Atatürk'ün 10 Yıl Nutku eşliğinde 1933 Türkiye'si ve Başkent Ankara görüntüleri
DEAR READER
Show & Tell
Misplaced Lens Cap

Love Begins
almost home
Today's Document
No title available
we're not kids anymore.
styofa doing anything
AnasAbdin
he wasn't even looking at me and he found me
Monterey Bay Aquarium
NASA
dirt enthusiast

Andulka
Peter Solarz

izzy's playlists!

Kiana Khansmith
Keni
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

seen from Germany
seen from Moldova

seen from Bangladesh
seen from United States
seen from Iraq

seen from Malaysia

seen from United States
seen from United States
seen from Brazil
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Tunisia
seen from Bangladesh
seen from Türkiye
seen from United States

seen from Iraq

seen from Morocco
seen from Brazil

seen from United States
@tarihtensayfalar
Atatürk'ün 10 Yıl Nutku eşliğinde 1933 Türkiye'si ve Başkent Ankara görüntüleri
Atatürk’ün kendi net sesi ve Fransızcası ile renkli görüntüler
Savaşa hayır!
Balkan Savaşları sonrasında Talat ve Enver paşalarla arası iyice açılan ve bunun ardından da sürgün gibi bir tayinle Sofya Ataşeliğine atanan Mustafa Kemal’in bu dönemdeki tavrı; savaş karşıtı bir tutumdur.
Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na katılmasını yanlış bulan Mustafa Kemal, Almanlarla işbirliği yapılmasına da kesinlikle karşı çıkar. Mustafa Kemal’e göre; Almanya savaşı kazanırsa, Osmanlıları bir uydu haline getirecek, kaybederse Osmanlılar her şeyini kaybedecekti.
Mustafa Kemal yalnız Almanya’yı sevmemekle, güvenmemekle kalmıyor; onların savaşı kazanacak yetenekte olduklarına da inanmıyordu. (Lord Kinross-Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sf:114) Hatta, Alman ordusunun Paris’e doğru hızla ilerlediği günlerde bile, Mustafa Kemal, sonradan yaveri de olacak arkadaşı Salih’e (Bozok) yazdığı bir mektubunda şöyle demiştir: “Almanların, çeşitli faktörlerin etkisi altında zikzaklı şekilde ilerlemek zorunda kalacağını ve bunun da onlar için zararlı sonuçlar doğurabileceğini” belirterek, “Biz, amacımızın ne olduğunu belirtmeden seferberlik ilan ettik. Bizim için büyük bir silahlı kuvveti uzun zaman ayakta tutmak zararlı olacaktır. Bunun, kendimiz, ya da müttefikimiz için ne gibi bir sonuç vereceği kestirilemez...” (Lord Kinross-Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sf:115)
Öte yandan, savaş daha yayılacak olursa, Osmanlı Devleti’nin tarafsız kalamayacağını da biliyordu. Bu durumda, savaşa Almanya’nın karşısında katılmanın daha uygun olacağı görüşünü savunuyordu. Sonuçta, Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesine karşı çıkmasına rağmen, artık seferberlik ilan edilip de savaşa kesin olarak girildiği zaman da, tüm enerjisi ve yurtseverliği ilke savaşın içine girdi. Almanları hiç sevmediği halde, zorunlu müttefik olduklarına göre, sabrı yettiği kadar onlarla bir arada çalışmaya da kendini hazırlamıştı.
Aslında nedir bunun anlamı? Türk-Alman bağlaşıklığı, tarihin de aslında gösterdiği gibi, olsa olsa tarihin bir tür kazası olarak tanımlanabilir. Ve görülüyordu ki; 700 yüzyıllık bir devlet geleneği, milyonların kaderini ilgilendiren bir konuda, sağlıklı bir karar mekanizması kurmaya da yetmemektedir. İttihatçıların komplocu yönetimleri, devlet geleneğini yok etmiştir.
Balkan Savaşları’ndan sonra “Emperyalizm ile ‘birlikte yaşama’ dersini son derece acı deneyimlerle öğrenmek zorunda kalan İttihat ve Terakki, aynı ölçüde acı deneyimlerle çokuluslu bir imparatorluğu yönetmenin de gereklerini öğrenmiş bulunuyordu...” (Prof. Dr. Sina Akşit-Ana Çizgileriyle Türkiye’nin Yakın Tarihi, Cilt: 1, Sf: 107)
Ama 1. Dünya Savaşı’nın bedeli çok daha ağır olmuş, Osmanlı İmparatorluğu, koca tarihi boyunca en ağır yenilgiyi yaşamıştı. Üstelik kazanılan deneyim de öncekilerden çok daha acılıydı: Osmanlı ordusu gösterdiği onca kahramanlık ve kazandığı zafere (Gelibolu, Çanakkale, Anafartalar) karşın, (ki bu başarılar ve zaferlerin altında da Mustafa Kemal’in imzası vardır), müttefiki Almanya Savaşı kaybettiği için, itilaf devletleri karşısında yenik sayılıyordu.
Sonunda savaşa artık daha fazla dayanamayacağını anlayan Almanya, 4 Ekim 1918’de savaş bırakışması önerisinde bulunarak savaştan çekiliyordu. Bu arada Almanya’da rejim değişikliği oluyor ve hükümdar da ülkeden kaçıyordu. Ve Almanya 11 Kasım günü de yenilgisini kabul eden savaş bırakışmasını imzaladı.
Mondros Savaş Bırakışması:
Osmanlı Devleti de, bu koşullar altında Savaşı sürdürmenin güçlüklerini ve yararsızlığını görerek, 30 Ekim 1918’de Mondros Savaş Bırakışması’nı imzalamak zorunda kalıyor ve savaştan çekiliyordu...
Mondros Savaş Bırakışması’nın anlam ve önemi ise, bir yenilginin kabulü ve yenik taraflara galiplerin dayattığı koşullara teslimiyetin ilk adımıydı.
Bu anlaşma ile Osmanlı İmparatorluğu’nun egemen olduğu alanları daraltılıyor, Anadolu ve Rumeli’nin dışında kalan yerlerdeki Türk kuvvetlerinin İtilaf Devletleri’ne teslim olmaları gerekli görülüyordu.
Böylece Osmanlı İmparatorluğu eylemli olarak fiilen ortadan kalkıyordu.
Çanakkale ve İstanbul boğazlarının yabancı gemilere açık tutulması; bu boğazların İtilaf Devletleri’nce askeri denetim altına alınması ile de; başkent İstanbul’un güvenliği tehlikeye düşüyordu. İtilaf Devletleri’nin kendi güvenlikleri açısından gerekli gördükleri yerleri bildirim yapmadan işgal edebileceklerini belirten koşul da; Türkler için belirsiz ve karanlık bir geleceğin başlamak üzere olduğunun bir kanıtı oluyordu. (Baki Kurtuluş-Tarihsel Olaylarla Söylev, Sf: 2)
Çünkü, bu uygulamalar, Osmanlı Devleti’nin egemen olduğu Anadolu’nun bütünü ile işgal edilmesi düşüncesinin ilk adımları ve belirtilerini taşıyor, böyle bir izlenimi doğuruyordu.
Zaten bu anlaşmayı imzalamakla birlikte, Osmanlı Devleti, imparatorluk olarak son buldu.Bu fiili son da Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında yaşayan bazı azınlıkların, “Osmanlı Devleti’nin de son bulacağı” düşüncesine kapılıp başkaldırılarını gündeme getirince,Osmanlı Devleti, savaştan sonra bir de içerideki bu sorunlarla boğuşmak zorunda kaldı.
Savaşlar: Yıkım ve perişanlık
Yıkım ve perişanlıktır her savaş.
Osmanlı İmparatorluğu’nun da gelip katıldığı bu savaş da, bu kuralın dışında değildi elbette. Acılar, yakıp yıkılışlar, tutulacak yanı olmayan tüyler ürpertici örneklerle doluydu. Hem de Dünya Savaşı adıyla çağa damgasını vurduğuna göre, yıkımlar, acılar ve kayıplar, diğerlerine göre çok daha geniş boyutlu, çok daha tahrip ediciydi de... Savaşın sürdüğü dört yıl boyunca, dehşet ve ölüm yalnızca siperlerde yer almadı. Köyler, kasabalar ve kentler de payını aldı. Buralardaki sivil halk da kırılıp geçildi savaşın vahşetiyle. Emperyalist devletlerin kendi aralarındaki paylaşım kavgasından doğan ve bundan dolayı kendilerine de pay düşeceğini sananların da katılmasıyla, 5 kıta halklarını (Avrupa, Asya, Afrika, Amerika, Avustralya) ateşe sürükledi. Örneğin; ta Avustralya’dan Anadolu’ya gelen Anzaklar’ın dramı, bugün bile hala acı verici bir olay olarak anılır. Osmanlı direnişini kırmak için kendi saflarında savaşmak üzere İtilaf devletleri tarafından ülkelerinden getirilip Osmanlı ordusu üzerine sürülen Anzaklar, Gelibolu çıkartması sırasında Osmanlı ordusunun kahramanca direnişinin ve herkesi şaşkına uğratan Çanakkale zaferini karşısında bozguna uğrayan İtilaf devletleri orduları arasında en büyük dramı yaşayan savaşçılar olmuştu. Bu savaş tam 4 yıl, 3 ay, 14 gün sürdü. Savaşın bilançosu ise; korkunçtur ve tam bir insanlık dramını yansıtmaktadır. İşte rakamlar: Savaşa katılan ülkelerin nüfus toplamı: 1.170.935.000 Savaşa katılan ülkelerin ordu toplamları: 66.038.810 (İttifak: 22, İtilaf: 43 milyon) Ölümler: 39 milyon (İttifak: 17, İtilaf: 22 milyon) Savaş giderleri: 186 milyar dolar. Osmanlı Devleti’nin savaş giderleri ise: 1 milyar 430 milyon dolar. (Bülent Tanör-Kurtuluş, Sf: 24) Ama bu savaşta en ağır bedel ödeyen kuşkusuz ki; Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. İttifak ettiği Almanya, yenilgiyi kabul edip savaştan çekilince, İtilaf devletleri nezdinde yenik taraf sayılan Osmanlı İmparatorluğu, galiplerin mağluplara dayattığı şartlara boyun eğerek imzalamak zorunda kaldığı Mondros Savaş Bırakışması sonucu, İmparatorluk fiilen sona ermiştir. Bundan sonra ise, sıra İtilaf devletleri tarafından “Anadolu’nun paylaşılması”na gelmiştir. Bu ise; Anadolu insanının, savaş yorgunu, yorgun ve bıkkın, bir yandan yoksulluk, açlık ve sefaletle da boğuşmakta olan Anadolu halkının, kendini yeniden bir başka savaş içinde bulması anlamına gelir... İttihat ve Terakkinin üç atlısı, Talat, Enver ve Sait Halim paşaların, bir imparatorluğu ölüme götüren yanlış ve komplocu kararlarla 1. Dünya Savaşı’na soktukları Osmanlı Devleti, ağır bir bedel ödeyip, Mondros Anlaşması ile de emperyalizmle birlikte yaşama gerçeğini kabul etmek zorunda kalınca, tüm Anadolu insanı için asıl kara günlerin başlangıcının temeli de atılmış oluyordu. Bu ağır yenilginin vebalini boynunda taşıyanlardan Enver Paşa ve Talat Paşa ise, partilerini feshederek, bir daha geri dönmemek üzere yurt dışına kaçıyordu. Talat Paşa, Ali Said takma adıyla Almanya’ya gitmiş ve Berlin yakınlarında Charlottenburg kasabasına yerleşmişti. 1921 yılında da bir Ermeni genci tarafından kurşunlanarak Almanya’da öldürüldü. Gizlice bir Alman denizaltısına binerek önce Berlin’e, oradan da daha sonra Moskova’ya kaçan Enver Paşa, Anadolu’da Mustafa Kemal’in önderliğinde başlayan Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılmak istemiş, ama bu isteği Mustafa Kemal tarafından kesin olarak ve sert bir şekilde reddedilmişti. Anadolu insanı, tam 8 yıldan beri sürekli bir seferberlik halinde yaşamaktadır. Art arda gelen savaş çağrıları, art arda ilan edilen seferberlikler, perişan bir toplum da yaratmıştır. Balkan Savaşı öncesi ilan edilen seferberlik... 1. Dünya Savaşı için ilan edilen seferberlik... Ve sonuçta perişan, tam 8 yıl boyunca sürekli savaşmaktan yorgun bir toplum... Ve onları bekleyen şimdi çok daha zor bir karar vardır: Bir sabah kalktıklarında elleri bağlı bulacaklardır yurtlarını. Tüm Anadolu insanı da esir edilmek istenecektir. Ya bir imparatorluğun yıkılışının ardından gelen bir başka yıkıma, esarete boyun eğeceklerdir, ya da yeni bir savaşa daha hazırlanacaklardır. Bu kez ki savaşın niteliği ve anlamı çok daha değişiktir. Bu kez yurtlarında bağımsız yaşayabilmek, esarete boyun eğmemek, köleliğe başkaldırmak için, kurtuluşa kadar savaşacaklardır... Hem de yeni ihanetler de yaşayarak... Ateşi ve ihaneti gördük. Ve kanlı bankerler pazarında memleketi Alaman’a satanlar, yan gelip ölülerin üzerine yatanlar düştüler can kaygusuna ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından karanlığa karışarak basıp gittiler. Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat, dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat, iki kat soyulmamak için. Nazım Hikmet (Kurtuluş Savaşı Destanı)
İran Şahı ile Turgutlu'da
"Soy adı yasası" çıkmadan önce, 26 Kasım 1934 tarihinde, TBMM tarafından çıkarılan özel bir yasa ile önceleri Kemal Öz adını kullanmakta olan Mustafa Kemal’e “ATATÜRK” soy adı verildi. Halk tarafından çok beğenilen ve tutulan bu soy adı dolayısıyla, artık herkes O’na sadece“ATATÜRK” ya da çoğunlukla kısaltılmış bir şekilde “ATA” diye hitap etmeye başladı.
Cumhuriyet’in 10 yılının geride bırakıldığı bu dönemde tüm dünya, içerideki bazı ayaklanmaları bastıran Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikada nasıl bir yol izleyeceğini merakla bekliyordu. Çünkü bastırılan bu ayaklanmaların bazılarının ardında İngiliz desteği olduğu ortaya çıkmıştı. Büyük zafer ve cumhuriyetin ardından, dünyanın taktirini toplayan devrimlerin de mimarı olanMustafa Kemal, kendisini büyük lider yapan en önemli erdemini, evrensel bir anlayışla tanımlıyordu: “Yurtta barış, dünyada barış!”
Bundan sonra, yabancı devlet adamları ve temsilcileri tarafından Türkiye’ye çeşitli diplomatik ziyaretler başladı. Türkiye’ye ilk gelen yabancı devlet adamı ise İran Şahı olmuştu. Şah Rıza Pehlevi, Mustafa Kemal’e olan hayranlığını, şahsen kendisini kutlayarak da dile getirmiştir.
16 Haziran 1934 Pazartesi günüTürkiye’ye gelen İran Şahı, Mustafa Kemal’le birlikte "Ege gezisi"ne de çıktı. Mustafa Kemal,bir kez daha böylelikle Turgutlu’ya geliyor.
24 Haziran 1934
Bu kezki gelişi, Turgutlu’ya beşinci gelişidir. Ama bu kez,Mustafa Kemal trenden inmiyor, sadece pencereden görünüp istasyonda kendisini bekleyen ahaliye el sallayarak selamlıyor. 24 Haziran 1934 tarihinde gerçekleşen bu ziyareti, yine uzun dönem Turgutlu'da Belediye Başkanlığı yapmış olan Cevdet Öktem’in anılarına dayanarak aktarıyorum:
“1934 yılında, Haziran ayının 24’ncü gününde Turgutlu Kaymakamlığı’na Dahiliye Vekaleti’nden bir tel geldi. Atatürk’ün konuğu olan Şah’a ülkemizdeki İranlılar dilekçe veriyorlarmış. İşte telde bu konuya dikkat çekiliyor ve Turgutlu’da bu konuda tedbir alınması isteniyordu. Gerekli tertibat alındı. İstasyon itinayla süslendi. Haziran ayı idi. Mevsim meyvalarından bir de sofra hazırlamıştık. Özel Tren istasyona girdi. Makinanın bir yanında Kazım Dirik, öbür yanında Hacı Muhittin Çarıklı duruyor. Biz Turgutlulular, Şah’a ilginç gelsin, yenilik olsun diye Müzik Öğretmeni İsmail Bey’i İran Milli Marşı’nı öğrenmesi için Afyon’a göndermiştik. İsmail Bey orada İran Milli Marşı’nı öğrendi ve kısa sürede bando takımına öğretti. Özel tren orta raya girmişti. Şah’ın vagonda görünmesiyle birlikte bando takımı İran Marşı’nı çalmaya başladı. Şah selama durdu. Marşın bitiminde, Şah trenden heyecanla atladı. Bando takımını kutlamaya giderken, heyecandan ayağı takıldı, düşecek gibi oldu. Mihmandar Fahrettin Altay, Şahı düşmesin diye tuttu. Şah, hazırladığımız meyvelerden bir erik aldı, yedi. Bu arada yanımıza Atatürk’ün yaveri gelerek, “Kaymakam, Belediye Reisi ve Jandarma Komutanını Ata trende bekliyor” dedi. Trene gittik. Atatürk üçümüzle ayrı ayrı ilgilendi. Bizler de elini öptük...”
