Gün geçmiyor ki beynimle alakalı yeni ve ilginç bir şeyler öğrenmeyeyim. Şey gibi, bir tane ne idüğü belirsiz elektronik bir alet almışsın ve sadece saate bakmak için kullanıyormuşsun. Hatta şey olsun, akıllı telefon almışsın ama sadece birilerini aramak için kullanıyormuşsun. Sonra bir gün kullanım kılavuzunu buluyorsun, “Vay be!” diyorsun, meğer bir sürü özelliği varmış hiç bilmediğin. Aa bu da mı varmış, aa o da mı varmış diye şaşkınlık içerisindesin.
İşte ben kendi beynimle alakalı 17 ay sonra hâlâ aynı durumdayım. Ne de olsa yıllarca herkes beni “normal” yapmaya çalıştı (ki oldukça boş bir çabaydı bu) oysaki elimizdeki beyni değerlendirmeyi öğrenseymişiz çoook daha verimli sonuç alırmışız.
Neyse, bugünkü özelliğimiz Türkçe’ye (sanırım) sezgisellik olarak çevirebileceğimiz bir şey. Sezgi işte, intuition olan. Bu özelliğe sahip olma, bu özelliği kullanabilme durumu. Açıkçası ben şimdiye kadar bu konuyla alakalı “Aman pöf, ne malum içime nereden doğduğu, cinler mi fısıldadı?” gibi bir yaklaşım içerisindeydim. Çünkü bir şeylere gerekçe olarak hep ÇOK somut şeyler beklerim kendimi bildim bileli, kendimden ve başkalarından. Ama kendimi bildim bileli derken, fark ettim ki kendimi o kadar da bilmiyorum. Kendimi çok uzun yıllardır baskılıyorum, işte 17 aydır öğreniyorum ve hatırlıyorum nasıl bir insan olduğumu. Çok uzun yıllardır bana içgüdüsel ve doğal gelen her şeyi reddederek yaşadım. Hani akıntıya kapıldığına içinden direkt kıyıya doğru yüzmek gelir, oysa boğulmamak için akıntıya paralel yüzmelisin, tam olarak bu duygu neredeyse tüm hayat deneyimlerimin özeti. İçimden gelen yoğun bir güdü ve “öyle yapmam gereken” tam tersi şeyler, sürekli kendi kendinle çatışmak yani.
Terapi sürecimiz de zaten sürekli bebekliğimden başlayarak çeşitli anıları ve konuları deşmek ve yeniden anlamlandırmak şeklinde ilerlediği için, bu konuda eskiden aslında hiç de böyle olmadığımı hatırlayınca tüm bu intuition konusuna bir daha bakayım dedim. Şunu çok net hatırlıyorum ki çok küçük yaşlardan itibaren hep düşünmeden karar almakla suçlandım. Hakikaten de çoğu zaman hiçbir somut sebebe dayandırmaksızın “öyle esti” diye yaptım birçok şeyi. Bunun sonucunda da bazı ağır bedeller ödedim (hâlâ ödüyorum) çünkü bazıları çok yanlış kararlardı. Çünkü diyorum ya, kimse bana bu özelliği nasıl kullanacağımı öğretmedi, kimse bunun sonucu sıçıp batırırsam düzeltebilmem için gereken becerileri kazandırmaya uğraşmadı. Sürekli bu özelliği kullanmamaya telkin edildim (yakınlar ve terapistler tarafından) ve nörotipik karar mekanizmalarını benimsemeye zorlandım ki bu da çok daha büyük bir sorun yarattı: Hiçbir şeye karar verememek, sürekli düşünmek ve asla eyleme geçememek. Sonuçta da yağlı boyayla suluboya yapmaya çalışmak kadar salak bir şey çıktı ortaya: çünkü doğamız farklı.
Oldukça kısıtlı bilgisayar bilgimle benzetme yaparak anlatmaya çalışırsam, nörotipik beynin küçük bir data havuzu ve büyük bir kısa süreli belleği varken, DEHB’li beynin çok büyük bir data havuzu ve küçük bir kısa süreli belleği var.
Bir arkadaşıyla sohbet eden nörotipik bir insan, çok büyük oranda onun yüzüne odaklanır. Geri kalan şeyler flu, belli belirsizdir. Çünkü nörotipik dikkati çok büyük oranda iradeye bağlı/istemli. Dolayısıyla konunun gidişatına göre hangi öğeye odaklanacağını seçer ve geri kalan şeyleri spam klasörüne atar. Tüm bu veri eğer bir şekilde kullanılmazsa, kısa süre içinde silinir. Dolayısıyla nörotipik kişi daha sonra geri dönüp bu arkadaşı hakkında bir değerlendirme yapmak isterse, geriye kalmış o önemli verileri işleyerek karar verir.
