Marx ve Engels’in praksis-kendinde-tin’ine, yani proletaryaya praksis-kendisi-için-sınıf bilinci taşıma teorisi ve pratiği idi. Bu yönüyle Leninizm bir kopuş ve sapma felsefesi olarak Marksist felsefenin bir devam idi. Şayet bu kopuş ve sapma felsefesi olmasaydı Lenin’in “ne yapmalı?” sorusuna verdiği cevap olarak, onun “nasıl bir örgüt ve nasıl bir parti?” sorusuna verdiği teorik-politik katkı da var olamazdı. Kautsky ve Bernstein bu kopuşu ve sapmayı göremediği için, yani Marksizm’in özündeki kopuş ve sapma felsefesini kavrayamadığı için, gericileşmekten de kurtulamamıştır.
Marx hem hasımları hem de takipçileri tarafından bir materyalist olarak görülse de; o klasik bir materyalist değildi. Marx’ın materyalizmi tarihle buluşturup “tarihsel materyalizm” demesindeki kasıtta buydu. Hatta Marx’ın idealist felsefeden gelen diyalektik kavramını materyalizm kavramı ile buluşturup “diyalektik materyalizm” kavramını kullanmış olmasındaki kasıt ise klasik bir idealizm karşıtlığı idi. Ancak bu durum klasik bir materyalizm karşıtlığını da içeriyordu. Marx sonrası Marksistler açısından onun geliştirmek istediği sisteme bir yandan “tarihsel materyalizm” ve diğer yandan “diyalektik materyalizm” adı verilmek istenmiş olması da, Marx’ın hem idealizme hem de materyalizme karşı duruşundan kaynaklanmıştı. Onun çalışmalarının titiz ve dikkatli bir incelenmesinden sonra görülecektir ki; Marx nesnel epistemolojinin öznel determinizmine nasıl karşı ise, aynı şekilde öznel epistemolojinin nesnel determinizmine de karşı çıkmıştır. Bu durum Marx’ın erken ve olgun dönem çalışmalarında yer yer dağınık bir biçimde kendisini göstermiş olsa da, Marx’ın bir nüve biçiminde de olsa idealizm ve materyalizm biçimindeki düalizmi aşmak istediğini söylemesi ve bu yönlü betimlemelerde bulunması hiçte abartılı bir yaklaşım olmayacaktır. Lakin Marx ve Engels’in yaşadığı çağda hala global feodalizmin baskın, sanayi emeğinin de zayıf ve çekimser bir konumlanışta olmasından da dolayı, yine sanayi emeğinin “üst ve alt yapısal” karakterini yansıtan tarihsel düalizmi aşabilecek bir yol ve yöntem oluşturamamış olsalar da, gösterdikleri çaba Emekoloji’ye (emek türlerinin iş bölümü diyalektiğine) kadar uzanan sürecinde zeminini oluşturmaktan da geri kalmamıştır.
Emekolojik yöntem açısından toplumsal varlığın ve toplumsal bilincin belirlenimleri emek türlerin iş bölümü mekaniği ile bağlantılı olarak emeğin devinimi ile oluşan toplumsal öznelerin devinimine endekslidir. Dolayısıyla; emek türlerine göre şekillenen emek araçları karşısındaki icatçı ve kullanıcı temsiliyetizmi ile oluşan sınıfsal yapılar, tarihsel ve toplumsal bilincin var etmiş olduğu temsiliyetizm ile girdiği ilişki içerisinde belirlenmektedir. Bu açıdan temsiliyetist tarih, sınıfların sınıflarla, dinlerin dinlerle, devletlerin devletlerle girdiği savaşımların da tarihidir. Keza; din ve din biçimleri de, sınıf ve sınıf biçimleri de, devlet ve devlet biçimleri de, temsiliyetizmin gölgesi altında ortaya çıkmışlardır. Bu açıdan Marx’ın eksik bıraktığı “üst yapı teorisinin” yetersizliklerinin çözümü noktasında Emekoloji’nin geliştirmiş olduğu temsiliyetizm kavramının, sınıf, din ve devlet gibi belirlenim alanları arasındaki ilişkileri açıklamada oynadığı kilit rol daha da net bir şekilde anlaşılabilir.