Bu ziyaret, Atatürk'ün Turgutlu'yu son ziyareti oldu. Ama Turgutlu, O'nu hep bekledi... Bekledi... Bekledi... Bekledi...
'Ben zaten onlardan biriyim'
“Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler memleketi olamaz...” Mustafa Kemal, bu sözleriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik bir ülke haline gelebilmesi için bireylerin de özgür olabilmesi, kendi özgür iradeleriyle hareket ederek karar verebilmelerinin sağlanabilmesi açısından önemli bir adım atılması gerekliliğini öngörüyordu. Toplumdaki bireylerin kul davranışından kurtarılıp, sorumlu birer birey haline getirilebilmesi ve körü körüne inanış ve bağlanışlardan inanışlarından sıyrılabilmesi gerekiyordu. Çünkü demokrasi ancak sorumlu ve etkin bireylerle gelebilirdi. Kul davranışındaki insanlarla ise ancak “şeriat” veya benzeri baskıcı rejimler yaşanabilirdi.
Bu yüzden de yeni Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nin bir başka temel özelliği ise,"laiklik" olarak belirlenmişti. Tüm bu nedenlerle,cumhuriyetin iyice yerleşebilmesi açısından “laiklik, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu”durumundaydı. Bunun ardından 30 Kasım 1925’te tarikatlar yasaklanmış, bu tarikatların müritlerinin yuvaları halindeki tekke ve zaviyeler kapatılmış, şeyhlik vs. gibi ünvanlar yasaklanmıştı... Birkaç ay sonra da, Mustafa Kemal, tüm bu yenilikleri anlatmak için yeni bir yurt gezisine daha çıkmaya hazırlanıyordu.
Suikast girişimi
1926 yılının Haziran ayında ise, yine bu amaçla İzmir’e gelmek üzereyken, hareket etmeden önce İzmir Valisi Kazım Paşa (Dirik)’ten bir yıldırım telgrafı alıyordu. Vali Kazım Paşa, telgrafta “İzmir’de kendisine karşı tertip edildiği anlaşılan sinsi ve haince bir suikast teşebbüsünün ortaya çıkarıldığını” belirterek, Mustafa Kemal’den, güvenliği açısından hareketlerinin ertelenmesini rica ediyordu. Ancak Mustafa Kemal, buna rağmen yola çıkmıştı...
1926 yılının 16 Haziran günü İzmir’e gelen Mustafa Kemal, Cumhuriyet Treni’nin Ankara-İzmir güzergahında bulunan ve yapıldığı 1885 yılından beri “İzmir-Kasaba ve Temdidi Demiryolu” olarak adlandırılan bu güzergahta, yine Turgutlu’dan geçiyordu. Ancak suikast hazırlığının duyulmasından dolayı, Cumhuriyet Treni bu kez Turgutlu’da durmamış,Mustafa Kemal, Turgutlu istasyonunda hızını keserek yavaşlayan trenin vagonunun penceresinden çıkarak, şapkasını sallayarak İstasyonda birikmiş Turgutlu halkını selamlayarak İzmir’e doğru yoluna devam etmişti. 18 Haziran günü ise, ortaya çıkarılan suikast girişimi hakkında Anadolu Ajansı ile yayınladığı ünlü bildiride kendisi ve “En büyük eserimdir” dediği Türkiye Cumhuriyeti için şunları söylüyordu Mustafa Kemal: “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadara yaşayacaktır. Ve Türk ulusu güvenlik ve mutluluğuna kefil olunan prensiplerle uygarlık yolunda duraksamadan yürümeye devam edecektir.” Bu yolculuğunda Turgutlu’ya uğramayan Mustafa Kemal, Manisa’nın diğer ilçeleri Soma, Kırkağaç ve Akhisar’a uğramıştı. Akhisar’da büyük bir ilgi ve sevgi gösterileriyle karşılanan Mustafa Kemal’in, burada söylediği bir söz de çok anlamlıdır. Akhisar istasyonunda dinlenmeye çekilen Mustafa Kemal, istasyon bahçesinde ayran içerken, çevrede birikmiş olan halk, kendisini daha yakından görebilmek isteğiyle adeta istasyona akın etmişti. Halk kendisine daha yakın olmak için giderek bahçeye yaklaşmaya ve girmeye çalışıyordu. İzmir’deki suikast hazırlığının duyulmuş ve yayılmış olması dolayısıyla etrafta geniş ve sıkı güvenlik önlemleri alınmıştı.
Bir ara, komiserin yaklaşan kalabalığı uzaklaştırmak istemesi üzerine, Mustafa Kemal,komisere dönüp ve şöyle dedi: — Komiser Bey! Bırakınız rica ederim. Bana halkımdan zarar gelmez. Yakınlarımdan zarar gelebilir. Bu sözler ise, canına kıymak isteyenlere karşı Mustafa Kemal’in yüreğinde açılan yaranın ifadesiydi...
Menemen olayı
Bir başka yurt gezisinde, buna benzer bir başka olay daha Turgutlu’da yaşanacaktı. Bir süre önce başlayan gerici ayaklanmaların bastırıldığı bir dönemdi. Birkaç yıl önce, laiklik ve cumhuriyet devrimlerine karşı bazı ayaklanmalar başlamış, tekke ve zaviyelerin kapatılması, tarikatların yasaklanması karşısındaki tepkiler, ayaklanmalara kadar uzanmıştı. Bunlardan en kanlı olanlarından biri de Menemen’de yaşanmıştı. Balıkesir’dekiNakşibendi tarikatı şeyhi Mehmet, kendisinin “Mehdi” olduğunu iddia ederek, bazı müritleriyle Menemen’e gelerek burada Hükümet Konağını basmıştı. Menemen’de yedek subaylığını yapan Mustafa Fehmi Kubilay, kendilerine engel olmak isterken öldürülmüş, gövdesinden kesilerek ayrılan başı bir mızrağın ucuna geçirilerek ilçe içinde dolaştırılmıştı.
23 Aralık 1930’da meydana gelen bu gerici ayaklanma bastırılmış, elebaşları da özel mahkeme tarafından verilen ceza doğrultusunda idam edilmişlerdi.
Turgutlu'dan 11 tutuklama
Bu olaylarla ilgili olarak, Turgutlu’dan da içlerinden biri hoca olmak üzere 11 kişi yargılanan sanıklarla ilişkileri olduğu gerekçesiyle tutuklanmış ve Menemen’e götürülmüş ve burada kurulan Divan-ı Harp mahkemesine sevk edilmişti.
Öte yandan, Menemen Olayı, tüm yurt genelinde olduğu gibi, Turgutlu’da da tepki ile karşılanmıştı. Basında yer alan haberlerde, olayların ardından yapılan tepki etkinlikleri içinde Turgutlu’danbir heyetin de görev aldığı ve Kasaba Türkocağı mızıkasının bir heyetle birlikte Menemen’e giderek, şehit Kubilay’ın mezarı başında düzenlenen “Cumhuriyetin sonsuza kadar korunacağı” üzerine ant içme törenine katıldığı belirtilmiştir.
Bu olayın ardından, Mustafa Kemal, 26 Ocak 1931’de Ankara’dan İzmir’e hareket ediyordu. Bu geçişi sırasında özel tren Turgutlu istasyonuna geldiğinde, sabahın 05.00’iydi. Sabahın bu erken saatinde olması ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in herhangi bir karşılama töreni istememesine rağmen, istasyon kendisini karşılamak için gelenlerle doluydu. Ancak tren durmayıp yoluna devam etmişti.
Üçüncü ziyaret: 8 Nisan 1934
Ancak, 1934 yılında, ülkedeki gerici ayaklanmalara bir gözdağı vermek amacıyla Ege’de başlatılan bir dizi askeri manevraları izlemek üzere çıktığı gezi sırasında Turgutlu’ya da denetleme amacıyla gelecekti... Baharın müjdesini veren güzel günlerden biriydi. Tarih ise 8 Nisan 1934. O günü yakından izlemiş olan yazar Mustafa Nuri, Yeni Doğuş dergisinde şunları yazar: “Gazi, 19.30’da Ankara’dan yola çıktı... 8 Nisan akşamı. Saat 18.30. Şimdi Turgutlu’da çok sevdiği Mehmetçikle halleşiyor. Vatanın büyük Kurtarıcısı, yurdun ebedi bekçisiyle koklaşıyor. Şimdi her asker kimbilir ne tatlı göğüsler geçiriyor?... Saat 19’u 5 geçiyor. Turgutlu’dan tren yollandı...” Manisalı araştırmacı yazar Sadık Karaöz ise, şöyle anlatır: “8 Nisan 1934, saat 18.30. Atatürk, Turgutlu’da Topçu Alayı’nı denetleyecek. Bütün Turgutlulular istasyona akmış sanki. Güvenlik kuvvetleri tedbir almış. Halkı belli bir noktadan içeri sokmuyor...”
Dönemin Turgutlu Belediye Başkanı Cevdet Öktem, Mustafa Kemal’in bu ziyaretini şöyle anlatır: “Kaymakama Atatürk gelecek diye bir telgraf gelmişti. Gerekli hazırlıklar yapıldı. İstasyonun altındaki Giritli Cemal Bey’e ait zeytinlikte topçular yerlerini aldı. Atatürk, kendilerini denetleyecek. Kaymakam Sait Sayın, Jandarma Komutanı ve ben, istasyonda en önde bekliyoruz. Ahali de 50 metre geride bekliyor. Biraz da heyecanlıyız. Gazi’yi bir an önce görmek için sabırsızlanıyoruz. Bir ara taş bir vagon geldi, geçti. Anladık ki, Gazi’nin özel treni pek uzakta değil. Birkaç dakika sonra da özel tren göründü. Gazi, trenin arka sahanlığında oturuyordu. Halkın alkışları arasında trenden indi. Turgutlulular, Atatürk’e yaklaşmak istiyorlardı. Fakat güvenlik kuvvetleri engel oluyordu. Bunun üzerine Gazi, görevlilere: — Halkı ne sıkıyorsunuz? Ben zaten onlardan biriyim! diye seslendi. Halka da “Gelin” anlamında işaret etti. Kendisinden bu yakınlığı gören Turgutlulular, Atatürk’e doğru koştular. Kimimiz elini öpüyor, kimimiz ceketinden, pantolonundan bir parçaya dokunmaya çalışıyordu. Daha sonra Atatürk aramızdan ayrılarak, Topçu Alayı’nı teftiş için zeytinliğe gitti...” (*)
(*) Ya Cevdet Öktem'in anılarını aktarması sırasında, ya da bu anıları sonradan kayda geçirenlerce bazı isimlerde bir hata yapılmış gibi görünüyor. Araştırmalarıma göre; tarihlere bakıldığında o dönemki Kasaba Kaymakamı’nın Feyyaz Bey, Belediye Başkanının ise Zahit Zühtü Akıncı olması gerekiyor. (Yukarıdaki resim, Turgutlu'da yapılan bir askeri teftiş anını göstermektedir.)
'Sen bizim için bir güneşşin'
Mustafa Kemal,1924 yılının 1 Ocak tarihinde, Ankara’dan İzmir’e, 22 Şubat tarihinde de İzmir’den Ankara’ya dönüşü sırasında da yanında bulunan eşiLatife Hanım’la birlikteTurgutlu’dan geçerken, istasyonda kendisini görmek üzere toplanan Turgutluluları vagonunun penceresinden selamlıyordu.
Yukarıdaki resimde Atatürk'ü karşılamak üzere istasyonda toplanan halk görülüyor.
Mustafa Kemal’in her yurt gezisine çıkısının tarihsel süreç içinde taşıdığı bir başka anlamı, değeri ve önemi var kuşkusuz. Bu gezilerde Turgutlu’ya uğrayışları da, doğal olarak bu anlamlara ve nedenlere dayanıyor. Diyebiliriz ki; Mustafa Kemal’in Turgutlu’ya gelişleri Kurtuluş Savaşı’nın ve kurtuluştan sonraki süreçte yeni Türk Devleti’nin şekillenmesi sürecindeki en hayati dönemleri ve anları içeriyor. Örneğin; 7 Eylül 1922’deki gelişi, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın nihai zafere ulaşması aşamasındaki strateji ve taktiklerde son rötuşların yapıldığı,kurtuluştan sonra yaptığı 26 Ocak 1923’teki ilk ziyareti ise, “cumhuriyet” düşüncesinin halka ilan edilmesinin yaşandığı bir süreçtir. Daha sonraki gelişleri ise,“cumhuriyet” yolundaki adım adım ilerleyişleri anlatan niteliktedir.
İkinci ziyaret: 16 Ekim 1925
Takvimler 1925 yılını gösteriyor bu kez. Aylardan Ekim. Ilık bir sonbahar günü, sabah saat 08.00’de Manisa’dan hareket eden özel tren, saat 10.00’da Turgutlu istasyonunda duruyor... Mustafa Kemal, istasyonda Turgutlu halkıyla buluşurken, bu kez sırtında mareşal ve büyük zafer kazanmış bir başkomutan üniformasını değil, yeni Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin seçilmiş ilk başkanı, cumhurbaşkanı sıfatını taşıyor... 7 Eylül 1922’deAnadolu İhtilali’nin lideri ve Ulusal Kurtuluş Ordusunun başkomutanı, 26 Ocak 1923’te de muzaffer bir Başkomutan ve TBMM Başkanı olarak gelen Mustafa Kemal, 1925 yılında ise bağımsızlığını kazanmış yeni Türk devleti Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olarak gelmiştir. Ama halkın gözünde ise hep “Gazi Paşa”ydı. Türk insanının Anadolu’ya kadar sürdürdüğü yurt ve uygarlık mücadelesinde, kanı ve canı pahasına elde ettiği bağımsızlık ve kurtuluş mücadelesinden doğan yeni Türk Devleti’nin sembolü “cumhuriyet”, bir yıl önce coşkulu ve büyük görkemli törenlerle kutlanmıştı. İkinci kutlama törenlerinin, cumhuriyetin ve yeni Türk Devleti’nin doğuşunun ikinci kez yapılacak kutlamasına ise 2 hafta vardır henüz. Cumhuriyetin ilanının üzerinden tam 2 yıl geçmiştir. Süreç ise, cumhuriyetin temellerinin yerli yerine oturmasını sağlayacak, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının korunabilmesini sağlayacak yolda hem ekonomik bir kalkınma, hem de uygarlık yolunda bir kalkınmayı hızlandırma anlamında ekonomik, sosyal ve kültürel nitelikte devrimlerin yaşanmaya başlandığı süreçtir. Cumhuriyet treni, bu kezki Anadolu turunda ise, adım adım devrimleri taşıyordu Anadolu’nun dört bir yanına... 1925 yılının Ekim ayında ise,Mustafa Kemal, şapka devrimini tanıtmak amacıyla yurt gezisine çıkmıştı...
