John Lasseter, Toy Story, 1995 VS Abduction of Ganymede, Palazzo Grimani, Venice, Italy, II century
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from France
seen from United States
seen from China
seen from Malaysia
seen from China
seen from Singapore

seen from United Kingdom
seen from United Kingdom
seen from Japan
seen from United States
seen from China

seen from Russia
seen from Italy

seen from United Kingdom
seen from Spain
seen from China

seen from United Kingdom
John Lasseter, Toy Story, 1995 VS Abduction of Ganymede, Palazzo Grimani, Venice, Italy, II century
Ραδαμανθυς, Μινως & Αιακος
Rhadamanthys, Minos and Aiakos were the judges of the dead, three demi-god ministers of Haides. They were originally mortal men, sons of the god Zeus, who were granted their station in death as a reward for establishing law and order on earth. Individually, Aiakos was guardian of the keys of Haides and judge of the men of Europe, Rhadamanthys the lord of Elysium and judge of the men of Asia, and Minos the judge of the third and final vote.
The Tribuna of the Uffizi, Johann Zoffany, 1772-7, Royal Collection, London In this portrait it is possible to see the Master Collection belonged to Medici, Granduc of Toscana. Paintings inside this painting are distributed in the style of 'Salone' and aristocrats around the paintings are discussing these pieces. In this delicate work we can see the paintings belonged to Raffaelo, Holbein and Rubens
Milena Jesenská - Yuvadaki Şeytan /Tribuna Gazetesi 1930 ‘Kriton Dinçmen İmzasıyla
bizlerin bugünkü evliliklerimizin tümünün -veya-, hiç olmazsa çok büyük bir kısmının- mutsuz olduklarının iddia edilmelerinin nedeni nedir ki? sual günceldir ve ciddi kaynaklara göre, koca bir edebiyat bu konu etrafında odaklanmıştır, ciddi olmayan kaynaklara göre de , konu five o'clock tea'lerin dedikodularının merkezini oluşturmaktadır. konu, her yüzü ile, monden gevezeliklerin olduğu kadar felsefe denemelerinin de ilgi odağıdır, biz gazeteciler ise güncel olan bu konu ile ilgilenen ne ilk ne de son kişi olacağız. vurgulamak isterim ki , bu konu beni gerçekten hep şaşırtır. bu durum, evliliklerin mutsuzluklarının nedenini bilmediğimizden kaynaklanmış değildir. benim, esas olarak , kendime hep sormakta olduğum soru, evliliklerin neden mutlu olmalarının gerekliliğidir.
zira, işin esası, budur! iki varlık... iki küçük insan larvası...yalnız, umutsuzluklarla karşı karşıya bırakılmış, kaçışı olmayan bir varoluşun mateminde... ürkütürcesine kocaman ve korkunç dünyamızda iki ufacık insan, sabahın dokuz buçuğunda bir apartman dairesinde kapalı... aynı soyadı, aynı beklenti ve aynı yazgı içinde kapalı iki zavallı... ve, bunların sade ve sade ikisi oldukları için mutlu olmalarını mı beklersiniz?
bana göre mutlu olmaları umudu ile birbirleriyle evlenen iki kişi, en azından bu kararı vermiş oldukları anda dahi mutlu olma şansına sırtlarını çevirmiş durumdalar. evlilikte mutluluğu amaçlamak, iki milyona otomobil ya da asalet ünvanı elde etmeyi amaçlamaktan farklı bir şey değildir. kesin olan tek şey, hesap ile sayıların aşk konularında daima öç almakta olmalarıdır. başka türlü hareket etmelerinin imkansızlığının bilincinde olduklarında, bu iki kişinin evlenmesinde tek neden, her ikisinin de diğerinin yokluğunda yaşamanın imkansız olduğunu görmeleridir. bu, olabilir; en ufak bir romantizm, en ufak bir duygusallık, en ufak trajik bir öğe olmaksızın.... bu, her gün olabilir... aşk veya diğer herhangi başka ne ad verilirse verilsin, bu dünyanın en güçlü ve de en farklı duygusudur. ne var ki , pek çok kişi, yaşamları süresince bundan kaçınır ve de bunu reddeder.
iki kişi, birlikte yaşamaları için evlenirler. evet... bu husus kocaman, olağanüstü bir şeydir; ancak, neden buna mutluluğun da ilave olması beklenir? ama, neden insanlar gerçeği süslerden arındırılmış olarak görmek istemezler? neden yaldızlanmış yalanlar ararlar? neden ne kendilerinin, ne dünyanın, ne doğanın, ne göğün, ne yazgısının ne de yaşamın kendilerine veremeyeceği ve kendilerinin de beklememelerinin gerektiği, gerekeceği bir şeye bağlanırlar? neden gerçeğe, dünyaya ait bir anlaşmaya, mutluluk gibi bir romantik fantezileri de eklemeye çalışırlar? neden karşısındakinden, senin veremeyeceğin şeyi vermesi istenir? neden, ortak yaşam gibi öylesine büyük, öylesine ciddi, öylesine derin bir olaya "mutluluk vermek" gibi zorlamalar da yapılır?