Proletarya üzerinden, yani kullanıcı sınıf temsiliyetizmi üzerinden tarihsel ve toplumsal bilincin var etmiş olduğu proletaryan temsiliyetizmin tarih ve komünizm ufku okuması da bu çerçeve de görülmek zorundadır. Marx ve Engels’in proletarya üzerinden yapmış olduğu tarih ve toplum okuması mutlak değil, geçici ve dönemsel bir okuma biçimiydi. Zira Fransız ütopik sosyalizmden kopuş ve sapma süreci içinde olan Marx ve Engels, komünizme ilişkin geçişin sınıflı-özneli olması gerektiğini tespit etti ve o dönem için en ileri sınıf olan proletaryayı da örnek olarak gösterdi. Lakin komünizmin ileri aşamalarına geçişi ise “üretici güçlerin gelişimine” dayandırdı. Marx ve Engels hiçbir çalışmasında salt proletaryan-üretici-güçlere dayalı bir komünist geçiş teorisi ve felsefesi savunmadı. Keza üretici güçlerin gelecekte alabileceği halleri Marx ve Engels döneminde ön görmek (emekolojik diyalektiğin ve yöntemin ortaya çıkmadığı koşullarda) falcılığa girerdi. Tam da bu nedenle Marx ve Engels proletaryada da tam manasıyla karar kılmadı ve bu konunun çözümünü geçici ve dönemsel bir ilke olarak gelecek komünist kuşaklara bırakmayı tercih etti.
Marksizm’in neden bir kopuş felsefesi olarak yorumlanabileceğini anlayabilmek için öncelikli olarak Hegel sistemi içinden Hegel sistemine cevap vermeye çalışan Marx felsefesini yeniden gözden geçirmek gerekir. Hegel kendinde olanın kendisi için olana önceliğini ve kendisi için olanın kendinde olanı belirlediğini söylerken kısmen haklı olsa da, o ve onun kurmak istediği bu dolayım mutlak-olanı “Geist” kavramı ile gizemli ve mistik bir şekilde sunma yanılsamasına düşüyordu. Dolayısıyla; Hegel’in bir nevi öznel-tin ve nesnel-tin arasındaki kurmak istediği diyalektik dolayım, gizemli ve mistik bir mutlak-tin halini alıyordu. Bu yanılsamayı gören Marx, Hegel’de olan mutlak tinsel gizemi ve mistikliği mutlak-somuta indirgeyerek çözmeye çalışmıştır. Başka bir deyişle, Hegel’de ki mutlak-tin’in icatçı özgürlük felsefesi, Marx’ta kullanıcı-tin’in özgürlük felsefesine dönüşmüştür. Lakin ne Marx’ın ne de Engels’in ömrü ve çalışmaları bu mutlak-somutun eleştirisini yapmaya da yetmemiştir. Marx ve Engels’in eleştiri ise, daha çok gelişmekte olan ön-minimal sanayi (D-3 ve kısmen D-4) kapitalizminin göreli-somut yapısının analiz edilmesinden ibaret kalmıştır. Ki her ikisinin de yaşadığı dönemin baskın emek türünün feodal ve mekanik tarım emeği olduğu da düşünülürse, onların çalışmalarının sınırlarının da yine aynı tarihsel-emek-koşulları ile belirlendiğini söylemekte hiçbir sakınca yoktur. Bu açıdan onlar mutlak-somut olanın (özellikle de “tarihsel materyalizm” ve “diyalektik materyalizm” bağlamında) eleştirisini yapmayı programlarına almış olsalar da, bu hedeflerine tam olarak ulaşamamışlardır. Tam da bu nedenden dolayı; Marksizm bir kopuş felsefesi olarak kalmaktan da kurtulamamış, Marksizm’in ardılları ise bu kopuş felsefesini derinleştirme noktasında da yeterince çaba sarf etmemişlerdir. Dahası; bu ardılların iddia ettiğin aksine, ne Marx ne de Marksizm açısından proletaryanın kurucu özne rolünün savunulması mutlak değil, göreceli bir konu (geçici ve dönemsel bir ilke) olarak kalmıştır. Başka bir deyişle, proletaryadan bağımsız olarak proletaryanizm zaman içinde Marksizm’in de ötesinde kendi başına “değişmez bir ilke” ve hatta doğma haline dönüşmüştür. Bu da zorunlu olarak bilimsel bir teori olma yolunda ilerleyen bir kopuş felsefesi olarak Marksizm’in proletaryanizm felsefesi ile özdeş kılınmasına ve Marksizm’in hem kendi içine doğru hem de kendi dışına doğru çift yönlü olarak “ideolojik savaşım” yoluyla geliştirmesi önünde de bir engel haline dönüşmüştür. Kaldı ki bu durumun; yani proletaryanist felsefenin kutsanması Marksizm’den de ayrık olarak zaman içinde proletaryanizmin kendi başında bir tür teomarksoloji’ye dönüşmesi sonucunu doğurmuştur.