Ege’deki ilk durağı İzmir olmuştu “Cumhuriyet Treni”nin. Mustafa Kemal, İzmir’de çeşitli incelemeler ve denetlemelerde de bulunduktan sonra, Ankara’ya dönüş yolu üzerinde bulunanManisa, Turgutlu, Salihli ve Alaşehir’de de duruyor “Cumhuriyet Treni”. Sabah saat 07.55’de Manisa’ya giren “Cumhuriyet Treni”, burada ilgililer ve halk tarafından karşılandığı halde, Mustafa Kemal uykuda olduğu için kendilerine görünmemişti. Manisa istasyonunda 5 dakika mola veren tren, daha sonra Turgutlu’ya doğru yoluna devam etti. Turgutlu’ya geldiğinde ise, saat tam 10.00’du. Günlerden 16 Ekim. Ilık bir sonbahar sabahıydı. Hakimiyeti Milliye Gazetesi’nde Mustafa Kemal’in bu gelişiyle ilgili şöyle bir bilgi yer almaktadır: “Saat 10.00’da Kasaba’ya vardılar. İstasyon, Kasabalılar, çevreden gelen binlerce halk ve öğrenciler ile doluydu. Gazi Paşa, halkın “Yaşayın” sesleri arasında trenden inerek, kendisine hazırlanan yere geçti. Gazi gelecek diye, istasyonun önünde Kasaba gençleri tarafından çok güzel bir tak kurulmuştu. Bu takın karşısında da “Safa geldiniz, uğurlar getirdiniz Türk’ün gözbebeği” levhası yazılıydı.” Mustafa Kemal, Turgutlu İstasyonu’nda kendisi için hazırlanmış özel yerde bir süre dinlendi. Daha sonra, o dönemde Türk Ocağı başkanlığını yapan Dr. Seyfettin Bey, Mustafa Kemal’e hitaben Turgutlu halkı adına oldukça heyecanlı ve övücü bir konuşma yaparak, açtıkları yolda olduklarını, devrimlerinin yanında olduklarını bildirir: “Saygıdeğer Gazi, Büyük Kurtarıcı, Kahraman Önder! Uzun özlemler ve derin acılardan sonra, burnumuzda tütercesine beklediğimiz sevgili dahi, hoş geldiniz, kudümünüzle uğurlar getirdiniz. Sevimli hayalinizi gece rüyalarımızda, gündüz davamızda yaşattık. Ne zamanlardır senin özleminle, senin hicranınla bekliyorduk. Sen bizim için geniş efsaneli bir konu olmuştun. Ufak tefek bilgilerimizin yardımıyla gözlerimizde canlandırdığımız bu eşi benzeri bulunmaz varlığın olağanüstü görkemi, sizi görmeyenlerde ne derin emeller ve özlemler uyandırmıştı. Sonsuzluklar kadar bitimsiz engin gözlerinin en saf sevdalara esin veren alevi karşısında ruhlarımız en ilahi mutlulukları duydu. Sen, bu ülkenin bir cennetiydin. Ama biz bu cennetten uzaktık. Bunca acılar ve özlemlerden sonra kendimizi bu cennetin karşısında bulunca dünya mutluluklarının en yetişilmezlerine ulaşmış olduk. Bu an bizim için o kadar yüksek ve o kadar değerlidir. Büyük eğitmen! Asırların batıl hurafeleri içerisinde puyan olan asil ve soylu Türk ulusuna gerçeği sezdirdin. O benim yüksek ulusumun kirli ve sefil korkularla karıştırılan kimliğini sen ortaya çıkardın. Sen bizim için bir Güneşsin. Karanlıklar içinde çırpınan Türk’e ışıklı yollar gösterdin. Vatanın öz sahibi önceleri değersizdi, uşaktı. Ona efendiliği hazırlayan sensin. Şimdi Türk demek, uygarlıkla yaşamaya kararlı, dışarıdan her türlü müdahalelere karşın yaşama gücünü kendinde duyan bir ulus demek. Türklük demek kimseye boyun eğmemek, Türklük demek doğruluk ve iyilik saflarına katılmak ve tüm bir gurur ve iyilik demektir. Tarihin mutlu, acı ama her zaman gerçeği haykıran tarafsız sayfaları bize gösteriyor. Bütün felaketler uyarı görevinde bulunarak ulusları daima kurtuluş ve kurtulmaya doğru yükseltmiştir. Bu değerli ülke tarihi bir felaketin acı, feci evrelerini gördü, ızdıraplar çekti. Vatanın dört bucağını saran fırtınalı bulutları doğuştan gelen dehanızla parçalayarak ulusu layık olduğu kutsal bağımsızlığa kavuşturdunuz. Değerli Gazi, ulus olarak size teşekkür davranışımızdan dolayı çok mutluyuz. Çünkü tarihin hiçbir devresinde gençlik bu derece açık ve net olarak çizilmiş, aydınlatılmış yollara, bu derece yüksek, dahi bir rehbere sahip olmamıştır. Türk gençleri büyük dahilerin ölümsüz eserlerine sahip çıkmaya ve açtıkları aydınlık yollarda kararlılık ve cesaretle, sürat ve hızla harekete karar vermiş ve bu kararını çoktan devrimlere desteğe dönüştürmüştür. Onu bu karar ve kararlılıktan hiçbir güç döndüremeyecektir.” Dr. Seyfettin Bey, sözlerini şöyle sona erdirir: “Memleketimin, Büyük Kurtarıcısına karşı olan duyguları ifade etmekten acizim. Açıklamalarıma burada son verirken, sonsuzluğa yükselecek varlıklarının ulusun üzerinde sürekli ve kalıcı kılmasını Ulu Tanrı’dan diler ve yalvarırım. Yaşa, var ol Büyük Gazi!” Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, gördüğü ilgiden, yapılan konuşmalardan dolayı kasaba halkına teşekkür ederek, Salihli’ye gitmek üzere tekrara trene biner. Mustafa Kemal’in treni, “Cumhuriyet Treni” yine halkın coşkulu ve heyecan içindeki tezahüratları ve alkışları arasında Turgutlu’dan ayrılır...
Kurtuluş sonrası ilk ziyaret: 26 Ocak 1923
Cumhuriyet Treni
nsanoğlu’nun mağaradan çıkıp kentler kurmaya başladığı uygarlık tarihi süresince verdiği mücadeleler sonucu ulaştığı “cumhuriyet”, insanlığın bir erdemi olarak da gösteriliyordu.Mustafa Kemal de “bir erdem rejimi” olarak tanımlıyordu “cumhuriyet”i.
Ulaşım yolu olarak yalnızca demiryolları vardı o zamanlar. Bu nedenle Mustafa Kemal’in yurt gezilerini sürdürdüğü özel tren, bu yolculuk boyuncaMustafa Kemal’in “cumhuriyet” ile ilgili düşüncelerini halkla paylaşıp, yaymak amacıyla başlattığı yolculuğu simgelemek için, sonraki yıllarda “Cumhuriyet Treni” diye de adlandırılmıştı. Özel tren, Mustafa Kemal’in treni, “Cumhuriyet”i taşıyordu adım adım...
Ankara’dan bir yol gelir Turgutlu’ya
Mustafa Kemal’in treni İzmir-Ankara seferini yaparken, her defasında geçiyorduTurgutlu’dan. 2. Abdülhamit döneminde, 1885’te, İzmir-Kasaba Demiryolu’nun yapımını gerçekleştiren Fransız şirketi, demiryolunu daha sonra Alaşehir’e kadar uzatmış, adını da “İzmir-Kasaba Demiryolu” iken, “İzmir-Kasaba ve Temdidi Demiryolu” olarak değiştirmişti. Daha sonraki yıllarda ise, 19. yüzyıl sonlarına doğru Ankara ile birleşen bu demiryolu,“Kurtuluş”tan sonra, “Anadolu’nun kalbi”ne, can çekişen Osmanlı Devleti’nin en zayıf halkası olan Anadolu’da doğan Yeni Türk Devleti’ni temsil eden, sarayın ve İstanbul Hükümeti’nin karşısında bir alternatif olan Ankara Hükümeti’nin bağrına kadar uzanan bir yol olmuştu. Ankara’dan işte böyle bir yol geliyordu Turgutlu’ya...
Kurtuluştan sonraki ilk ziyaret: 26 Ocak 1923
— Biliyoruz ki; çok büyük sefaletler ve felaketler yaşadınız. Evleriniz yakıldı, hemşehrilerinizin bir çoğu şehit edildi. Ama bütün bu savaş sizin için, heyetimiz için bir uyanma ve uyanıklık olmuştur. Biz bu uyanışla çalışacak olursak, artık o kara günlerin tekrarına imkan olmaz... Mustafa Kemal, karşısında toplanmış olan Turgutlu halkına bu sözlerle sesleniyordu. Soğuk bir kış günüydü. Takvimler 26 Ocak 1923 tarihini gösteriyordu.
Kurtuluş savaşı sonrası ilk yurt gezisine çıkan Mustafa Kemal, Ankara’dan özel treniyle hareket etmiş ve bu yolculukta Turgutlu’ya da uğramıştı. Salihli’den Turgutlu’ya gelen özel tren istasyonda durmuş ve Mustafa Kemal, burada büyük sevgi gösterileriyle karşılanmıştı... Oysa çok değil, yaklaşık 4 ay öncesinde farklı bir tablo yaşıyordu Turgutlu. 3 yıl boyunca yaşanan işgal acılarına ve zulme bir de yangın felaketi eklenmiş, işgalciler Turgutlu’yu terk ederken, arkalarında kocaman bir kül yığınına dönüştürdükleri bir kasaba ve öldürdükleri binden fazla insanın cesedini bırakmışlardı... Şimdiyse tablo çok daha başka, çok daha umut vericiydi. Tüm Turgutlu istasyona akmış, istasyon bayraklar, çiçekler ve zafer taklarıyla süslenmiş. Turgutlu’nun insanları mutlu, heyecanlı ve sevinçli. Yüzlerinde sınırsız bir sevinç parıltısı ve gülümsemesi. O kötü günlerin acısı ise yüreklere gömülmüş. Kurtarıcıları, zafer sonrası, zafer takları arasında halkı ile bütünleşiyor. Mustafa Kemal’in Turgutlu’ya bu kezki gelişi, bir zafer gelişi...
Mustafa Kemal, bu ilk yurt gezisine çıkısını ve nedenlerini şöyle anlatır: “Yeni seçim dolayısıyla Anadolu ve Rumeli Müdafa-ı Hukuk Cemiyeti’ni bir siyasal parti durumuna getirmeye karar vermiştim. Barış gerçekleştiği takdirde, dernek teşkilatımızın siyasi partiye dönüştürülmesini gerekli görüyordum. Zaferden sonra, öğretim ve eğitimle uğraşmaya başlamış olan muzaffer ordumuzu da yakından görmek istiyordum. İşte bu amaçlarla, Batı Anadolu’da bir gezi yapmak üzere 14 Ocak 1923 tarihinde Ankara’dan hareket ettim. Eskişehir’den itibaren İzmit, Bursa, İzmir ve Balıkesir’de halkı uygun yerlerde toplayarak uzun görüşmelerde bulundum. Ahalinin, bana istedikleri gibi serbest sorular sormasını istedim, sorulan sorulara cevap verebilmek için 6 saat, 7 saat süren konferanslar verdim. Hemen her yerde halkın bilmek istediği konular şunlardı: Lozan Konferansı sonucu, Ulusal Egemenlik ve hilafet makamı ve bunların durumu ve ilişkileri. Ve bir de kurmak istediğim parti...” (Nutuk)
Yani, Mustafa Kemal’in bu ilk yurt gezisine çıkısı; halkın mutlu geleceğinin yolunu belirleyecek olan düşüncelerini tartışabilmek, halkı bu konularda aydınlatabilmek, bu yolda kafasında tasarladığı devrimler hakkındaki bazı kararlarına karşı ve kendisine olan güven konusunda halkın yaklaşımını anlamak ve ölçmek amacına yönelikti. Dolayısıyla, Turgutlu’ya da böylesi bir amaçla gelmişti...
Mustafa Kemal, daha önce de 29 Eylül 1922 Cuma günü akşam saatlerinde yine özel treniyle Turgutlu’dan geçmişti. Büyük zafer kazanmış bir Başkomutan ve TBMM Başkanısıfatıyla, 29 Eylül 1922’de zaferin kazanılmasının ardından halka bir beyanname olarak yaptığı“Büyük ve soylu Türk ulusu! Anadolu’nun kurtuluş zaferini kutlarken, sana İzmir’den, Bursa’dan, Akdeniz ufuklarından ordularının selamını takdim ediyorum” şeklindeki o ünlü konuşmasını yaptıktan sonra, trenle Ankara’ya dönmüştü. İzmir’den Ankara’ya hareket eden Mustafa Kemal, akşam saatlerine doğruTurgutlu istasyonunda kısa bir süre durmuştu. O dönemde Manisa’nın mutasarrıflık görevinde bulunan Aziz Bey, Turgutlu Kaymakamı Binbaşı Ahmet Hamdi Bey’e, Mustafa Kemal ve beraberindeki heyetin Turgutlu istasyonundan geçeceğini bildirmiş, bu haber üzerine Ahmet Hamdi Bey de mümkün olduğu kadar çok öğrenci ve halktan kalabalık toplamış, akşam saatlerinde istasyon kalabalık bir halk topluluğu ile dolup taşmıştı. Karanlık dolayısıyla halkın ellerinde fenerler ve çıralardan yaptıkları meşaleler ile doldurdukları istasyon, akşamın alaca karanlığında ışıl ışıl olmuştu. Karanlıkta ilerleyerek yol alan Mustafa Kemal’in treni, Turgutlu istasyonundaki bu ışıltılı kalabalığı gördüğünde durmuştu. Kamarasının penceresinden, üzerindeki Mareşalüniformasıyla görünen Mustafa Kemal, o anda kopan büyük ve coşkulu alkışlar ve tezahüratlar arasında Turgutlu halkını selamlamış ve "ilk fırsatta Turgutlu’ya tekrar geleceği" sözü vererek yoluna devam etmişti. Mustafa Kemal, böylelikle 26 Ocak 1923 günü Turgutlu’ya geldiğinde vermiş olduğu bir sözü de yerine getirmiş oluyordu... Yanında Doğu Ordusu Komutanı Kazım Paşa (Karabekir), Milli Savunma Bakanı Kazım(Özalp), Bursa Milletvekili Muhittin Baha (Pars), Bolu Milletvekili Cevat Abbas (Gürer),Muhafız Tabur Komutanı İsmail Hakkı (Tekçe), Yaveri Mahmut Muzaffer (Kılıç), Özel Kalem Memduh Bey’den oluşan bir heyetle Turgutlu’ya gelen Mustafa Kemal’i, istasyonda oldukça coşkulu bir kalabalık karşıladı. Turgutlu istasyonu sanki bir bayram yeri gibiydi o gün. Heyeti karşılayıcılar arasında bulunan ilkokul çocukları şarkılar söylüyor, şiirler okuyor... Bu arada, üstü başı diğerlerinden daha temiz olan 9 yaşlarında bir öğrenci, Mustafa Kemal’e yaklaşarak, elindeki bir buket çiçeği sunuyor ve Büyük Kurtarıcıya “hoş geldiniz” diyor. Mustafa Kemal, mutlu bir gülümsemeyle çiçeği alarak, gözleri heyecanla ve büyülenmişçesine kendisine hayran hayran bakan bu küçük çocuğun yanağını okşadıktan sonra, soruyor: — Senin adın ne çocuk? — Mustafa Niyazi efendim... — Büyüyünce ne olmak istersin? Zabit mi? — Mühendis veya hekim... — Neden mühendis veya hekim? — Vatanı siz kurtardınız... Yanan yerleri yeniden yapmak, hastalara bakmak için... Küçük Mustafa Niyazi (*) ile arasında geçen bu diyalogdan sonra, Mustafa Kemal yüzünü karşılayıcılar ve halka döndüğünde, öğrenciler ve halk tarafından “Ah Kasaba” adlı ağıt ile “At Bombayı Türk Ordusu” adlı marşı söylüyor ve bir öğrenci de Mustafa Kemal’e ithaf edilen“Ey Türklerin Son Fatihi” adındaki bir şiiri okuyor. Mustafa Kemal’in bu gelişi için hazırlıklı olan Kaymakam Binbaşı Ahmet Hamdi Bey,Belediye Başkanı Cemal Bey ile okullar adına da okul müdürlerinden Osman Nuri Bey, 26 Ocak 1923 Cuma sabahında Turgutlu istasyonuna gelerek kendilerini onurlandıran Mustafa Kemal’i öven ve izinde olduklarını belirten birer konuşma yaptılar.