şayet bizler, evlenmeden önce düşünmeye vakit bulamadığımız bazı konuları hesaplayabilirsek... mesela, ortak yaşamın tek yaşamdan kolay değil de, daha güç olduğunu... kolaylıkların tümü yalnız yaşayanlara verilmektedir... nispi bir sorumluluk, özgürlük, aklımıza estiğinde avustralya'ya gidebilmek gibi başınıza buyruk olma... bağlandıktan sonra, size verilmeyen her şeyden vazgeçmeniz gerektiği için de, evlilik çok zordur. ve işte bu nokta, bugünkü evliliklerin özellikle üstüne çarpıp parçalandıkları temel nedendir: insanlar, yetinmek zorunda kalacakları ile vazgeçmeleri gerekecek olanlar arasında doğru-dürüst seçim yapmadan, yahut, başka bir deyimle, vazgeçecekleri hakkında tam bir karar varmadan evlenirler.
karşındakini tanımak kadar güç bir şey yoktur. birisini ilk kez olarak, yarım saatlik bir konuşma sonunda tanıyabilmenize karşılık, aynı kişiyi ikinci kez olarak ancak on yıllık bir beraber yaşamdan sonra tanıyabileceğinizi söylersem, abartmış olmayacağımı zannediyorum. aynı şekilde, evlenmelerinden önce iki kişinin birbirleri hakkında ve her birinin kiminle evlenmekte olduğuna dair bir fikir sahibi olmalarına olanak olmadığı kanaatindeyim. keza karşılarında bulunan bir kimsenin tüm hareketleri, fikirleri, coşkuları ve inançları ve de şüphe ve katiyetlerini bilseler dahi, daha henüz çoraplarını, uykulu gözlerini, sabahları dişlerini fırçalamalarını veya gargara yapmalarını, bir garsona bahşiş bırakma tarzlarını bilmemekteler.
zira, biri bizi derinliklerde aldatabilirse de, yüzeysel alanda hiçbir zaman aldatamaz. aynı şekilde, bir evlilik bin bir beklenti yıkımı tehlikesini beraberinde getirdiği gibi, önceden kabullenmekten başka herhangi bir kurtuluş simidinin bulunmadığı beraber yaşamın doğurduğu bulutları da getirir. beraber yaşama, aşk adına, karşısındakinin içsel değişikliklerinin yumağında ki her şeyi, milliyetini, politik ve dinsel görüşlerini ve daha bir çok şeyi affetmemizi ister. bu konuda biraz daha ileri gidersek, karşımızdakinin ufak tefek hatalarını da affedelim. karenina'vari bu modern histeriden kendimizi kurtararak hoşgörülü bir gözle bu kanat gibi duran kulaklara, kocaman bağlanmış şu kravata bakalım. herkesin, kendi içinde kendine özgü bir dünyası vardır; o dünya ne kadar kendine özgü ise o kadar tamdır; yetileri ve yetenekleri sayıca ne kadar az ise, onlara o kadar derin ve gerçek anlamda sahiptir; ve şayet tek bir yeteneği varsa, o yeteneği herkes tarafından makbul ve değerli sayılır. ve, sarışın olan birisinden haftada iki gün esmer olmasını istemeyeceğimiz gibi, aynı şekilde boş kafalı bir ukaladan shimmy dansını sevmesini, bir aptaldan kierkegaard'ı anlamasını, bir ressamdan matematik ile ilgilenmesini, melankolik bir kimseden şansonetlere katılmasını, yalnız yaşayan birinden gece toplantılarını tertiplemesini de isteyemeyiz.