Emekoloji komünizme geçişi toplumsal bir özneye oturtmaktadır. Marx’ta Fransız ütopizminin eleştirisini “özneli kopuş” temeline dayandırıyordu. Lakin bu özneli kopuş Emekoloji’de proletaryaya değil, günümüzün “üretici güçlerinin gelişkinliğine” dayandırılarak, en gelişkin üretici güç olan protekyaya dayandırılıyor. Bu ölçüde protekya üzerinden bir sosyalizm okuması, tarih ve toplum okuması yapıyor. Ve hatta komünizm ve sosyalizminde birbirinden farklı toplumsal sistemler olabileceğini öngörebiliyor ve ayrı ayrı değerlendirilebileceğini de öngörüyor. Keza bu öngörmenin temelinde yatan temel neden ise, sosyalizme geçişin üretici güçlerinin ve komünizme geçişin üretici güçlerinin birbirinden ayrı olabileceğini öngörmesinde yatıyor. Bu öngörmeyi emekoloji üretici güçlerin gelişkinliklerin değişebileceğinden dolayı yapıyor. Zira nasıl ki toplayıcı emeğin üretici güçlerinin gelişkinlik seviyesi ile av emeğinin üretici güçlerinin gelişkinlik seviyesi aynı olamazsa; tarım emeğinin, sanayi emeğinin, teknik emeğin ve bilim emeğinin üretici güçlerinin gelişkinlik seviyeleri de aynı olamayacağından dolayı, tarihi ve toplumu kuran emek güçlerinin gelişkinlik seviyeleri de asla eşit olamaz.
Bilindiği üzere Marx ve Engels’de sosyalizm ve komünizm iki farklı sistem olarak değil, tek bir sistemin alt ve üst evreleri olarak görülmektedir. Marx ve Engels komünist sistemin alt ve üst evresini; “herkesin emeğine göre” alt evre, “herkesin yeteneğine göre” üst evre olarak öngörmekte idi. Bu açıdan Fransız ütopizmi ile aralarında çokta belirgin bir fark yoktu. Lakin emekoloji “herkesin yeteneğine göre” tanımlamasını, hangi “emeğin türünün hangi yeteneğine göre” sorusu ile derinleştirip, komünizm kurgusunu açarak genişletmektedir. Ve hatta daha da ileri giderek “her yeteneğin ya da hangi emek türünün yeteneğinin” zorunlu emek olmaktan çıkışı belirlediğini tespit etmeyi de öngörüyor. Dolayısıyla; emekoloji hem tür hem de yetenek açısından sosyalizmi teknik emeğe oturturken, komünizmi ise her yeteneğin zorunlu bir emek olmadığı bilim emek olarak öngörmektedir. Keza komünizmde çalışma zorunlu çalışma olmaktan çıkacak ise, toplumsal sistemin bilim emek disiplini haline gelmesi de gerekmektedir. Herkesin bilim insanına dönüşmediği bir toplumda, ne sınıflar, ne üst yapı ve alt yapı bölünmesi, ne de icatçı ve kullanıcı bölümlenmesi ortadan kalkabilir. Proletaryanizmin komünizm algısı ve ufku işte bu olguyu, yani emek türleri ve bu türlerle dolayım ilişkisi içinde olan ihtiyaç ve yetenek türlerini göremediği içindir ki; proletaryanizmin komünizm ülküsü de kaçınılmaz olarak ütopist kalmaktan da kurtulamamıştır.
Bu açıdan Marx’ın “…sınıflar, sınırlar, devletler ortadan kalkana kadar Marksizm bir özgürlük felsefesi olarak kalacaktır” öngörüsü ise, o gün ki tarihsel koşullarda ve toplumsal öznelere bakılarak yapmış olduğu “ideolojist falcılık”tır. Bu ideolojist bakış açısındaki temel neden üretici güçlerin değişebileceğini hesaplayabilecek olmasına rağmen, üretici güçlerin hangi emek momentine oturduğunu hesaplayamamasından kaynaklanmıştır. İdeolojist falcılık noktasına düşmesinin temel nedeni de; emekolojik determinal yöntemin o dönem için belirlenememiş oluşudur. Başka bir deyişle, o dönem için Marksizm bilim olma yolunda ilerleyen bilimsel bir çalışma praksisi iken, sanki bir bilimmiş gibi, sanki bir yönteme sahipmiş gibi, gelecekle ilgili “bilimsel öngörüleri belirleme” iddiasında da bulunmuştur. Bu iddia o gün ki tarihsel koşullarda, yani emekoloji gibi bilimsel bir yöntemin, yani emek türlerinin birleşik iş bölümü diyalektiğinin var olmadığı koşullarda soyut bir iddia olarak kalmıştır.