Yapılan konuşmalardan ve gösterilen ilgiden son derece duygulanan Mustafa Kemal de, bu ilgi ve konuşmalara şöyle bir karşılık verdi: "Hakkımda gösterdiğiniz bu sevgi eseri konuşmaya ve içtenliğe teşekkür ederim. Bütün Kasaba halkı adına söylenen sözlerden son derece duygulandım. Halkın, memleketi gerçek kurtuluşa ulaştırmak için çalışanlarla beraber olduğu konusundaki güvencesi, son derece değerlidir. Memleket ve halkın esenliği için çalışanlar, halkın yardım ve güveninden emin olamazlarsa, elbette inanç ve yürek gücüyle çalışamazlar. Gerek ben ve gerekse saygıdeğer arkadaşlarım bu güven ve desteği en iyi şekilde yerinde kullanmaya çalışacak ve inşallah başarılı da olacağız. Biliyoruz ki; büyük sefaletler ve felaketler yaşadınız. Evleriniz yakıldı, hemşehrilerinizin bir çoğu şehit edildi. Ama bütün bu savaş sizin için, heyetimiz için bir uyanma ve uyanıklık olmuştur. Biz bu uyanışla çalışacak olursak, artık o kara günlerin tekrarına imkan olmaz..." Mustafa Kemal, bu sırada kendisini karşılamaya gelen ilkokul çocuklarını işaret ederek, şunları söyler: — Kalbimize ümitler veren şu karşımızdaki hanımlar ve beylerden fazla, ahalimizi ve ordumuzu bunlar temin edeceklerdir. Ve sonra çocuklara seslenir: — Küçük hanımlar, küçük efendiler! Sizler hepiniz geleceğin birer gülü, yıldızı ve mutluluk ışığısınız. Vatanı gerçek aydınlığa sizler götüreceksiniz. Kendinizin ne kadar önemli ve değerli olduğunu düşünerek, ona göre çalışmalısınız. Sizlerden çok şey bekliyorum... Bu konuşmadan sonra bir süre istasyonda kendisine ayrılmış bölümde dinlenmeye çekilir. Bu sırada birden bire Turgutlu’da yaşayan bir İranlı ortaya çıkar ve kendi dilinde hazırladığı Farsça uzun bir övgü dolu nutuk okur Mustafa Kemal için. Ama aşırı heyecanı dolayısıyla da bitirir bitirmez, orada düşüp bayılır. Mustafa Kemal, daha sonra yeniden trene biner. Özel tren Manisa ve İzmir’e gitmek üzere Turgutlu’dan hareket ederken, yine büyük sevgi gösterileri ve tezahüratlar arasında uğurlanarak Turgutlu’dan yola çıkan Mustafa Kemal, mutlu ve umutludur... Turgutlu’dan sonra aynı gün Manisa’ya giden ve burada da büyük sevgi gösterileriyle karşılanan Mustafa Kemal, Manisa’da da halka hitap eder ve çeşitli ziyaretlerde bulunur. Daha sonra İzmir’e gitmek üzere beraberindekilerle birlikte istasyona dönen Mustafa Kemal, istasyonda kendisini karşılamaya gelen İzmir’den çeşitli kurum ve kuruluşların temsilcilerinden oluşan heyetle birlikte trene binerek İzmir’e hareket eder.
Annesinin mezarı başında and içti
1923 yılının Ocak ayı, Turgutlu için olduğu kadar Mustafa Kemal’in hayatında da önemli gelişmelere sahne oldu. Bunlardan biri, 29 Ocak’ta İzmir’de Latife Hanım’la yaptığı evlilikti. Bir diğeri ise üzücü bir gelişme olmuştu. 14 Ocak günü Mustafa Kemalilk yurt gezisi için trenle hareket edeceği saatlerde, annesi Zübeyde Hanım’ın İzmir’de vefat ettiğini de öğrenmişti. Mustafa Kemal, İzmir’e geldikten sonra, 27 Ocak günü, annesinin Karşıyaka Mezarlığı’ndaki mezarını da ziyaret etmişti. Mustafa Kemal’in, annesinin mezarının başında, 27 Ocak 1923 günü, arkadaşlarına yaptığı konuşma da çok anlamlıdır. “Zavallı anam, milletimiz için amaç olan İzmir’in kutsal topraklarında...” diye söze başladıktan sonra, çevresindeki üzgün arkadaşlarına şöyle der: “Arkadaşlar, ölüm, yaratılışın en doğal bir yasasıdır. Ama böyle olmakla beraber, bazen ne hazin tecelliler gösterir. Burada yatan anam, zulümlerin, zorlamanın bütün milleti felaket uçurumuna götüren keyfi bir yönetimin kurbanı olmuştur. Bunu açıklamak için, izin verirseniz acıklı olan yaşamının belirgin birkaç noktasını arz edeyim... Abdülhamit dönemindeydi. 1905 yılında okuldan Kurmay Yüzbaşı olarak yeni çıkmıştım. Hayata, ilk adımımı atıyordum. Fakat bu adım, yaşama değil, zindana rastladı. Gerçekten bir gün beni aldılar ve zorba yönetimin zindanına koydular. Orada aylarca kaldım. Anamın, bundan ancak hapisten çıktıktan sonra haberi olabildi ve hemen beni görmek için sabırsızlandı, İstanbul’a geldi. Ama orada kendisiyle ancak 3-5 gün görüşebilmek nasip oldu. Çünkü zorba yönetimin hafiyeleri, casusları, cellatları evimizi sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi. Anam, ağlayarak arkamdan geliyordu. Beni sürgün yerime götürecek vapura bindirildiğim sırada, benimle görüşmesi yasaklanan anam, gözyaşları içinde Sirkeci Rıhtımı’nda elemler ve kederler içinde terk edilmişti. Sürgünde geçirdiğim tehlikeler, onun yaşamını acılar ve gözyaşları içinde geçirmesine neden olmuştur. Bir başka nokta daha: mütareke sırasında Anadolu’ya geçtiğim günlerde anamı da acılı bir halde İstanbul’da bırakmak zorunda kalmıştım. Yanında, kendisinin görevlendirdiği adamım vardı. Onu Erzurum’dan İstanbul’a göndermiştim. Anam, bu zatın yalnız geldiğini öğrenince, halife ve padişah tarafından hakkımda verilen idam kararının yerine getirildiğini sanmış ve bu ona felç gelmesine neden olmuştur. Ondan sonra, bütün milli mücadele yılları onun yaşamını elem ve acılar içinde geçirtmişti. Padişah ve hükümetin ve bütün düşmanların sürekli baskısı ve işkencesi altında kalmıştı. Evi bin türlü uydurma nedenlerle aranır, basılır, rahatsız edilirdi. Anam, üç buçuk yılının gecesini, gündüzünü gözyaşları içinde geçirdi. Bu gözyaşları ona gözlerini kaybettirdi. Sonunda, pek yakın zamanda onu İstanbul’dan kurtarabildim. Ona kavuştuğumda, o artık ölmüştü... Sadece manen yaşıyor. Anamın kaybından kuşkusuz çok üzgünüm. Ama bu üzüntümü hafifleten ve beni teselli eden, asıl anamız olan “vatan”ı mahveden ve harabeye döndüren yönetimin, bir daha gelmemek üzere tarihin mezarlığına gömüldüğünü görebilmiş olmasıdır. Anam, bu toprağın altında. Ama Ulusal Egemenlik, sonsuza kadar devam edecektir. Anamın ruhuna ve atalarımızın ruhuna üstlendiğim vicdan yeminimi tekrar edeyim: Anamın mezarı önünde ve Tanrı’mın huzurunda söz veriyorum ve yenim ediyorum ki; milletimin bunca kan dökerek elde ettiği ve belirlediği “egemenlik”in korunması ve savunulması için, gerekirse “Ulusal Egemenlik” uğruna canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun!"
Aynı yıl, 1923 yılının Şubat ayında, Mustafa Kemal, özel treniyle birlikte bir kez dahaTurgutlu’dan geçti. Bu kez, yanında 24 Ocak günü İzmir’de evlendiği eşi Latife Hanımda vardı. Bu yolculuğunu rotası ise Eskişehir’e doğruydu bu kez. Hedefi, “Londra Konferansı”, nihai hedef ise; “bağımsız bir vatan”dı. Anadolu ihtilalinin lideri, Kurtuluş Savaşı’nın Başkomutanı ve TBMM Başkanı Mustafa Kemal’in gösterdiği hedefler doğrultusunda Anadolu’nun ve anadolu halkının geleceğini belirleyecek kararları Londra’da, Londra Konferansı’nda İtilaf devletleri ile diğer devlet temsilcilerine ilan eden Türk heyeti, yurda dönmüştü. Mustafa Kemal, bu heyetle Eskişehir’de buluşacaktı. Bu nedenle 18 Şubat günü özel treniyle İzmir’den yola çıkan Mustafa Kemal, yineTurgutlu’dan geçerken, istasyonda birikmiş kasaba halkına selam vermeden geçmedi. Ama bu kez halkla görüşmek üzere fazla oyalanmadı, trenden inmedi, treni Turgutlu istasyonunda durmadı. Randevusuna yetişebilmek için, vagondan inmeden, pencereden görünüp halkı selamlayarak, Ankara istikametine doğru yoluna devam etti.
26 Ocak nasıl kutlama günü oldu?
1992 yılında, Turgutlu Belediyesi’nde Kültür İşleri Sorumlusu olarak görev yapmaktayken, Belediyenin kültürel etkinlikleri çerçevesi içinde, “Turgutlu tarihinin araştırılarak aydınlatılması” konusu da gündeme gelmişti. Bu konuyu gündeme getiren ve gereken çabanın gösterilmesini isteyen de, o günlerde Turgutlu'da görev yapmaktan olan Kaymakam Sayın Günhan Sarıkaya olmuştu. Kaymakam Günhan Sarıkaya, bir anlamda eleştiri de getirerek, Turgutlu tarihinin bilinmemesinin ve bu konuda herhangi bir kitap vs. gibi ürünlerin olmamasının Turgutlu’nun bir başka ve önemli eksikliği olduğunu vurgularken, bu eksikliğin giderilmesi konusundaki görevin de en başta Belediye’ye düştüğünü vurgulamıştı. Bunun ardından da, bu konuda gerekli çalışmaları yürütebilmek için dönemin Belediye Başkanı İsmail Kırdar ile birlikte bir komite oluşturuldu. Komitede yer alanlar arasında görev paylaşımları yapıldı. Belediye’nin kültür işlerinden sorumlu kişi olarak, ben de,Turgutlu’nun geçmiş tarihinin araştırılması konusunda bir görev üstlenmiştim. Görevlerim arasında, bu konuda bize yardım ve katkı sağlayabilecek üniversitelerde görevli bazı profesörlerle diyalog kurmak, yazılı araştırmalar yapılabilecek ve yararlanılabilecek bazı kaynaklar ve eserleri saptayarak, bu kaynak ve eserlerin bulunabilmesini sağlamak gibi çalışmalar yer alıyordu.
Belirlenen komite hemen çalışmalara başladı. Komitede görevli diğer kişiler, daha çokTurgutlu’nun geçmiş tarihine ait fotoğrafların elde edilmesi için çalışmalara başlamış ve vatandaşın elinde bulunan bu tür fotoğrafların toplanması işine yönelmişti. Benim görevim ise, daha karmaşık ve daha geniş yelpazede bir çalışmayı gerektirdiğinden, biraz daha boyutlu bir araştırma ve çalışmayı içeriyordu. Turgutlu’nun tarihinin aydınlatılması konusunda, yazılı çalışmalara başlama anlamında ilk gelişmeleri1993 yılında göstermeye başlamıştım. Yaptığım bu araştırmalar sırasında, 26 Ocak’ın taşıdığı önemi ve anlamı fark etmiştim. Kurtuluştan sonra, Mustafa Kemal’in ilk yurt gezisine çıkısı sırasında Turgutlu’ya uğradığı 26 Ocak tarihi, gerçekten de Turgutlu için büyük bir anlam taşıyordu. İlk olarak; Turgutlu halkı “büyük kurtarıcı”ları ile ilk kez bu kadar yakından tanışıyor, onu bu kadar yakından görebiliyor, ilk kez kendisiyle sohbet etme, düşüncelerini ve hedeflerini kendi ağzından dinleme şansına sahip olabiliyordu.
İkinci olarak; Mustafa Kemal’in zafer sonrası bu gelişi, Turgutlu’yu ziyareti açısından da bir “ilk”ti. Kurtuluş günü olan 7 Eylül günü de Turgutlu’da bulunmuştu ama, bunun anlamı farklıydı. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in Turgutlu’yu ziyaret anlamındaki ilk gelişi, kurtuluştan 4 ay sonraki gelişiydi. Üçüncü olarak; Mustafa Kemal’in ilk yurt gezisine çıkısı, bu gezinin taşıdığı amaç ve anlamdı. Kafasında Anadolu’nun ve Anadolu halkının geleceğini belirleyecek devrimleri kurgulayan Mustafa Kemal, devrimler öncesinde halkın kendisine olan güvenini ve düşüncelerine olan yaklaşımını ölçmek, bir anlamda bu nitelikte bir nabız yoklaması yapmak için böyle bir yurt gezisine çıkmaya karar vermişti. 26 Ocak 1923’te Mustafa Kemal’in Turgutlu’ya gelişi işte tüm bu anlamları taşıdığından, Turgutlu’nun tarihinde önemli ve anlamlı yeri olan bir gündü... Bir başka ayrıntı ise; Kurtuluş Savaşı’nın en son hayati aşamasına gelindiği günlerde karargahını kurarak, Manisa ve İzmir’in kurtuluş planlarını yaptığı bir yer olması bakımından da Mustafa Kemal’in anılarında Turgutlu’nun unutulmaz ve ayrı bir yeri olmasıydı. Örneğin Mustafa Kemal, Ankara demiryolu güzergahında yer alan Turgutlu’dan treniyle her geçişinde, anılarında Turgutlu’yu canlandırmaya çalışırken, hep o “kurtulan bayrak” olayını anımsamıştı. Bu yüzden de böyle kendisinde hoş bir etki bırakan olayın geçtiği Turgutlu’ya zaferin kazanılmasından sonra gerçekleştirdiği ilk ziyaret ve bu ziyaret sırasındaki halkın kendisine olan yaklaşımı, Mustafa Kemal için de anlamlı ve önemliydi.
Tüm bu nedenler dolayısıyla, sonunda 26 Ocak tarihinin geleneksel bir kutlama ve anma günü olarak Turgutlu’da gerçekleştirilmesi gerektiğini düşündüm. Bugünün anlamı ve Atatürk'ün ilçemizi kurtuluştan sonra ilk kez bu tarihte ziyaret ettiği, 1993 yılına kadar pek bilinmiyordu. Taşıdığı anlamı ve önemi de. Bu yüzden de,Belediye’nin bir kültürel etkinliği olarak 26 Ocak’ın geleneksel yerel kutlama günlerinden biri olması konusunda, bir dosya hazırlayarak bir öneri sundum. 27 Ocak 1994 tarihinde ise, Turgutlu FM Radyosu’nda bir programa davet edilmiştim. Bu programda da 26 Ocak tarihinin Turgutlu açısından taşıdığı anlam ve öneme değinmiştim. Aslında o yıl, 26 Ocak geleneksel bir kutlama ve anma günü olarak Belediye tarafından gerçekleştirilecekti. Ancak seçim sürecine girildiğinden, bu yönde herhangi bir adım atılmasında gecikme oldu. Bu arada Kaymakam Sarıkaya, hazırladığım öneri dosyasını ve radyoda yaptığım program kasetini incelemiş, konuyla yakından ilgilendiğini belirtmişti. 1994 yılı sonunda yapılan seçimlerle Belediye yönetiminde yaşanan değişiklik, doğal olarak benim de konumumda bir değişimi gündeme getirince, belirlenen komitenin de dağılması sonucu doğdu. Örneğin ben, bir süre sonra siyasi nedenlerle Belediye'den ayrılmak zorunda kaldım. Ancak, bundan sonraki çalışmalarımı konu benim de ilgimi çeken ve oldukça saran bir konu olması dolayısıyla, bireysel olarak sürdürmeye devam ettim. Yaptığım çalışmaları zaman zaman, yeni işim olan Radyo Müdürlüğü sürecinde radyodan yayınlamaya devam ettim. Köşe yazılarımda da bu konuyu ve diğer araştırmalarımı da zaman zaman vurgulamaya çalıştım... 1996 yılının 26 Ocak tarihinde, günün anlam ve önemini vurgulamak amacıyla yaptığım programa, bu kez ilçemizde kurularak tüzel kişilik kazanan Atatürkçü Düşünce Derneği'nin o dönemki başkanı Serpil Muslu’yu konuk etmiş, 26 Ocak’ın anlam ve önemini bir kez daha bu programla vurgulamıştım. Bu programı radyodan dinleyen emekli Op. Dr. Mustafa Niyazi Dinçsoy, program sonrası beni arayarak, o günü yaşamış birisi olduğunu, programı dinlerken tüm anılarının canlandığını, kendisinin o gün birilkokul öğrencisi olduğunu ve karşılama koitesi tarafından verilen bir görevle Mustafa Kemal’e kendisinin çiçek verdiğini ve aralarında kısa bir konuşma geçtiğini aktardı. 3 Şubat 1996 günü de, olayın yaşayan bir tanığı olarak, Op. Dr. Mustafa Niyazi Dinçsoy’u, 26 Ocak günü ilçemizi ilk ziyareti sırasında Mustafa Kemal’e çiçek veren o günün küçük çocuğu olarak programa konuk ettim. Doğal olarak da program büyük ilgi gördü... Bu arada, yaptığım araştırmalar sırasında zaman zaman kendisine danıştığım, zaman zaman bilgilerine başvurduğum, zaman zaman da araştırmalarına katkıda bulunduğum sevgili dostum ve değerli büyüğüm Op. Dr. Mustafa Niyazi Dinçsoy’u da yaptığım diğer araştırmalarla ilgili programların bazılarına da konuk olarak davet etmeyi sürdürdüm. Böylelikle, Kaymakam Günhan Sarıkaya’nın da onaylaması ile birlikte, kurucu üyesi olduğum Atatürkçü Düşünce Derneği tarafından, 26 Ocak tarihinin Turgutlu’da yerel kutlama günlerinden biri olması konusunda çaba gösterildi. Sonuçta, ilk olarak 1997 yılında, ADD’nin önderliğiyle, 26 Ocak tarihinde Mustafa Kemal’in Turgutlu’yu ilk ziyareti düzenlenen etkinlik ve resmi törenlerle kutlanmaya başlandı... İşte 26 Ocak tarihinin ilçemizde yerel bir kutlama günü haline gelmesinin kısa ve gerçek hikayesi böyle. 26 Ocak tarihinin Turgutlu’da geleneksel bir yerel kutlama ve anma günlerinden biri olmasına katkıda bulunduğum için de kendimi mutlu ve kıvançlı hissediyorum. Bu günün önemini ve anlamını kavrayarak, geleneksel bir kutlama günü olarak gerçekleştirilmesini sağlayan, başta Kaymakam Günhan Sarıkaya olmak üzere de, yardımı ve katkısı olan herkese teşekkür ediyorum.