işte size; insanların bir türlü anlayamadıkları basitin basiti bir hesap. genelde, kişiliklerinin derinliklerine kadar inseler de, evliliğin esasının, karşılarındakinin, kendini olduğu gibi görme hakkına kadar varan kişiliğine katlanma olduğunu görmezler. zira hesabın sonunda, daima karşısındakinden beklenen bir kendinin olma durumunun kabülü mevcuttur. burada, "buna rağmen"ler söz konusudur. ve, bizleri mutsuz edenler de hep o "buna rağmenler"dir. beni, insanların cinsel, ekonomik, sosyal ya da erotik gereksinimlerini karşılayabilmeleri için beraber yaşadıklarına inandıramazsınız! insanların beraber yaşamalarının tek nedeni, yanlarında birisinin bulunması ihtiyacından başka bir şey değildir; dünyanın bu boşluk ve yalnızlığında , kendilerinin tüm zaaf ve hatalarına rağmen kendilerinin var olmalarını kabul ve tasdik edecek birisinin bulunmasından başka bir şey değildir; cürümden, öç almaktan, kötü düşünceden, adaletten, vicdan azabından kaçabilmeleri için yanlarında bir diğer kişiyi bulundurmak ihtiyacından başka bir şey değildir.
zira, gerçekten, bir ev, bir "yuva"nın "koruma amacı"ndan, dünyaya karşı ve özellikle içsel "ayna"ya karşı "koruma"dan başka herhangi nihai ve kutsal bir amacı olabileceğini düşünebilir misiniz? bir erkeğe bir kadının ve de bir erkeğin bir kadına yapabileceği en büyük lütuf, çocuklara gülümseyerek söylenen bir cümleyi söylemektir; "seni hiç terk etmeyeceğim!" bu söz, "ölüme kadar seni seveceğim" veya "ebediyen sana sadık kalacağım"dan farklı değildir. başkasına karşı namus, gerçeğe bağımlılık, ev, sadakat, karar, dostluk, aidiyet gibi kavramların tümü bu ufak cümlenin içindedir. şu zavallı mutluluğa karşı sürülen, yerine getirilmesi olanaksız vaatlerdir.
kısacası, kanımca, evliliklerimizin böylesine mutsuz olmalarının nedeni işin kolayına kaçmakta olmamızdır. çünkü, tutulmayacağı bilinen ve tutulmayacağı için de bir yıl sonra valizlerin toplamasına neden olacak vaatleri kabul etmemiz kolayımıza gelmektedir. bunun yerine, tutulabilinecek ve dolayısıyla uzun süre tutulacak şeylerin vaadi hem daha kolay, hem daha dürüst olur, diye düşünüyorum. tüm bu hayali derinlikler, ileride rastlanacak ve seviyeli bir davranışı gerektirecek ilk gerçek güçlük karşısında kırılıp bin parçaya ayrılacak iddialardır. neden insanlar, hiçbir zaman bir portakal veya bir menekşe demetini, yeni bir kalemi veya bir kese izmir üzümünü getirip hediye etmeyecek kadar "ilgisiz ve uzak" kalmayacakları vaadinde bulunmazlar ?
neden insanlar, evlenme gecesinin ertesinde ve ondan sonraki sabahlarda sabun ve su kokuları içinde ve doğru-dürüst giyinmiş olarak kahvaltıya ineceklerine dair söz vermezler? neden insanlar, kızgınlıklarını böylesine aşağı-pis-iğrenç davranışlarla göstereceklerine, kızgınlıklarını açık ve hatta darbelerle dahi olsa daha seviyeli bir şekilde gösterecekleri vaadinde bulunmazlar? neden insanlar, diğerine ve onun çıkarlarına kendilerinin sanat tarihi, futbol veya kelebek avına verdiklerinden fazla önem verecekleri vaadinde bulunmazlar? neden insanlar, karşılıklı olarak, birbirlerinin susma özgürlüğüne, yalnız kalma özgürlüğüne, herkesin kendine ait bir odası olma özgürlüğüne saygı gösterecekleri vaadinde bulunmazlar? neden insanlar mutluluk gibi gerçekleşemeyecek laflar peşinde koşacaklarına, yukarıda sözünü ettiğim o hiçbir zaman yerine getirilmeyen, ancak çok önemli olup yerine getirilmesi mümkün olan "ufak-tefek şeyler"in vaadinde bulunmazlar?