Marx’ın Marksizm’in bir “özgürlük felsefesi” olduğu ile ilgili iddiası; soyut bir iddia olarak kalmış, Marksizm en başından beri bir kopuş felsefesi olarak kalmış, dahası kopuş felsefesinin kendi iç tutarlılığına aykırı bir şekilde yanılsamalı ve yanlış bir görüş açıklamaktan da kurtulamamıştır. Keza modern Hegel felsefesi zaten sanayi emeği açısından “özgürlük felsefesi”nin doruğu idi. Tarihteki her özgürlük felsefesi yeni bir özgürlük felsefesine dönüşebilmesi için zorunlu olarak ayrı bir kopuş felsefesi yaşadığı gibi, Marx’ta Marksizm ile birlikte sanayi emeğinin icatçı özgürlük felsefesinden sanayi emeğinin kullanıcı kopuş felsefesini yaratarak, emekoloji ve protekyanın denetimist özgürlük felsefesine geçişi de olanaklı hale getirmiştir.
Kısacası; ilkel komünal toplumdan ön kopuş felsefesi ile birlikte, av emeğinin özgürlük felsefesi nasıl ki köleci sistemleri oluşturmuş ise, köleci özgürlük felsefesinden kopuş felsefesi ile birlikte, nasıl ki tarım emeğinin özgürlük felsefesi feodal sistemi yaratmış ise, feodal özgürlük felsefesinden kopuş felsefesi ile birlikte sanayi emeğinin özgürlük felsefesi nasıl ki kapitalist toplumsal sistemler oluşturmuş ise, Hegelci kapitalist özgürlük felsefesinden Marksist kopuş felsefesi ile birlikte teknik emeğin/protekyanın denetimist özgürlük felsefesi de adım adım sosyalizmi oluşturmaya devam etmektedir.
Toplumsal tarih; zincirleme olarak biri birine bağlı emek türlerinin zincirleme diyalektiğinden bağımsız olmayan özgürlük ve kopuş felsefelerinin biri biri üzerine geçerek geliştiği tarihsel bir yapıyı meydana getirmektedir. Dolayısıyla; özgürlük ve kopuş felsefeleri arasındaki diyalektikte ancak emek türlerinin birbirleriyle olan diyalektiği ile ölçülebilir. Örneğin, av emeğinin antik özgürlük felsefesinden ayrı bir kopuşu olmadan, nitel av emeği nicel tarım emeğine doğru kopmadan ve bu kopuş felsefesini sağlayan kopuş felsefesi olmadan, tarım emeğinin nicel biçiminden nitel özgürlük felsefesine geçiş gerçekleşemezdi. Dolayısıyla; bugün teknik emeğin denetimist özgürlük felsefesi ile burjuva-kapitalist özgürlük felsefesi arasında bir köprü görevi gören Marksizm bir kopuş felsefesi olma özelliğine de sahiptir.
Her toplumsal sistem eski toplumun içinden çıkarken yeni bir özgürlük felsefesi yaratabilmek için eski toplumun ve eski felsefenin içinden yeni bir kopuş felsefesi ile birlikte gelişmek zorundadır. Bu noktada; denetimist felsefenin var olabilmesinde bir kopuş felsefesi olarak Marksizm’in oynadığı rol göz ardı edilemeyecek kadar da önemlidir. Dolayısıyla; Marksizm’in tarihteki yeri sanayi emeğinin özgürlük felsefesi ile teknik emeğin özgürlük felsefesi arasında yer alan bir kopuş felsefesi olma özelliğidir. Başka bir açıdan da ele alacak olursak; tarihsel temsiliyetizmden tarihsel denetimizme geçiş arasında köprü görevi gören bir geçiş felsefesidir Marksizm. Bu gerçeği idrak edememiş olanlar aslında hiçbir zaman “Marksist” olmayı da başaramamış olanlardır.
16.01.2022
Serhat Nigiz