Oliver Shanti - Well Balanced
BİR AŞK, BİR NİKAH ve BİR SÖZ
TURGUTLU’dan söz ederken kimi yazılarımda zaman zaman “vadedilmiş topraklar” veya “vadedilmiş yer” diye tanımladığım olmuştur. Bunun nedeni ise, yıllar önce Turgutlu’nun tarihi ile ilgili olarak yaptığım araştırma-incelemeler sırasında fark ettiğim çok anlamlı bir ayrıntı dolayısıyladır. “Vadedilmiş yer” deyiminin bir başka karşılığı “cennet” anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi cennet de vaat edilmiş bir yerdir.
Yöremiz toprağı da gerçekten tıpkı cennet diye tanımlanabilecek özellikte. Doğa, Manisa bölgesini ödüllendirmiş sanki. Yeşili en cömert biçimde sunarak, toprağı en bereketli toprak kılarak dünyanın en cennet köşelerinden, en bereketli topraklarından biri haline getirmiş yöremizi. Dünyanın 7 cennet bölgesinden biri olan Gediz Havzası’nın en önemli tarım bölgesi ve ülkemizin de gözbebeği durumundaki Manisa ovasının en önemli, stratejik yerinde kurulu bulunan Turgutlu da işte bu özelliği nedeniyle tarihimiz içinde “vaat edilmiş bir yer” olma özelliği taşıyor. Bu konuyu yaptığım tarihi araştırmanın ışındaki gelişmelerle kısaca özetlemek istiyorum.
Öncelikle belirtmek istediğim ayrıntı, ilk Türk aşiretinin Turgutlu’ya yerleşmesinin nedeni; bir aşk hikayesi ve bir nikah olayına dayanmaktadır. Bu aşk hikayesi ise; Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Bey’in Anadolu’da “bilginler bilgini” olarak da bilinen Şeyh Edebali’nin kızı Mal Hatun’a olan aşkıdır. Babası Ertuğrul Gazi’den sonra Kayı aşiretinin başına geçen Osman Bey, birkaç kez Mal Hatun’u istetse de, Osman Bey’in çok hırslı biri olduğunu bildiğinden Şeyh Edebali kızını ihmal edeceği korkusu ile Mal Hatun’u Osman Bey’e vermek istemez. Ancak bir süre sonra Osman Bey’in sevgisinin karşılıksız olmadığını, kızı Mal Hatun’un da Osman Bey’e ilgisi olduğunu fark eden Şeyh Edebali, sonunda razı olur. Artık iş bir tek nikaha kalmıştır bu durumda.
O zamanlar bu tür soylu kimselerin nikahları herkes tarafından kıyılamazdı. Çünkü bu tür nikahların İslam geleneklerine ve kurallarına göre yapılması zorunluydu. Bu nedenle, bu tür soyluların nikahları ancak yine soylu kimseler tarafından ya da derin ve engin bilgileri olan bilge kimseler, şeyh ya da dervişler tarafından kıyılabilirdi. Dolayısıyla Osman Bey’in Mal Hatun ile nikahını da ancak böyle soylu ve bu özelliklere sahip, aynı zamanda da Şeyh Edebali’nin de yakın dostu (Bazı kaynaklara göre ise iyi bir müridi) olan Şeyh Turud kıyar.
Bunun karşılığında ise Osman Bey, Şeyh Turud’a, iki büyük hayali olduğunu, bunlardan en büyük hayali olan Mal Hatun’la nikahının kıyılmasına vesile olduğu için kendisini ödüllendirmek istediğini, ancak bu ödüllendirmenin ise ikinci büyük hayalinin de gerçekleşmesine bağlı olduğunu söyler. Osman Bey’in diğer büyük hayali başında bulunduğu Kayı aşiretinin büyüyüp güçlenerek bir devlet haline gelmesidir. Şeyh Turud’a ödül olarak verdiği söz ise “bir nehir ve yeşil bir vadi kenarında kendisi ve aşiretinin yerleşmesi için yer bağışlayacağı şeklinde” verdiği sözdür. Bu sözün anlamı henüz Anadolu’nun tam olarak Türkleşmediği, hala Bizans toprakları olduğu bir dönemde tabii ki çok büyüktür.
Ancak Osman Bey’in sözü yıllar sonra, Anadolu Birliği’nin sağlanması ve kurucusu olduğu Osmanlı Devleti’nin egemenliğini ilan etmesi sonucunda yerine gelebilir. Dolayısıyla Osman Bey’in ikinci büyük düşü de gerçekleşmiştir. Böylece, Karamanoğullar'ını büyük bir yenilgiye uğratarak Anadolu’da kesin egemenliğini ilan eden ve Anadolu Birliğini kuran Osmanlı Devleti’nin başında bulunan Sultan 2. Murat, Osmanlı Devletinin kurucusu ve manevi liderleri de olan büyük dedesi Osman Bey’in verilmiş olan sözünü bir devlet geleneği olarak yerine getirir ve 1442 yılında, Konya’da barınmakta olan Şeyh Turud aşiretinin o dönemki kuşaklarını Osmanlı Devleti’nin ilk vilayeti olma özelliği taşıyan ve bu yüzden de Şehzadeler Kenti olarak değerlendirilen Manisa yakınlarına, toprağının bereketi ile bilinen yöremize yerleştirir.
Bu dönemde Osmanlı Devleti’nin bütün yerleştirmeleri ya sürgün yolu ile ya da zorla yaptırılan yerleştirmeler olduğu halde, Şeyh Turud aşiretine ise yukarıda aktardığım nedenler dolayısıyla özel bir önem gösterilmiş, bu yerleştirme hem bir sözün yerine getirilmesi, hem de bu anlamda bir ödüllendirme şeklinde gerçekleştirilmiştir. İşte bu yerleştirmenin taşıdığı anlam, ardında yatan nedenler ve verilen söz dolayısıyla, Turgutlu’dan söz ederken tarihi araştırmalarımda zaman zaman Turgutlu’dan “cennet” tanımlamasına da biraz gönderme yaparak “vadedilmiş topraklar” olarak bahsediyorum…
VADEDİLMİŞ TOPRAKLARDA AŞKIN TOHUMLARI
İlçemizin bugünkü TURGUTLU adını almasına neden olan, yöremize ilk gelen Türkmen aşireti olan Turud Aşireti’nin ilk yerleşim yeri, Gediz nehrine yakın yerlerde olan Gencerpınarı mevkiidir. Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sindeki tanımlamalarda da kentin ilk kuruluş yeri olduğu anlaşılan bu mevkiinin, kentimizin geçmiş tarihinde çok önemli yeri olduğu da görülüyor. Gencerpınarı, ilçenin folklorik değerleri içinde ayrı bir yeri ve önemi olan bir yer olarak da biliniyor.
Bu yerin taşıdığı bu anlam ve folklorik değerler, bir iddiaya göre, Saba Melikesi Belkıs Efsanesi’nde de yer alır. Belkıs ile Sultan Süleyman’ın susuzluklarını giderip dinlenmek üzere geldikleri, ulu çınarlar ve salkım söğütlerin süslediği bir pınarın bulunduğu bu yer, belki “pınar” adından esinlerek, Gencerpınarı ile de özdeşleştirilir ve efsanede adı geçen bu yerin de Gencerpınarı olduğunu savunulur. Kimi araştırmacılarca olduğu gibi, Op. Dr. Mustafa Niyazi Dinçsoy da, sohbetlerimiz sırasında bunu ısrarla doğrulamasının yanı sıra, ayrıca eserinde de doğa harikası bir yer olan Gencerpınarı’nı nefis bir betimlemeyle, folklorik bir öykü tadında anlatır:
“Gencerpınarı’nın varlığı ve nitelikleriyle, asıl adı “Oba yolu” iken halkın dilinde “Ova yolu”na dönüşen, kentin bugünkü kanalizasyon kolektörünün bir bölümünün geçtiği ‘Sulu sokak’taki evlerin ahşap motiflerle süslü saçakları ve bu yolun ‘sokak’ olarak adlandırılması, bu eski Anadolu tipi evleriyle birlikte, Evliya Çelebi'nin “Gediz’e yakın, düz bir ovanın ortasında” olarak belirlediği şehrimizin ilk kuruluş yerinin Gürköy, Gencerpınarı ile yöredeki tımarlarda olması daha akla yatkın, mantıklı bir tahmin ve oranlama gibi görünüyor...”
Op. Dr. Mustafa Niyazi Dinçsoy şöyle devam ediyor: “Bugün Turgutlu’nun 2.500 metre kuzeyinde Gencerpınarı diye anılan, adı Genç + Er sözcüklerinin birleşiminden oluşan, büyük ve asırlık çınar ağaçlarıyla, mavi-yeşil bir gölge ile örtülü, 2 bin -3 bin metrekarelik bir meydan vardı... Pınarın suları, 6 X 0.75 metre boyutundaki taşa oyulmuş çift havuzlara akardı. Böylece, sesiyle doğal müziğe sanki tempo tutar, sularını hayvanlar kana kana içerlerdi. Bu alanı çevreleyen salkım söğütlerin dallarına asılmış, halk dilinde “çorap bülbülü” adı verilen kuşların yuvalarından fışkıran tatlı bülbül ezgileri, buraya bambaşka bir güzellik, sayfalar dolusu, satırlarla anlatılamayan büyülü bir armoni, bir ahenk verirdi. Burası, beldenin en güzel mesirelik yerlerinden biri, belki de birincisiydi. Şehir bu yörede iken başlayan ve bundan en azından 70 yıl öncesine kadar düzenlenen şölenlerin, şenliklerin yankıları hala kulaklarımdadır.
Söylentilere göre; bir zamanlar Gençerpınarı’nın olduğu yerde salkım söğütlerin gölgesinde, gümüş derelerin çağladığı, güllerle bülbüllerin murat alıp verdikleri, gönül çelici baharların şenliklerinde genç kızlarla delikanlılar burada toplanır, görüşür, bilişir, eşlerini seçer, akşama doğru da dağılırlarmış... Bir süre sonra, sevgililer, mutluluklarını bir güne, bir haftaya, bir aya, bir yıla değil, bir ömre sığdırabilmek için, bu güzel mesirelikte bir şehircik kurmuşlar. Adına da “Aşıklar ve Bahtiyarlıklar Yurdu” anlamına gelmek üzere, “Genç Er Pınarı” yerine “Gençler Pınarı” demişler. Sonradan da bu, “Gencerpınarı”na dönüşmüş. Böylece aşkın temelini atmışlar bu yerde. Buradaki bağlar, bahçeler, küçüklü büyüklü kulübe, villamsı ve köşkümsü yapıtlarla bezenliydi. Gerçekten buranın şarap rengi akşamlarına bir de sevda katınca, zevkin tadına doyum olmaz. Kızlar, burada aşık olurlar, aşklarına akşamların rengini de katarak, ilmik ilmik gergeflerinde sevgililerine gönüllerinin ateşini yansıtan nakışlar örerlerdi. Hey gidi günler hey!...”
Yöremizin eski insanı, Evliya Çelebi'nin de dikkatinden kaçmamış ve "özgün tadına son derece düşkün, şair ruhlu" diye tanımlanır bazen. Bunu yine Op. Dr. Mustafa Niyazi Dinçsoy’un anlatımıyla sürdürelim: “Rahvan atlarına binen delikanlı gençler, bir yandan “at oyunları” yaparken, bellerine ve dizlerine kadar inen lüle lüle saçlarıyla genç kızlar da, anlamlı dudak büküşleri ve cilveli gülücüklerle, delikanlıların akıllarını başlarından alırlar, buna paralel olarak, zarif görüntülü eğlenceleriyle hem birbirlerini görürler ve beğenirler, hem de yaşamlarına renkler katarlardı... Derken...
Oğlan: Ak öküzü çifte koştum Tohumu yere saçtım Arkasına kendim düştüm Ben gidemem, yörük kızı!
Kız: Bir taş attım çaya düştü Çaydan üç güvercin uçtu Benim gönlüm sana düştü Kalk gidelim, yörük oğlu!
Oğlan: Kır atımın yemi yoktur Arkasında çulu yoktur Ayağında nalı yoktur Nasıl gidem, yörük kızı?
Kız: Ak öküzü kurtlar yesin Tohumları kuşlar yesin Sabanını kökler kırsın Kırma beni, yörük oğlu!
Oğlan: Ben giderim hemen şimdi Mendilimin ucu telli Hem sarayım ince beli Gel kaçalım, yörük kızı!
Kız: Altınımı nal edeyim Fistanımı çul edeyim İncimi de yem edeyim Kaçır beni, yörük oğlu!
... gibi karşılıklı manileri çakıştırırlar, ezgileri yakıştırırlar, yörenin zeytin gözlü, al yanaklı kızları ile polat delikanlıları burada buluşurlar, gülüşürler ve söyleşirlerdi. Çünkü buraları o günlerde bir görme, görülme, kendini gösterme, beğenme ve beğenilme yeriydi…”
Kimi bağrı yanık aşıklar da, yine Opr. Dr. Dinçsoy’un anlatımına göre aşağıdaki gibi derdine yanarmış:
Eski libas gibi aşkın gönlü, Söküldükten sonra dikilmez imiş Güzel sever isen, gerdanı benli, Her güzelin nazı çekilmez imiş.
Bülbül daldan dala yapıyor sekiş O sebepten gülle ediyor çekiş Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş Kıyamete kadar sökülmez imiş. Aşıkların gözü kanlı imiş, Aşkla sevda cümle derde baş imiş Bağrımı toprak sandımdı, taş imiş Meğer taşa tohum ekilmez imiş.
Secret Garden - Nocturne
YUNUS - 7 Karanfil
Celali isyanları
Osmanlı tarihinde en ünlü ayaklanmalardan biri olan “Celali isyanları” koca bir cihan imparatorluğu olan Osmanlı Devleti’nin çöküsü içinde önemli rolü olan bir etken olarak belki de en başta sayılabilecek etkenlerdendir.
