oslo hatıratı - 1
oslo'ya vardığımda, artık bir şeylerin değişmiş olduğunu hissedebiliyordum. yine de dünyadaydım işte. toprak vardı, ağaç vardı, otlar ve evler de vardı. ve birileri tüm bu hengameye başkalarını, benim gibilerini, eklemek için bir de havalimanı yapmıştı.
uçuş çok güzeldi. bence uçuş korkumu yendim. bir daha kalitesiz firmalarla uçmayacağım. sanırım.
her neyse. bavulları alırken ilk defa “yabancı” olmayı hissettim. fena değilmiş. fakat uzun zaman zarflarında katlanabilir olmaktan çıkabilir.
ve trene bindim. tren bileti alırken önümde büyük çantalı sarışın ve güzel bi kız vardı. trene kadar takip ettim. “belki o da workshoptandır” diye düşündüm. aynı vagondaydık. sonra dalmışım. burnum tıkalıydı ve uyanınca ilk iş burnumu silmeye geldim. ben burnumu silerken tren durmuştu. meğer bizim durağa gelmişiz. geldiğimde kız yoktu. ben de indim ve onu aradım istasyonda. sadece, bulamadım.
sonra, dışarı çıktım. hissettim soğuğu. tamamiyle yabancı bir yerdi ama yapabileceğimi biliyordum. first, i went to opera building. and i climbed to its rooftop. then, the karl johans, which was the most famous street of oslo.
actually, it was raining so much during the first day. my legs became darker because of my pants colour, the cotton, you know.
oslo, benim gittiğim en güzel şehirdi sanırım. daha önce böyle bir şehir daha hiç görmedim. mimari cennetiydi resmen. başka bir şehirden böylesine hoşlanabileceğimi sanmıyorum.
aslında karl johans komple eski binalarla doluydu. ilk dikkatimi çekense, köşe başlarında duran binaların hiçbirinin köşeli olmamasıydı. sokak boyunca oslo'nun en kalabalık sokağında yürüdüğümü bilmeden yürüdüm durdum. açıkçası istanbul'un küçük ölçekli ilçelerinin merkez caddeleri bile kat kat daha kalabalıktır bu caddeden.
caddede bir çikolata ikramından tattım. sonra cadde boyu yürüdüm. ilerideki norveçlilerin ısrarla “kale” dedikleri sarayı görüp geri döndüm gara. bi whopper menü yedim. açıkçası o da enteresan bi tecrübeydi. sınırsız ketçap hakkı, kola hakkı filan. sonra sen kendin dolduruyosun bi de bunları. yetmedi bi de gidip çöpe atıyosun… farklı tecrübeler, o kesin.
sonrasında yeniden o yolu yürüdüm ancak bu sefer elimde bir harita, bir de bir avuç kron vardı. haritada turist bilgilendirme merkezindeki gencin işaretlediği yerlere doğru yola koyuldum. çoğu karl johans gate'de idi. ancak sandığımdan çok daha erken bitti. bir kere ben 3 saat sanmışım, ki dört saatti. 3 saatte anca gezersin dediydi kız, bir buçuk saat sürmedi bile.
bu kısımda en beğendiğim kısım oslo city hall oldu. oslo city hall, muazzam yapı. özellikle aker brygge tarafından değil de, parlamento tarafındaki ön avludan gelirseniz iyice anlarsınız dediğimi. işte oslo'ya hayran kalmamı sağlayan, bu eskilik içinde yaşanan yenilik hissiyatı burada da gözüme çarptı. binayı çevreleyen yarım çember şeklindeki ek binadaki ofisler, gerçekten çok güzel ve modern. ancak bina eski usüllere yapılmış ve dış cephe olarak korunmuş. oslo zaten bende tamamen bu izlenimi bıraktı. 1995 yılında alınan ve neredeyse hiç 30 km hızı geçmeyen bir araç gibi, 2012 yılında da aynı işlevsellikte. eski olduğu belli ama yenilerden de hiçbir farkı yok.
sonrasında sarayın bahçesinden doğru geçip, munch müzesinde doğru yola koyuldum. botanik bahçesinden ve türk kebapçılarının çok yoğun olduğu bi bölgeden geçtim. daha sonra müzeyi 15 dakikayla kaçırdığımı görünce üzülüp geri döndüm. bu sefer müzenin yanındaki caddeden merkeze, otobüs garına doğru dimdik indim. orası sanırım oslo'nun harlem'iydi. güzeldi. zenciler, araplar, kürtler ve türkler burada birlikte yaşıyordu. tabii ki en büyük etken müslümanlıktı sanırım. cadde boyu helal gıda dükkanları gördüm. yol bittiğindeyse bir camiyle karşılaştım ve kendimi içeri atmaktan alamadım.