evliliğin bir anlamı olması için, mutluluk beklentisinden çok daha geniş ve gerçek bir temel üzerine oturtulması gerek. oh , tanrım! azıcık acı, azıcık ıstırap, azıcık mutsuzluktan neden böylesine korkuyoruz? hiç olmazsa, bir kez, açık bir gecede yıldızlarla bezenmiş bir göğün karşısında, tam bir içtenlikle kendimizi tümüyle vererek beş dakika için oturmayı deneyiniz. veya, vadi ve ovaları gökten bakarcasına seyredeceğiniz birkaç dağa tırmanın. ve, o hallerde, anlayacaksınız ki, mutluluk serabı yerine yaşamın önemini kavrayabilmeniz için tek bir an dahi yeterli olacaktır. mutluluk! sanki, mutluluğu ve mutlu olmayı kendimizden, kendi içimizden başka herhangi bir yerde bulabilirmişiz gibi... sanki, mutlu olma yeteneği yazı yazma, şarkı söyleme veya siyaset yapma yeteneği gibi gerçek bir yetenek değilmiş gibi! bir kişiye arzulamakta olduğu her şeyi veriniz... kendisini aşkla, hediyelerle, ayrıcalıklarla... isteyebileceği kadar her şeyle doldurunuz... ve bunlara rağmen, o gene mutlu olmayacaktır. bir başkasını her tarafını kanatıncaya kadar dövünüz... ve, belki de o kişi yolda taze, nemli, yeşil yapraklarla bezenmiş ve güzelim bir kırmızılıkla dolu bir havuç yığını görüp mutlu olacaktır.
iki yaşam şekli mevcuttur. birisi, sana düşen payı, onu tanımadaki ve de kaybetmede ki imkanlarla imkansızlıkları ve mutluluklarla mutsuzlukları ile dürüstçesine ve cesaretle, tüm cömertliği ve alçakgönüllülüğü ile kabul etmek ise de; diğeri, yazgısını aramak ve elde etmek üzere yola çıkmaktır. ne var ki, bu ikincisinde insanlar sadece güçlerini, zamanlarını, hayal ve umutlarını, içgüdülerini kaybetmekle kalmayıp kendi öz değerlerini de kaybederler, fakirleşirler... bunların gelecekleri, daima dünlerinden kötü olacaktır.
¡Bunka, el comienzo!
¡Hola! Bienvenidos al tumblr oficial de Bunka. ¿Porqué un tumblr? Porque es una manera muy sencilla y práctica de escribir un blog, así que si quieren estar en contacto con lo que es el proyecto, este es el medio ideal (además de la página en Facebook).
¿Qué hemos estado haciendo? El día de ayer, 6 de noviembre, fue un día muy largo para todos nosotros (los miembros de COSUFCA y los integrantes del Colectivo Independiente Punto Tres). Empezamos la jornada con una visita al callejón República de Colombia, que será la sede de Bunka. Todos vimos una vez más el espacio y no paramos de aportar más ideas sobre cómo podíamos utilizar el espacio.
Una vez que los bunkas necesarios estuvimos reunidos, tuvimos la visita de la televisora local, TVP, que nos entrevistó y le dimos un pequeño resumen de lo que será el espacio de Bunka, el callejón friki.
Fue una entrevista muy agradable que terminó en risas =) Después de la entrevista terminó la jornada tanto para COSUFCA como para el Colectivo Independiente Punto Tres, yéndose cada uno para sus casas.
El día terminó con otra entrevista por parte del diario cajemense Tribuna, que tuvo lugar en las instalaciones de ITSON Centro, ¡Nos encantó la actitud de la reportera! En esta entrevista participamos Alfredo Espinoza, Gerardo Gallardo e Ignacio Simons. Hablo por nosotros tres cuando digo que hemos abierto mucho los ojos, ya que nunca habíamos participado de esta manera en un proyecto, y más tratándose de un proyecto que será un enorme granito de arena para impulsar a más jóvenes a hacer este tipo de actividades que buscan el bien social y la seguridad en las calles, ya que lo que estamos haciendo no lo hacemos con ánimo de lucro, lo hacemos porque queremos que al menos una parte de la ciudad sea segura y que se sepa que aunque la lucha es pequeña, se está luchando contra la delincuencia.
¡Hasta la próxima!
La Tribuna. 1897. Giovanni Mataloni.
54 5/8 x 79 in./138.3 x 207 cm
La Tribuna, personified, bends over the shadowed Earth, about to inscribe upon the new day with a quill. From her tapestried dress, we gaze upward to her feather-winged headdress – as if Mercury's winged sandals had become Shakespeare's "wings of imagination and speed of thought." A superb work of art, right down to the typography, features imagery and chiaroscuro familiar to fans of Metlicovitz and Dudovich. But Mataloni preceded both of those colleagues at Ricordi, where he arrived in 1890. Mataloni's famous Brevetto Auer poster brought Art Nouveau to Italy in 1895; this magnificent piece returns us to the Italian Renaissance.
Available at auction October 22, 2017. Learn more >>>