“Celali isyanları”, aynı zamanda Osmanlı tarihinde “en uzun süreli” isyanlardan olduğundan, hakkında en çok spekülasyonlar üretilen ayaklanmalardan da olmuştur. Bu spekülasyonların çesitliligi de, ayaklanmaların çok uzun süreli oluşu ve bir- birinden farklı gerekçe ve nedenlere dayanarak değişik zamanlarda, ama birbirini takip eder nitelikte meydana gelmiş olmasından dolayı olabilir...
“Celali isyanları” hakkında bugün bile net, yeterli, doğru ve doyurucu bir yorum ve değerlendirilme yapılamaması, bir bakıma da bu konuyla ilgili eksik bilgilere dayanıyor. Dolayısıyla, “tarihten ders alabilmek adına, bu dönemin ve isyanların doğru bir değerlendirmeye ihtiyacı olduğunu” da burada küçük bir not olarak düşüyoruz...
“Celali isyanları” ile ilgili karşimıza çok değişik görüş ve yorumlar çikmaktadir. Ama yadsınamaz gerçek; bu isyanların Osmanlı tarihinde en çok iz bırakan isyanların başinda geldiğidir. Öyle ki, bu isyanlar Osmanlı devletinin gücü ve otoritesini önemli ölçüde tüketmiştir.
Bu isyanlara sadece “Celali isyanı” denilmeyip “Celali isyanları” diye bir grup adı verilmesi de, tek bir isyan olmayan, birbirini takip eden değişik zamanlı tüm isyanlara, özellikle 16. yüzyıldan sonra “Celali” adının bir niteleme sıfatı olarak verilmesindendir.
Bu isyanlar tarihte o denli iz bırakmıştır ki, “Celali” adı, günümüzde bile bir niteleme sıfatı ve fiile dönüştürülmüş, “öfkelenmek” ve “kızmak” anlamına gelen “celallenmek” deyimi, günümüz Türkçesinin deyimler dağarcığında yerini almıştır...
“Celali isyanları” hakkında doğru bir sınıflandırmaya götürecek yöntemlerden biri; bunların nedenleri ve niteliklerinin doğru irdelenmesini içeriyor. Bir diğeri de; tek bir isyan olmayıp, birbirini takip eden ve değişik zamanlı peş- peşe isyanlar olan bu isyanları birbirinden ayırmaktır. Bu ayırım da; neden ve amaç olarak ve de bu isyanları çikaran zümre bakımından genelde iki farklı grupta inceleme şeklinde de yapılabilir:
1- Dinsel kökenli isyanlar, 2- Dinsel kökenli olmayan isyanlar...
Dinsel kökenli isyanlar:
Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren, Anadolu’da “kızılbaş” adı verilmeye başlayan “AleviTürkmen” kesime karşi bir kıyım ve dışlama politikası yürütülür. Ama Türkmen ayaklanmalarının arkası kesilmez. Bozok Türkmenlerinden olan tımar sahibi Turhallı Celal, 20 bin kadar Türkmeni başina toplayarak “Mehdilik” iddiasıyla ayaklanır. Ama başarı sağlayamayacağını anlayınca, İran’a göçmeye çalissa da, yine Bozoklardan olan ve Osmanlı hizmetindeki Dulkadir Beyi Şehsuvaroğlu Ali’nin Türkmenleri tarafından 1518’de öldürülür, yandaşları da kıyıma uğrar. Ama Celal’in adı kalır...
16. ve 17. yüzyıl başlarında Anadolu’yu kasıp kavuracak olan bütün büyük ayaklanmalara bundan sonra Celal’in adıyla “Celali isyanları” denir... Ama bu genel bir tanımlama olmasına karşin, aslında bu tanımlamanın doğruluğu konusunda tereddütler de vardır. Çünkü diğer isyanlar, dayandığı zümre, ortaya çikis nedenleri ve ileri sürdükleri gerekçeler bakımından farklı nitelikler de taşiyor, Turhallı Celal ve yandaşları ile çogunlukla bir bağlantısı olmadığı görüntüsü veriyor. Ayrıca, Turhallı Celal’in başlattığı başkaldırı; dini niteliklidir.
1527’de de Hacı Bektaş Veli’nin evladı sayılan Çelebilerden Balım Sultan soyundan gelen Kalender Çelebi’nin başkaldırısına da, aynı kategoride, yani dinsel kökenli olarak bakılmıştır. Ama Kalender Çelebi’nin tavrı, Osmanlı Devleti’nin tımarların dağıtılması konusunda “kızılbaş” diye nitelenen kesimin dışlanması temeline dayanır...
Dinsel kökenli olmayan isyanlar:
Bozok Alevi isyanı da, aşirı vergilendirme karşisında ortaya çikar. Bu isyan güçlükle bastırılır. Osmanlı tarihçilerinin “Celalilik” diye adlandırdıkları asıl isyanlar ise 16. yüzyıl sonlarına doğru başlar ve aşağı yukarı 17. yüzyılın sonlarına kadar devam eder.
Bozok alevi isyanından sonra, daha önemli bir isyan Kanuni Sultan Süleyman’ın en güçlü olduğu dönemde, Şehzade Beyazıt etrafında gelişir.
Dirliklerinin kapıkullarına verilmesiyle “dirlik”lerini yitiren, küçük dirliklerle de ilerleme olanakları ortadan kalkan sipahilerle, sürekli baskı ve horlama gören bazı Türkmen boyları, Şehzade’nin etrafında toplanır. Ama Beyazıt yenilir, 12 bin kişilik Türkmen ordusuyla birlikte İran’a sığınır. Beyazıt ve oğulları, Kars kalesinin verileceği vaadiyle Şah’tan 1 milyon 200 bin altına alınır. Sonrasında Beyazıt öldürülür. Artık sipahilere de güvenilmediğinden, yeniçeri kuvvetleri muhafız olarak Anadolu kentlerine yerleştirilir. Ama bu gelişme de, varlığı artan kapıkulları ile yoksullaşan sipahiler arasındaki çeliskileri arttırır.
Bundan sonra isyanlarla başa çikabilmek düşüncesiyle, isyanlara katılanları askere alan Osmanlı Devleti, kendilerine sarı elbiseler giydirerek askeri hizmet içine çeker ve hepsi yaya olan ve böylece “Sarıca” denilen asker sınıfı kurulur.
Buna karşilık bu kez de yeniçeriler ayaklanır ve bir isyanda Osmanlı Sultanı 2. Osman (Genç Osman) öldürülür. Daha sonra ise, “deli” lakabıyla da anılan Sultan 2. İbrahim’in kötü yönetimi ve düzensiz idaresi, yeni isyanların patlamasına neden olur. Bir başka isyanda, Sultan 3. Selim, yeniçeriler tarafından boğularak öldürülür.
Bir türlü sona ermeyen “İran seferleri” ve bunu izleyen “Viyana kuşatmaları”, başka isyanları da gündeme getirir. Hızlı nüfus artışı ve buna karşilık işsiz genç sayısının çogalmasi da 17. yüzyılın sonralarına kadar isyanların devam etmesine neden olur.
“Celali isyanları” da denilen, değişik zamanlarda ve birbirini takip edercesine patlayan isyanların bu denli uzun sürmesi ve bastırılmasındaki zorlukların nedenleri bu isyanlara bazı yörük ve Türkmen aşiretler ile sipahi sınıfının da katılması ve “yeniçerilerin kazan kaldırması” diye anılan olaylar olarak da sıralanabilir...
İsyanların sonuçları:
“Celali isyanları” olarak adlandırılan bu isyanların sonuçları ise; yüzbinlerce Türkün kanının akması, Osmanlı İmparatorluğu’nun herşeyden önce mücadele kudreti bakımından zayıflaması olurken, ikinci büyük etken de imparatorluğun ekonomik durumunun bir “çöküş”e doğru sürüklenmesi olmuştur...
Bir “çöküs”ün anatomisi
Batı dünyası, daha 15. yüzyılda “Rönesans”ı yaşarken, dinci yobazlık ve bağnazlığın dar kalıplarını kırıp sıyrılarak, bilime ve sanata yönelirken, Osmanlı ise bu treni kaçırmıştır. Bir yandan hala fetihlerle uğraşan Osmanlı, öte yandan da 400 yıl sürecek bir zaman dilimi içinde Anadolu Birliği’ni sağlama mücadelesi veriyordu… 17. ve 18. yüzyıllar ise, Batı’da “aydınlanma devrimi” ve “sanayi devrimi”nin yaşandığı yüzyıllar olarak gelişirken, Osmanlı’da ise “duraklama-gerileme ve çöküs” dönemleri olarak yaşanmıştır…
Bu çöküşün nedenleri şöyle analiz etmek mümkün:
Ekonomideki açmazlar:
Osmanlılarda, yönetimde yaşanan bu zaafların yanı sıra, feodal devlet düzenindeki ekonomi alanında da aslında çok büyük gerilik yaşanıyordu. Halkın büyük kısmı tarım ve hayvancılıkla uğraşirken, ticaretle uğraşanlar ise hemen hemen yok denilecek kadar azdı.
Ticaretle uğraşanlar; genellikle Rum, Yahudi vs. gibi “Gayrı Müslim” olarak adlandırılan kesim olarak göze çarparken, ticaret merkezleri de doğal olarak bu kesimin etkinliği altında bulunuyordu. Örnegin; ortaçağın en önemli ticaret merkezleri deniz ticareti yoluyla liman kentleri olurken, bu kentlerdeki ticaret eşrafı da hep “Gayrı Müslim”lerden oluşuyordu.
Osmanlılarda bu yüzden sanayileşme de olmamıştır.
Bir süre sonra, yeni coğrafi keşifler dolayısıyla da ticaret yollarının Akdeniz’den dış denizlere kayması, Osmanlı İmparatorluğu’nu ekonomik çikmaz içine sokan bir başka etken oluyordu. Genellikle her sorunu savaş yoluyla halletme gibi bir tavır içinde olan Osmanlılar, ekonomik sorunları da böylece askeri çözümlerle aşmaya çalismak zorunda kalınca, yeni fetihlere yönelmek, Osmanlı’nın bir bakıma tavrını da şekillendiriyordu.
Ama “Duraklama Devri”nde, artık askeri galibiyetler azalmaya ve Osmanlı orduları bazı cephelerde yenilgiler almaya başlayınca da, Osmanlıların büyük önem verdiği kapitülasyonlar, bu dönemden itibaren ekonominin tamamen yabancı devletlerin inisiyatifi, denetim ve kontrolü altına girmesi sonucunu da getiriyor, bu gelişme ile birlikte Osmanlı’da ekonomik gerileme ve nihayet “çöküs” de başlıyordu.
Bunun ardından gelen de, halka ağır vergiler yüklemek oluyordu...
Türkmen çatışmaları:
Bu Osmanlı tablosu içinde, toplumsal yapı boyutunda bir takım kargaşa ve huzursuzlukların yaşanması, düzene ve yönetime karşi bazı memnuniyetsizlikler, zaman zaman çesitli gerekçe ve nedenlere dayalı olarak başkaldırı ve isyanlara dönüşmesi şeklinde de kendini gösteriyordu.
Bunun nedenleri arasında ise; Türkmen çatismalari da önemli yer tutar.
Anadolu’da 700 yıl ömür süren ve 400 yıl boyunca süren mücadelelerle de Anadolu Birliği’ni sağlayan Osmanlılar, 300 yılını da hep Türkmenlerle çatisma ve savaşlarla geçirmiştir. Doğan Avcıoğlu, Osmanlıyı bu Türkmen çatismalari ve başkaldırılarının da tükettiğini savunur.
Öyle ki, Çelebi Mehmet (Yıldırım Beyazıt’ın oğlu) zamanında en sıkıntılı ve zayıf olunduğu anlarda bile hep Türkmenlere yüklenilmiştir. Osmanlıların Türkmenlere karşi en sert tavrı ise, 16. yüzyılda Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren başlamış, bu dönemden itibaren, asi Türkmen gruplarına “kızılbaş” sıfatı yakıştırılmaya başlanmıştır. Yavuz döneminde “kızılbaş” ile “Türkmen” deyimleri hemen hemen eş anlam kazanır. (Doğan Avcıoğlu - TürklerinTarihi - Cilt: 1,Sf: 191)
Halifeliği Osmanlılara getiren Yavuz, Anadolu’da yaptığı Türkmen kıyımı konu-sunda da bazı tarihçiler tarafından en çok eleştirilen Osmanlı hükümdarlarındandır. Babası 2. Beyazıt (Fatih’in oğlu) gibi aşirı dindar olarak da nitelendirilen Yavuz Sultan Selim, “kızılbaş” sıfatı yakıştırılan Türkmen gruplarına karşi bir kamuoyu yaratmak için, Osmanlı ulemasını bir “karşi propaganda” yapmakla da görevlendirir. Öyle ki; bu dönemde başlatılan bu “karalama kampanyası”nın izleri, bugün bile toplumumuzda görülen, zaman zaman çesitli mezhep çatismalarina dönüşen, sıkıntılar yaşatan derin çeliskilerin oluşmasına neden olacak izler niteliğindedir.
Pir Sultan Abdal, Türkmen’in uğradığı bu zulmü o dönemlerde çarpici biçimde şu dizelerle belirtir:
Hünkar sağır olmuş ünümüz duymaz Masumlar boğdurur padişahım var
Ve şu dizelerde ise Türkmenin dramını yansıtır:
Türkmen kalkıp yaylasına yürümez Yıkılmış aşiret il bozuk bozuk
Türkmen başkaldırılarının ardında yatan bir başka gerçeklik de; feodal düzenle olan çatismaya dayanır.
Feodalizme dayalı Osmanlı düzeninde, sınıfsal ayrım; “vergi ödeyen-vergiden bağışık” biçiminde şekillendiğinden, Türkmen kitlesi, tarıma yerleşik reayadan farklı durumda bulunmakla birlikte, “iğreti topluluk” halindeydi de.
Ve Osmanlı düzeninde “iğreti bir topluluk” halinde kalmaları dolayısıyla da, ardı arkası kesilmeyen Anadolu isyanlarında hep ön planda rol oynamışlardır. (Doğan Avcıoğlu - Türklerin Tarihi - Cilt: 1,Sf: 191)
Kültürel “kayboluş”:
Öte yandan, günümüze kadar derin iz bırakan bir başka gerçeklik de, özellikle katı şeriat hükümlerinin uygulanmaya başlamasıyla birlikte, Osmanlı’nın Arap kültürüne yönelmesi olmuş ve bu da İslamiyetin Arap kültürünün mübarek sayılması gibi bir anlayış temelinde uygulanmaya çalisilmasi sonucunu doğurmuştur.. Bu durumu da aslında bir tür “kültürel kayboluş” olarak tanımlamak en doğru değerlendirme olabilir.
Hem Türkmenlerle olan sürekli çatismasi ve hem de Arap kültürünün “mübarek” sanılarak Arap kültürüne yönelinmesi dolayısıyla, Osmanlının, özellikle aşirı dindarlığıyla bilinen 2. Beyazıt’tan itibaren Türklere bakışı, genellikle “küçümseyici” ve “aşağılayıcı” da olmuştur. Bu dönemden itibaren Türklüklerinden söz etmeyi pek içine sindiremeyen Osmanlı, Türk olmayı adeta aşağılayıcı bir anlam görmüş ve “idraksız Türk”, “algılamasız Türk”, “bilisiz Türk” gibi Türklüğü aşağılayıcı ve küçümseyici ifadeler kullanmıştır.
Bunun nedeni Türkmenlerle olan sürekli çatismalar da olabilir.
Kentlerdeki Türk ileri gelenleri, kentleşmiş olduklarından kendilerini Türk saymazlar, “Türklükten çikmis” görürlerdi ve bu yüzden de kendilerini “kentsoylu” anlamında bir sınıf içinde değerlendirerek, kendilerini “Rumi” sayarlardı.
Mevlana’nın da kendisine “Rumi” lakabını alması, bu anlamda kendisinin “kentsoylu” biri olarak anılmasını istediğini ve “Türk” kavramından hoşlanmadığını yansıtır bir bakıma.
“Türk” ve “Türkmen” deyimleri ancak feodal devlete bağımlılığı reddeden ve anarşi unsuru olarak görülen göçebe toplulukları için bir aşağılama anlamında kullanılır, kent halkına ise yalnızca “İslamlar” denirdi.
Söz konusu olan, göçebe yaşam biçiminin kınanmasıydı. (DoğanAvcıoğlu - TürklerinTarihi - Cilt: 1,, Cilt: 1, Sf: 156, 157)
Ama Mevlana da, bazı iddialara göre, Türklerle ilgili “yıkıcı” anlamında bir takım betimlemeler yapmıştır.