gelirken rabia'ya “ilk iş bir cami bulacağım” demiş olmamın da bunda bir etkisi vardı tabii. camide şöyle bi dinlenip yağmurdan korunduktan sonra ikindi namazımı kıldım. sanırım hayatımda ilk defa ümmet olmayı hissettim. ardından otobüs garının içinden geçerek sentralstajon'a geri döndüm. bir menü de mcdonald’s'tan yedim. sonra üst kata çıktım ve bizim şu upper crush'ın önünde durdum. şöyle bir ileri geri yapayım dedikten sonra, bir el hissettim omzumda. parmaktı esasında. tık tık diye vurdu kapı vurur gibi. sabırsız ve ürkekti sanki. sonra döndüğümde, trendeki kız olduğunu gördüm. anladım niye geldiğini, daha sormadan. “ulan” dedim, “keşke başka bişey isteseymişsin.”
derken köşeye oturduk ve oracıkta max ve johannes ile konuştuk. iyi çocuklardı. derken biriktik biriktik ve çoğadık 15 dakikada. gözlerimi judit denilen afet-i devrandan alamadım o ara. gerçi çok da güzel değildi. ama çok güzeldi.
nisanur da geldi ve ekip tamamlandı. orada osman'ın bir gece sonra geleceğini öğrendim. sevindim de aslında. çünkü nisa zaten soğuk bir insandı ve ben hazır bu kadar kaynaşmışken başka soğuk bir yurttaşın böylesine güzel olan ortamı bozmasını istemedim.
sonra metroya bindik. darius'un judit'e asılması sinirimi bozdu. judit de ondan hoşlanmışa benziyordu. sonra metronun en sona yakın istasyonlarından birinde indik ve bi otobüse bindik. indiğimiz yerdeyse hiçbir şey yoktu. bir asfalt yol vardı görünen işte, biz de ona doğru devam ettik.
yol zamanla asfalttan kuma, kumdan çamura, çamura döndü. kaygan ve kocaman kayaları da eklemeliyim. helene ile bir kez yanlış yola da saptık. yol boyunca meşhur “nutz” esprimiz de gelişmiş oldu. yolda roxi, eva, nisa, laura ve judit çok geride kaldılar. onlara yardım ettim elimden geldiğince. nisa ve judit'in çantalarını taşıdım. arada max ile sohbet ettik durduk. max'inse suit çantasıyla gelmesi enteresandı.
john ile de o otobüs seyahatinde tanıştık. sonra yol boyunca birkaç kez daha konuştuk ve temelli dost olduk. neden bilmem, aslında o yol boyunca grup olarak temelli dost olduk. sanırım zorluklar adamı böyle yapıyor.
“kabin” denilen dağ evine ulaştığımızdaysa, kabus devam ediyor gibiydi. buz gibi bi havadaki mekanımıza geçtik ve yayıldık. önce akşam yemeği yedik. çok yabancıladım. “nasıl dayanırım böyle” dedim ve dönmek istedim o an. sonra geçtik salona. şönine sıcağında, elemanlarla biraz sohbet ettik. o an aslında daha iyi olabileceğini hisssettim. sonuçta onlar da insandı, ve ortak noktalarımız vardı. konuşabilir, hatta etkili bir şekilde iletişim kurabilirdik. birbirimizi anlayabilir, anlatabilirdik. bu beni cezbetti. dayandım.
ilk gece açıkçası soğuk olan tek geceydi. sanırım evin soğukluğundan. ama altıma sıçarcasına üşüdüm. neyse ki işler daha sonraki günlerde daha iyi gitti. kahvaltıyı yaptık bir güzel, ve meşhur tuvaletle tanıştım. tahret musluğu olmaması zaten benim için kötüydü. o yüzden kokuymuş filan, hiç yani. neticede oslo merkezde de olsak tahret musluğu olmayacaktı.
eivind'in yaptığı sunumlardan sonra, daha bir oturdu kafamda her şey. oslo güzeldi. bi güzel grup oluverdik.
eivindle beraber osman da geldi sabahleyin. tanıştık. çok da sıcak biriydi. pişman oldum onu istemediğime. çok çok iyi biriydi, en az diğerleri kadar iyi. nisanur'un soğuk olduğu kadar iyi.
P E R F E C T .





