Bir arkadaşıyla sohbet eden DEHB’li insanda ise belli bir odak noktası yoktur, bu yüzden ortamdaki HER ŞEY dikkat çeker, e kısa süreli belleği küçük olduğundan tüm bu her şeyi alıp işlemeden, filtrelemeden direkt harddiske atar. Tüm bu “her şey”in içeriği, arkadaşın giysisi, arkada oturan adamın bıyığı, yoldan geçen köpek, kokular, bulutların şekli gibi şeylerden oluşur. Dahası spam klasörü de yoktur, bir şeyler genellikle ilgi çekme düzeyi ve ne kadar yakın gelecekte olduğuna göre hatırlanır veya unutulur, yine de birçoğu kalır. Üstüne üstlük nöronlar arası bağlantılarda da fark var, “related to/buna benzer” özelliği farklı. Dehb’li beyinde çok daha fazla sinaps var, dolayısıyla birçok şey, birçok şeyle alakalı/çağrıştırıyor (ki bu da bir şey anlatırken sürekli konudan konuya atlamamızın sebebi)
Böyle olunca, sen böyle bir beyinle oturup da, küçücük RAM’inle bu kadar çok datayı aynı anda analiz ederek karar veremezsin, kitlenip kalırsın. Bir nevi Laplace’ın şeytanı olman gerekir bu kadar çok değişkenin birbirleriyle etkileşimleri ve değişimleri sonucu ortaya çıkacak sonucu hesaplayabilmen için.
İşte sezgi bu noktada devreye giriyor, bilinçli zihninle inceleyemediğin datayı, bilinçdışı bir düzeyde inceliyor ve sana “içime öyle doğdu” dediğin sonucu veriyor. Yani aslında içine öyle doğmasının gayet somut sebepleri var, sadece bunun bilincinde değilsin. Başkalarının unuttuğu çok küçük detaylar senin zihninde var farkında olmasan da. Yani öyle metafizik “enerji” falan gibi şeyler sonucu değil.
Tek püf noktası, sezgiyle duyguyu ayırabilmek ki benim yanlış kararlarım da genellikle duygusal davrandığımda alınmıştı. “Öyle olması gerekiyor”la “Öyle olmasını istiyorum” hissi arasındaki farkı öğrenmemiz gerekiyor, yani sonunda ne olursa olsun duygularımızı kontrol etmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Her ne kadar şiddetli olursa olsun (madem ki duygularımızın daha şiddetli olduğu bir fact) duyguyu bir kenara ayırıp, bilince değil sezgiye odaklanmayı öğrenmek gerekiyor.
Ben tanı almadan önceki süreçte duyguyu kenara ayırmayı, hatta hiç hissetmemeyi öğrendim evet ama sezgilerim de köreldi. Çünkü bir şeylere duyduğum heyecanı, ne biliyim “bunu hemen şimdi yapmalıyım!” hissini bastırırken sezgilerimi de bastırdım. Oysaki çok güzel sonuçlar aldığım da oldu sezgisellik sayesinde, kimsenin alamadığı riskler alıp, kimsenin çözemediği problemleri çözmeni sağlıyor çünkü doğru kullanılırsa.
Meditasyon çok faydalı diyorlar, ben spordan çok fayda gördüm çünkü bende en işe yarayan meditasyon yöntemi ağırlık kaldırmak. “Anda kalma”nın, bedene dönmenin tek işe yarar yolu ki yıllarca da bedenimden kopuk, tamamen zihnimde yaşadım. Duyularım, sezgilerim köreldi, acıktığımı, yorulduğumu fark etmez hale gelmiştim. Uykusu gelip de uyumak durumunu 5 yıl hiç yaşamadım mesela, 5 yıl sadece sızdım.
O yüzden ağırlık işi en güzel meditasyon bana, kafam o sırada sahiden bomboş. Çünkü o sırada çalıştığın kas grubuna odaklanmalısın, tutuşuna, nefesine… Sweet spot dedikleri noktayı bulman gerekiyor, kasın gelişebileceği ama sakatlanmayacağın zorluk düzeyinde kalman için, ağrı duymadığın ama belli düzeyde bir rahatsızlık hissettiğin durumda kalman için ki bunların hepsi de sürekli ve aktif bir dikkat gerektiriyor, bedenini dinlemeyi gerektiriyor. Nerede yoruldun, nerede artık dinlendin sezmeyi gerektiriyor. (Ben en başlarda set aralarında kronometre ile ara veriyordum mesela, kendimi bilemediğim için)
Dolayısıyla henüz çok riskli konularda olmasa da küçük küçük dürtüsel ve sezgisel kararlar almaya başladım yine, şimdiye kadar da hep olumlu sonuçları oldu.