İlginç olan; Selçuklu egemen sınıfı ile bütünleşen Mevleviler’in bu yolda en ileri gelenler arasında yer almasıdır. Genellikle kent soylu sınıfıyla ilişkileri tercih eden Mevlana Celaleddin Rumi, Konya’da Hristiyan-İslam yakınlaşmasını sağlamıştır. Hatta cenazesine katılan kilise ve manastır ileri gelenleri, onu “çağın İsa’sı ve Musa’sı” gibi gördüklerini belirtirler.
Ama Mevlana, bir duvar yapımı sırasında Türkmen işçi kullanılmasına, Eflaki’ye göre, şöyle karşi çikmistir:
“Yapım için Grek işçileri, yıkım için ise aksine Türk işçileri almak gerekir. Zira dünyanın yapımı Greklere özgüdür. Yıkım ise Türklere ayrılmıştır. Tanrı evreni ilk kez yaratınca ilkin tasasız kafirlere can verdi... Onlar taşların zirvelerinde, tepeler üzerinde bir çok kent ve kaleler yükselttiler... Ama Tanrı işleri öyle düzenledi ki, yavaş yavaş bu yapılar yıkılmaya yüz tuttular. O zaman Tanrı, gördükleri bütün yapıları, saygı duymadan, acımasız yıksınlar diye Türkleri yarattı. Türkler yıktılar ve hala yıkıyorlar. Kıyamet gününe kadar bunu yapacaklar. Sonunda Konya’nın yıkılması, acımasız ve adaletsiz Türklerin elinden olacak...”
Cimri olayı ise, kimilerine göre, bu kehanetin gerçekleşmesi diye görülür. Ama Mevlana, gerçekten böyle bir şey söylememiş olsa bile, bu sözler, kent ileri gelenlerinin göçebe Türkmenler hakkındaki düşüncelerini yansıtmak bakımından bir anlam taşimaktadır. Öte yandan, Mevlana’nın niçin kendisine “Rumi” lakabını aldığının da bir anlamda bir açıklamasını yapar ve anlamlı hale getirebilir...
Selçuklular’ın Anadolu’daki parlak döneminin ardından gelen Türkmen fetihleri yıkıcı olur. Ama bu karışıklık dönemi, aynı zamanda Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaşmasının da tamamlandığı bir dönem de olur...
Fetihlere katılan ya da Batı bölgelerine akan dervişler, yoğun propagandalar yoluyla, Hristiyanları kitle halinde İslam yaparlar. Türkmen boyları ile sıkı ilişkili olan Bektaşilik kırsal bölgeleri,Ahiler kanalıyla kent eşraf ve ileri gelenleriyle bağlantı kuran Mevlevilik ise kentleri İslamlaştırmada ön planda rol oynamıştır...
Ne var ki, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında hayati bir rol oynayan, Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin kurulmasının bu anlamda bir alt yapısını oluşturan Türkmenler, bu devirlerde de, devlet feodal otoritesi ile olan çatismalari nedeniyle, Anadolu’da kendi devletleri olmayan ya da kendilerinin olmayan devlet kurmuş “iğreti topluluk” olarak kalmışlardır.
Devlet tarafından hep dışlanmış olan Türkmenlerin, iğreti topluluk halinde kalmasına “göçebe yaşamı tercih etmeleri” de neden gösterilmektedir. Ama “göçebe”liği tercih etmeleri de, bazı iddialara göre, “dışlanmışlıkları”na da bağlanır. Yine de hangisi doğru olursa olsun, bu gerçeklik Osmanlı’nın 700 yıllık ömrünce “en büyük başağrısı” olmuştur...
Op. Dr. M. N. Dinçsoy, Osmanlı Devleti’nin yaşadığı krizlerin nedenleri şöyle sıralıyor: “Osmanlı Devleti’nin politik yapılanmasını hep “Enderunlu” adlı kadro kendi çikarina geliştirmiş, devletin yönetiminide kendi elinde tutmayı, Türk halkına benimsetmiş olan Hristiyan kökenli ve Osmanlı ocaklarında yetiştirilmiş dönmelere karşi da “ulusalcı” bir hayalin güdücülüğü hiç bir zaman söz konusu olmamış. Ordunun zaman zaman kanun-nizam tanımaz bir hale gelmesi, ordu mensuplarının esnaflık, ticaret vs. gibi işlerle uğraşması, sipahilerle yeniçerilerin çatismalari, yeniçerilerin sık sık hükümet devirmeleri, idarecilerin işledikleri yolsuzluklar, rüşvet, halk tabakası üzerinde uygulanan ağır vergiler ve zulüm...”
Tüm bunlar, Osmanlı tebasında bir kargaşa ortamının süreklilik kazanmasında yer alan diğer etkenler olarak da sayılabilir...
Devlette çürüme:
Duraklama Devrinde, en çok göze batan temel neden; Osmanlının devlet yapısı ve yönetimi içinde ortaya çikan “yozlaşma” ve “çürüme”dir. Bunun en önemli nedeni de, idare mekanizmasındaki bozukluktur.
Örneğin; “Lale Devri” olarak adlandırılan dönemde, bir yandan halk için ağır vergiler uygulamaya koyulurken, halka tamamen sırtını dönecek denli, saray erkanının zevk ve sefa sürmeye dalması, çesitli saray eğlencelerinin düzenlenmesi... öte yandan sarayın bu tavrına karşi eleştirilerin bile yasaklanması... devlet kadrolarında ise, bu “çürüme”nin bir başka sonucu olarak yolsuzluk ve rüşvetin artması... toplumsal çürüme ile birlikte kargaşa ve kaos ortamını doğuran en önemli etkenlerdendir.
Halkla devlet arasındaki ilişkiler bu dönemde yok denecek kadar azalmıştır. Bir süre sonra ise; devlet düzeyinde yolsuzluk ve rüşvet olayları o denli yaygın bir hale gelmiştir ki; örnegin Sultan Abdülmecit 11 Aralık 1849’da, Babıali’de yapılan bir toplantıda, “rüşvetle mücadele” konusunda yemin etmiştir.
Bu sırada “Tanzimat Fermanı”nın yaratıcısı olan Mustafa Reşit Paşa, ikinci kez sadrazamlık makamında bulunuyordu ve reform çalismalarini sürdürmekteydi. Bu çalismalarda, Osmanlı devlet işlerinde çok yaygın bir hale gelen “rüşvet” konusunu da ele almış ve “Meclis-i Vala”da bir mücadele tasarısı hazırlatmıştı. Buna bağlı olarak , devletin en yüksek makamlarından en küçüklerine değin, herkes rüşvet almamak için Kuran’a el basıp yemin edecekti. İlk yemini de “Meclis-i Vala”da padişah Abdülmecit Kuran’a el basarak yapmıştı...
Orduda bozulma:
Başlıca özelliklerinden biri de, o tarihe kadar “yeryüzünde görülmemiş genişlikte bir coğrafyaya yayılmış bir imparatorluk” olan Osmanlı İmparatorluğu, 17. yüzyıla doğru, orduda disiplini sağlayamaması ve yeni savaş tekniği ve yöntemlerine uyum sağlama anlamında askeri yapıda bazı yeniliklere gidememesi sonucunda, artık bazı cephelerde peşpeşe yenilgiler de almaya başlamıştı.
Bu durum, Osmanlıyı askeri yapıda bazı reformlara yönelmeye zorladıysa da, “geç kalan” bu çaba, bir süre sonra sipahi kesiminin, diğer zamanlarda da yeniçeri ocağının sık sık başkaldırılarına neden olmuştu. Hatta öyle ki, yeniçeriler bazen padişah devirmiş, hatta öldürmüs (Örnegin bu ayaklanmalardan birinde Genç Osman öldürülüyordu), hükümetler değiştirmişti.
Artık peşpeşe gelen yenilgiler dolayısıyla, “savaş ganimetleri”nin de sona ermesinden başka, deniz ticaret yollarının coğrafi keşiflerle Akdeniz’den dış denizlere geçmesi, gelen ticaret mallarına altın ve gümüş paranın akıp gitmesi, fazla ham maddenin dışarıya gönderilmesi de Osmanlı İmparatorluğunun ekonomik durumunu bir hayli kötüleştirirken, bunun da bir doğal sonucu olan askeri bazı kısıtlamalar, ordu yapısını da zayıflatıyor, “dirliklerin kapıkullarına verilmesi” gibi bazı uygulamalar ise sipahi sisteminin çökmesi ile sipahilerin, sonrasında da yeniçerilerin ayaklanmalarına neden oluyordu.
Özetle: Otoritesi de iyice zayıflamış olan devletin yönetim aksaklıkları ile idari mekanizmasının bozukluğunun orduya da sıçraması ve “sipahi sisteminin çöküsü”, sipahi ve yeniçeri ayaklanmalarının da nedenini oluşturmuştur...
İşte Osmanlı İmparatorluğu’nun içine düştüğü ya da düşürüldüğü bu durum, görülen bu manzara, bütün “Osmanlı tebası” içinde yer alan yapı içinde, genel bir hoşnutsuzluk ve tepkileri de yaratıyordu. Bu hoşnutsuzluk ve tepkiler de, genelde kendisini başkaldırı ve isyanlar olarak gösterecek bir başka boyuta taşinacağı “kaos” ve “kargaşa”nın patlamasını da ateşleyen birer “kıvılcım”a dönüşüyordu.
Bu kargaşa ve kaos ortamında kimi zaman bazı din bezirganları “Mehdilik” iddiasıyla ortaya çikip, adaleti sağlama amacıyla başkaldırı gerçekleştirebilecek örgütlenme ve propaganda olanaklarını halkın memnuniyetsizliği atmosferi içinde çok rahat bulabiliyorlardı.
Ama “dinsel kökenli” bu isyan ve ayaklanmalar, çok fazla derin izler bırakmamışlardır. Asıl iz bırakan başkaldırılar genellikle dinsel kökenli olmayanlardı ki, bunun nedeni ise; bu isyanların “sınıfsal” nitelik taşiması, feodal devlet düzeni ve bunun bir yansıması olan derebeylik sistemine karşi başkaldırı ve devlet zulmü ile ağır vergilere karşi bir tavır anlamına gelmesidir.
Bir çöküş ve Osmanlı gerçeği
Anadolu’daki Türk uygarlıkları içinde ilk kurulan uygarlık olan Selçuklular, öteden beri hep Osmanlılar’dan çok daha az tanınan bir uygarlık olarak kalmıştır.
Oysa ortaçağın insan uygarlığı sürecinin politik, sosyo-ekonomik tavrı ve etnik gruplara karşi hoşgörülü yaklaşimı açısından bir değerlendirme yapıldığında, Anadolu Selçuklulularının vurduğu damga, Osmanlı Devleti’ne kıyasla daha hoşgörülü, kültürel olarak da çok daha görkemli olarak görülebilir.
Öncesi ve sonrasıyla ömrü yaklaşik 100 yıl süren, ama Haçlı Seferleri ile Moğol akınları arasında sıkışıp kalan Selçuklu uygarlığının bu izleri, özellikle de Anadolu Selçuklulularının lideri Alaeddin Keykubat’ın bilge ve hoşgörülü kişiliğinden kaynaklanır.
Örneğin Oktay Ekinci, Anadolu Selçuklularını, “Anadolu’da ortaçağ aydınlığının mimarları” olarak değerlendirirken, bu aydınlığı da Alaeddin’in lambasından saçılan ışıltıyla açıklar. (OktayEkinci - Uygarlıkların İzinde- CumhuriyetGazetesi, 13Aralık2001, Sf: 13)
Selçuklu kültürü; dinsel kalıplara sığmayan bir kültürdür. Bu dönemde tüm inançlara uyumlu bir kültürel sentez yakalanabilmiştir.
Günümüzün özellikle “ırkçı” ve “dinci” zihniyetlerinin adeta tam bir uzlaşma içinde gizledikleri Selçuklu farkı, şöyle belgeleniyor: “Anadolu Selçuklu Devleti; görece kısa ömrüne karşin Orta Asya, İran, Arap, Bizans, Ermeni, Yahudi, Kürt ve Türkmen kültür ögelerini, Anadolu tarihinin en görkemli uygarlık sentezinde bir araya getirdi.” (OktayEkinci - Uygarlıkların İzinde- CumhuriyetGazetesi, 13Aralık2001, Sf: 13)
“Mengücük beyinin, şifahanesinin kapısına insan figürleri koydurmasının İslamdaki yasaya rağmen ne denli zor bir karar olduğunu anlamak için, Süleymaniye’de bu olasılığı düşünmek yeter. 16. yüzyılda Kanuni bile bunu yapamazdı... Selçuklu toplumunda hükümdarların dini kaidelere uyma baskısı hissetmedikleri bir gerçektir... İbni Bibi’nin Selçuknamesi’nde büyük yer tutan yoğun şarap içilen saray törenleri gibi...” (Doğan Kuban)
Tüm bunlarda kuşkusuz ki, Anadolu Selçukluluları’nın hükümdarı Alaeddin Keykubat’ın bilge kişiliği ve engin hoşgörüsü etkendir.
Ama Selçuklulardaki bu “aydınlanmanın” gizi ise şöyle açıklanabilir: “Orta Asyalı ve İranlı’yı, Arabı, Kürdü, Gürcüyü, Ermeniyi ve Rumu Türkle birleştiren bir potaydı... Sanatçılar da oradan çikmistir. Ama Anadolu Selçuklu sanatında bir ayrıcalık varsa, İslamın bu yorumunu 400 yıldır İslami damgalarla sanat üreten Arap ve İranlı ustalar değil, Selçuklu sultanlarla Türkmen emirlerinin hoş-görüsüne sığınan Anadolulu ustalar yapmıştır. Bunlar; Anadolu yerlileri olan Hristiyanlarla kaynaşarak kentleşen Türklerdir...” (Doğan Kuban)
Kültürel ve sanatsal alanda bu “aydınlık” ustaların, bu Türklerin ve hepsinin aydın sultanı olan AlaeddinKeykubatefsanesinin ne denli “gerçek” ve bugün için bile “yolgösterici” olduğuna bir örnek olacak biçimde küçükbirayrıntı olarak kabul edilebilir.
İlk gençlik yıllarını, Bizans’ın başkenti İstanbul’da(o zamanki adıyla Konstantinapolis) “sürgün” olarak yaşayan Alaeddin Keykubat, sonrasında ise, Anadolu’daki Selçuklu’nun “aydınlık uygarlığı”nı doruğa çikarmistir... Bir aşiretten bir cihan imparatorluğuna uzanan bir çizgiye sahip olan Osmanlı Devleti’nin kurucusu olacak olan Kayı Aşireti’nin Anadolu topraklarında yerleşimi sırasında da Keykubat’ın önemli bir rolü olmuş, bir anlamda, bu aşiretin yaşaması ve devamının sağlanmasında ön ayak da olmuştur.
Osmanlı gerçeği:
Anadolu’da tam 700 yıl hüküm süren Osmanlı uygarlığı döneminde ise, bazı iddiaların tersine, bu nitelikte bir hoşgörü ve aydınlanma izlerine rastlayabilme, Selçuklulara kıyasla, daha zayıf kalabilir...
Bunun nedenlerini de şöyle sıralayabilmek mümkün: Anadolu’da 700 yıllık bir ömrü olan Osmanlıları, Osmanlılarla dostluk ilişkisi hiç kesilmeyen Alphonse de Lamartine şöyle tanımlar: “Yönetmekten çok, fethetmeye dönük bir tavırda olmuşlardır.”
Aydınlanma yanlısı bir cumhuriyetçi olan ve dostluk ilişkisi içinde bulunduğu Osmanlıları da bu bakış açısıyla irdeleyen Lamartine: “Bir bütün olarak gözler önüne serilen Osmanlı coğrafyası, şimdiye dek yeryüzünde görülmemiş genişlikte bir alanı kaplıyordu. Her biri tek başina bir krallık olabilecek bir güçte kırk beylerbeyliğine ayrılmıştı... Bu kırk beylerbeylikden Avrupa’da olanlar Macaristan, Bosna, Rumeli, Girit, Yunanistan, Ege Adaları, Makedonya, Trakya, Sırbistan, Bulgaristan’dı. Afrika’daki beylerbeylikler ise, bütün Küçük Asya’yı içine alan Anadolu, Karaman, Kıbrıs Krallığı, Suriye, Mezopotamya, Gürcistan, Kafkas ülkeleri, Bağdat, Fırat kıyıları, Trabzon Krallığı, Kudüs, Basra, Musul, Diyarbekir, Kızıl Deniz kıyısındaki iki Arabistan eyaleti, Aden ve Hint Denizi’nin bir bölümü idi... Bu eyaletlere ek olarak Babıali’nin, kendi yasalarına göre hükümdarlarını seçtiği, yarı bağımsız ülkeler olan Transilvanya, Boğdan, Eflak, Ragusa Cumhuriyeti ve bazen de Lehistan vardı. Eski dönemlerin, imparatorlukları İstanbul çevresinde öyle bir toplanmışlardı ki, Osmanlı İmparatorluğu’ nun yüzölçümü, iklim, nüfus ve zenginlik bakımından, Roma İmparatorluğu’nu çok çok aşiyordu...” değerlendirmesiyle Osmanlı coğrafyasının bir tablosunu çizer.(Alphonse de Lamartine - Osmanlı Tarihi, Cilt: 2)
Ama Lamartine, Osmanlı Devleti’nin 700 yıllık ömrü sürecinde yaşanan sürekli kargaşalar, yozlaşma ve yedi düveli dize getirmiş bu cihan imparatorluğunda ortaya çikan ve gerilemeye neden olan çürümeyi de, gerçekten bir aydın ve sosyolog gözüyle yaptığı şu saptama ile çok can alıcı bir şekilde ortaya koyar: “Osmanlı yönetmekten çok, fethetmeye dönük bir davranışa sahiptir...”
Lamartine’e göre, Batı dünyası, fethetmek yerine, yönetmeyi ögrenmeye büyük çaba harcamıştır.
“Avrupalılar arasında, iyi yönetimde, tarım ve sanayide, sanat ve bilimde, iş bölümünde, denizcilikte, yeni topraklar ve kıtaların keşfedilmesinde, orduların disiplini ve silahlandırılmasında, savaş tekniğinde sürekli rekabet vardı. Hıristiyan Batı, bu alanlarda güvenli adımlarla ilerlerken ülkelerinde de iç savaşlar bitmiş ve unutturulmuştu. Ortodoks mezhebi ile olan çatisma, artık bıkkınlık verdiğinden terk ediliyordu. İttifaklar sistemi ile Avrupa dengesi, büyük ve küçük devletlerle konfederasyon kurulmasını sağlayan, genel bir hukuk ve diplomasi yaratmıştı. Batıda’ki bu konfederasyon içinde, her ülke, ötekinin bağımsızlığına kefil oluyordu...” (Alphonse de Lamartine - Osmanlı Tarihi, Cilt: 2, Sf: 551)
Cumhuriyetçi Lamartine’in, Doğu olarak nitelendirdiği Osmanlı ile ilgili yaptığı Batı’yla kıyaslama saptaması ise şöyle: “Bu koca imparatorluk şöyle yönetilirdi: Sanki asker bir valiye, sıkı yönetim altında bir ülke teslim edilmişti. Bu yetkilerin, hükümdarın denetim ve gözetiminden uzakta, tevekkülden başka sığınacak yeri olmayan halkı, tamamen keyfi olarak yönetmesindeki sakıncalar, rahatlıkla kavranabilir. İmparatorluk, sürekli fetihlerle merkezden uzaklaştıkça; yasalar, edebiyat, sanat, görkemli yaşantı, şan ve politika alanları da gelişiyor, buna karşilık yönetim sistemi o derece yozlaşiyordu... Sürekli fatih ve bağımsız aşiretler olarak yaşamaları yüzünden, Osmanlı ırkının yönetim alanındaki en büyük kusuru da ortaya çikmisti. Örnegin İçişleri Bakanlığı yoktu. Yani milli yaşamın hıyerarşik ve düzenli çalismasini sağlayacak, binlerce çark olmasına karşilık, büyük bir yay yoktu. Yönetim alanında ilerlemek ve yenilikleri uygulamak, hemen hemen olası değildi. Yönetim biçimi, tamamen yöneticilerin kişiliğine bağlıydı...
İşte Osmanlı İmparatorluğu, ordu ve başkent olarak, en yüksek noktasına erişirken; eyaletlerinde, millet olarak nüfusu azalıyor, verimsizleşiyor, fakirleşiyor ve gerilemeye başlıyordu. Bu toplumda din, adalet, hukuk, savaş yeteneği gelişirken, Batılı milletlerin özelligi olan düzen, birlik, hıyerarşik sorumluluk, yazgısını günümüze kadar etkiliyordu; elinde çok büyük toprak, sayısız insan ve yeraltı zenginlikleri toplanıyor, ama bütün bunlardan yeterince yararlanamıyordu...” (AlphonsedeLamartine - Osmanlı Tarihi,Cilt: 1, Sf: 475)
Aydınlanma yanlısı bir cumhuriyetçi gözlemiyle, Lamartine’in yaptığı bu Doğu-Batı kıyaslaması, kuşkusuz ilginç bir kıyaslama. Bu ilginçliğin bir diğer yanı da şu ki; Gerileme Devri’nde, hangi fikirden olursa olsun, Osmanlı aydınlarının bir çogu da, hep “Batılılaşma” üzerinde kafa yormuş ve “Batıya benzemek” düşüncesi o denli egemen olmuştu. Hatta bugün, 21. yüzyılda bile, Türkiye Cumhuriyeti, hala “Batılılaşma” anlamında Avrupa Birliği normlarına uyma, kriterlerini yerine getirme ve uyum sağlama sürecini yaşamaktadır.
Tanzimat Hareketi, bir anlamda Osmanlıyı “Asyagil” kimliğinden sıyrılıp, Anadolu kültürünü özümseyip, Batılı normlarla “evrenselliği yakalamaya” zorladıysa da, “evrenseli yakalayamadığından ötürü” de çöken Osmanlı’nın ardından doğan yeni Türk Devleti de, bu gerekliliği, Atatürk’ün “ulusçuluk”, “laiklik”, “cumhuriyetçilik”, “halkçılık” ve “devrimcilik” ilkeleri ile Türkiye’yi çagdas uygarlıklar düzeyine taşiyacak bir “itenek” olan ”Atatürk devrimleri”ne devretmiş durumdadır.
Öte yandan, Lamartine’in Osmanlı’nın çürüyüp yozlaşma ve nihayet gerileme ve başarısızlığına temel neden olarak gösterdiği nitelikler, günümüzde Osmanlı hayranı ve fetih tutkunu bazı tarihçilerimiz açısından, (özellikle resmi tarihçiler) “Osmanlının hoşgörüsü” olarak da değerlendirilir. Hatta bu hoşgörü sayesinde Osmanlı Devleti’nin 700 yıllık bir ömür sahibi olduğu da savunulur.
Ne var ki; Batı dünyası, daha 15. yüzyılda “Rönesans”ı yaşarken, dinci yobazlık ve bağnazlığın dar kalıplarını kırıp sıyrılarak, bilime ve sanata yönelirken, Osmanlı ise bu treni kaçırmıştır. Bir yandan hala fetihlerle uğraşan Osmanlı, öte yandan da 400 yıl sürecek bir zaman dilimi içinde Anadolu Birliği’ni sağlama mücadelesi veriyordu... 17. ve 18. yüzyıllar ise, Batı’da “aydınlanma devrimi” ve “sanayi devrimi”nin yaşandığı yüzyıllar olarak gelişirken, Osmanlı’da ise “duraklama-gerileme ve çöküs” dönemleri olarak yaşanmıştır...
Bir çöküş ve kaos
Dünya 19. yüzyılı bitirip 20. yüzyıla doğru adım atarken, her yüzyılın başında yaşanan bir dram bu yüzyılın başına da damgasını vuracaktı yine: Bu dramın adı da insanlığın en büyük dramını yaşadığı savaş gerçeği. Savaş ve savaş acıları Anadolu insanı için ise yüzyıllar boyunca hiç değişmeyen bir yazgısı gibiydi adeta. Öyle ki; Anadolu insanının yaşamının ayrılmaz bir parçası olmuştu savaş... Moğol akınlarının önünden kaçan ve kıtlık, kuraklık, açlık gibi nedenlerle de gündeme gelen yurt arayışlarının kendilerini Orta Asya’dan Horasan’a, İran’a ve Anadolu’ya doğru savurduğu Oğuzlar’ın çesitli boy ve kabileleri, en son olarak barınmaya çalistiklari Anadolu topraklarında da tutunabilmek ve varlıklarını sürdürebilmek, sonraki aşamalarda da tutundukları Anadolu topraklarında egemenliklerini kurabilmek için yüzyıllar boyunca savaşla birlikte yaşamaya alışmak zorunda kaldılar. Savaş, Anadolu’daki yaşamın yadsınamaz bir gerçeği ve parçası oldu... Bir aşiretten koca bir cihan imparatorluğuna kadar uzanan yolda, savaşlar ve fetihlerde gösterdiği üstün başarıları sayesinde, tarihin gördüğü yeryüzündeki en geniş coğrafyaya yayılabilmiş bir egemen güç haline gelen Osmanlılar, artık savaşlarda eski başarılarını tekrarlayamadıkları günlerin yaşandığı dönemle birlikte ve bir diğer etken olarak da Batı dünyasının yakaladığı uygarlık rüzgarının savurmasıyla da çöküse doğru sürüklenmeye başladı. Osmanlı Devleti’nin çöküs sürecinin yaşandığı 19. yüzyıl başlarında, Batı dünyası, teknolojinin kendilerine kazandırdığı olanaklar sayesinde ve Osmanlılar’ın da bir çöküs dönemi içinde olmasından yararlanarak, dünyada egemen güç haline gelebilmek üzere harekete geçiyordu. Bu yüzyılda, yeryüzünde iki ayrı dünya da oluşmaya başlamıştı çünkü. Geri kalmış ülkeler. Kalkınmış, sanayileşmiş ülkeler. Yani; aynı gezegende iki ayrı dünya. Ya da dengesiz bir dünya... Dünyanın sanayi devleri, ellerinde bulundurdukları bu gücü, dünyanın paylaşilması ve egemenliklerini kendi toprakları dışında kalan yeryüzünün tüm diğer bölgelerinde de yayarak, kendilerine üstünlük getiren sanayilerinin daha da güçlenebilmesi amacıyla, bu yerlerdeki sanayiye hammadde sağlayabilecek yeryüzü ve yeraltı zenginliklerine sahip olmak ve ucuz işgücü, emek vs. gibi yaşamsal değerleri sömürme yoluna yönelince, çaga emperyalizm (sömürgecilik) damgasını vuruyordu... Bu gelişme de, artık bir çöküs yaşamakta olan dünyanın eski devi ve yeryüzündeki en geniş coğrafyada yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında bulundurduğu toprakların da ele geçirilmesi ve paylaşilması hedefini ve bazı bölgelerdeki bastırılmış kimi sorunların yeniden başvermesini de beraberinde getiriyordu. Yani; yeryüzünde 19. yüzyıldan itibaren yeni bir güçler dengesi kavgası ve rekabeti yaşanmaya başlıyordu. Ve dünya, ağır ağır dünyanın güçlü devletleri tarafından yeryüzünün yeniden paylaşilması demek olan ve tüm dengelerin değişmesini belirleyecek Dünya Savaşi’na doğru sürükleniyordu... Öte yandan, varlığı boyunca diş geçiremedikleri Osmanlı Devleti’nin çöküs süreci yaşiyor olması da, amaçları dünyada egemenliklerini ilan etmek isteyen Batılı emperyalist güçler için çok önemli bir fırsattı... Bir analiz.. 21. yüzyıla adım atarken, daha yüxyılın başında, 11 Eylül'de ABD’deki İkiz Kuleler’e yapılan ünlü saldırının ardından, Amerikan Associated Press (AP) ajansının dünyadaki kaosun doğuşu ve gelişimine ilişkin yapmış olduğu bir yorum ve analiz, dikkat çekiciydi gerçekten. AP ajansı, yaptığı bu analizde; 11 Eylül 2001’deki saldırının ardından, dünyadaki dengelerin yeniden değişeceği konuşulmaya başlandığı günlerde, 19. yüzyıldan bu yana dünyada yaşanan kaosu değerlendirerek, şu yorumu yapıyordu: “Osmanlı’nın çöküsü kaosu hazırladı...” AP tarafından hazırlanan analizde, Osmanlı’nın kendi yöntemleriyle çözdügü sorunların imparatorluk yıkıldıktan sonra çıbanbaşı olduğuna dikkat çekiliyordu. Suudi asıllı terörist Usame bin Laden’in 7 Ekim 2001’de El Cezire TV’sinde yayınlanan ve büyük yankı uyandıran “Osmanlı yıkıldıktan sonra İslam dünyası Batı’nın zulmü altına girdi” anlamındaki sözlerini yakın plana alan AP, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihteki işlevi ve geride bıraktığı mirasın, günümüz jeopolitiğindeki etkileri gibi konuları irdeleyen geniş bir analiz yayınlamıştı. Osmanlılar’ın tarihte bıraktığı izin hala bir çok açıdan çok canlı ve derin olduğuna dikkat çeken analize göre; Osmanlılar’ın savaşla çözdügü sorunlar, aslında siyasi çözümden uzak kaldığı için çözülmemis, yalnızca bastırılarak üstü örtülmüs ve dibe itilmişti. Ve bu yüzden de imparatorluk yıkıldıktan sonra yeniden başvererek, modern siyeseti şekillendirmeye başlamıştı. Verilen örneklerde; Sırp lideri Miloseviç’in Sırp milliyetçiliği bayrağını 1389’da Osmanlılar’la Sırplar’ın karşi karşiya geldiği Kosova Savaşi’nın olduğu alanda açtığı ve Ermeniler’in 1915’le ilgili Türklere yönelik soykırım suçlamaları ve iddialarını 3. bin yılın eşiğinde, 21. yüzyılda bile yeniden ısıtarak dünya kamuoyunun gündemine sokmaya çalistiklarina dikkat çekiliyordu. Osmanlı’nın çöküsünün yarattığı politik ve kültürel boşluğun ise, Avrupa’nın büyük güçlerince Dünya Savaşları ve Soğuk Savaş döneminde kendi çikarlarina göre doldurulduğunu belirten AP, ancak sorunların yine de çözülemedigini, tersine daha da derinleşip keskinleştiğini vurguluyordu... (Milliyet Gazetesi-8 Kasım 2001 (American Associated Press) Bu analizdeki yorumlara katılıp katılmamak ayrı bir sorun. Açıkçası; katılabilmek veya kısmen kabl etmek de mümkün değil elbette. Ama konumuz gereği bizi ilgilendiren bir kaç nokta var sadece. Onlar da; dünyada bir süredir yaşanan kaosa 19. yüzyıl sonlarına doğru Osmanlı Devleti’nin çöküsünün nasıl bir şekil verdiği, bu gelişmeyi fıtsat bilen Batılı emperyalistlerin nasıl bir politikaya yöneldikleri... Ve özellikle de analizde son paragrafta yer alan yorum. Ki; bu son paragraftaki yoruma katılıyorum... Osmanlı Devleti’nin çöküs sürecine girdiği dönemde yeniden filizlenmeye başlayan bazı sorunlar ve bunun yanı sıra, teknolojik güç ile sanayi devi haline gelerek, dünya yüzünde kendi egemenliklerini ilan etme yolunda emperyalist politikaya yönelen Batılı emperyalist devletlerin yeryüzüne yaydıkları savaşçi politikaları, sonuçta Anadolu insanını hep savaşla içiçe yaşaması, savaşin Anadolu topraklarındaki yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmesi gerçeğini hep canlı bir olgu halinde tutuyordu. Bunun sonucunda gelen ise; izleri hala taşinan acılar, zulüm ve dram oluyordu... Kısacası; savaş Anadolu insanının yüzyıllarca süren bir yazgısı gibiydi... Anadolu insanının dramı hiç bitmedi... Acısı hiç dinmedi... İşte yukarıda saydığımız nedenler dolayısıyla, artık bir çöküs süreci içinde bulunan Osmanlılar, yeryüzü henüz Dünya Savaşi ile tanışmadan önce de, hep ardarda gelen bölgesel savaşlar içinde kaldı... Cumhuriyet’e kadar yaşanan bu savaşları kısaca anımsayacak olursak, şöyle sıralayabilmek mümkün: 1911: Trablusgarp Savaşı... 1912: Balkan Savaşı... 1914: Dünya Savaşı... 1919: Kurtuluş Savaşı...