Tekim, öyleyse varım...
Aidiyet duygusu. Hepimiz aşinayız bu duyguya. İnsanlık tarihinin neredeyse en başından en zayıf noktamız, en büyük ihtiyaçlarımızdan biri. Öyle ki, insanlık tarihinin şekillenmesinde en büyük rolü üstlenen kavramlardan biri halini almış.
Aynen canlılar gibi, kavramlar da evrim geçirebiliyor. Onlar da, bizler gibi, hayatta kalmaları için en uygun koşullara adapte oluyor, buldukları en sağlam dala tutunuyor düşmemek için. Bizim itici gücümüz doğa koşulları, onların itici gücü bizim koşullarımız. Biz onların habitatıyız yani bir diğer deyişle.
Bir arada olma, bir bütüne ait olma kavramları nasıl evrimleşti peki? Nereden çıktı ve nereye vardı günümüzde ve tabi bir de nereye gidiyor? Hiç düşündünüz mü bunu?
Çıkış noktası, bir hayatta kalma iç güdüsünden daha öte ve karmaşık değil. En temel iç güdümüzün tetiklediği bir ihtiyaç doğal olarak bizimle birlikte yaşayıp gitmiş yüzyıllarca. Duruma göre de evrimleşmiş.
Basitçe, çıkış noktasına bakacak olursak; bir tehlike (ki bu dönem koşullarına göre bir avcı, bir doğa olayı ya da başka bir topluluk olabilir) karşısında tek başımıza hayatta kalma şansımız, bir grup halinde hayatta kalmamızdan çok daha düşük bir ihtimaldir. Bir başka durum ise, hayatı kolaylaştırma, ve bir şeylerin üstesinden gelebilme kabiliyetimizi arttırma isteğimiz. Bir taş taşınacaksa ya 100 kilo taşıyacağız, ya 50 kilo, ya yetmeyecek kollarımızın çapı taşı sıkı sıkı tutup sarmalamaya ya da bir ucundan tutuvereceğiz. Söyleyin, hangisi daha kolay duyuluyor? Gruplaşmanın, toplumlaşmanın temeli buraya dayanıyor. Bir bütünün parçası olma dürtüsü ise daha eski.
Tasvir der ki, Adem ve Havva cennete ayrı ayrı gönderilir fakat; cennetten atılma pahasına bir araya gelirler. Adına, ilişki diyelim, arkadaşlık diyelim, iş diyelim, dernek diyelim, spor kulübü diyelim, siyasi parti diyelim, mezhep diyelim yani özetle ne dersek diyelim, amaç hep aynı. Bizim gibi, bizden olan ile ortak bir çatı altında toplanmak. Bize ait olanı tanımlamak ve ait olduğumuz yeri belirlemek. İç güdüsel olarak bir köpekten en ufak bir farkımız yok. Kendi konfor alanımız olsun, orayı işaretleyelim ve orayı, oradan olmayandan koruyalım. Mevzu, kendimizi güvende ve rahat hissettiğimiz yerde olmak. Peki oradan olmayan, alanımızın dışında kalana ne oluyor? İşte mevzu, tam da burada karışıyor.
Ötekileşiyor ve dışlanıyor, ne zaman ki kendi ait olduğu yeri buluyor ya da yaratıyor, o zaman güvende oluyor bizden olmayan. Her insan, bu senaryonun bir tarafında olmak istiyor, o da bir yere ait olan tarafı. Kimse aykırı olan olmak istemiyor. Yüzyılımızın tanımladığı yepyeni bir fobi var bu konu ile ilgili; FoMO yani “Fear of Missing Out”. Dilimize çevirmek gerekirse, dışlanma korkusu. Herkesin giydiği kıyafeti giymiyorsan, herkesin yediği yemeği yemiyorsan, herkesin gidip gördüğü yerleri görmemişsen, herkesin tanıdığı insanları tanımıyor, herkesin kullandığı markaları kullanmıyorsan, ötekisin ve dışlanmaya mahkumsun. Hatta, tabiri caizse, “eziksin”. Bizim gibi olmanın bir getirisi, bir ödülü olmalı çünkü o da dışlanmaktan ve ezilmekten muaf olmak. Bunun tadını sonuna kadar ve en acımasız şekilde çıkartmaya yemin etmiş gibiyiz.
Peki sonuç? Ödümüz kopuyor eksik kalmaktan, tek başına olmaktan ve dışlanmaktan. “Öteki” olmak istemiyoruz. O kadar ki, dayanılmaz buluyor, tahammül edemiyoruz böyle algılanmaya. O kadar ki, kendimiz gibi olmaktan, bizi biz yapan her şeyden feragat edecek kadar. Bir düşünün, insanlar ne kadar da kategorize ve ne kadar da birbiri ve herkes gibi. Fabrikadan çıkmış gibi görünmeyen kaç kişi kaldı? Çok seçenek de yok üstelik, ya bizdensin ya onlardan.
Mutluluk ve huzur, bu sistemin peşinde sürüklenmemekte. Kendin gibi olmak basittir, kolaydır, daha köklü ve daha huzurludur. Kendin gibi güvende olabilsen, nasıl mutlu olmazsın bir düşün... Modern yaşamın baskısından, beklentilerinden ve sorumluluklarından öyle korkuyoruz ki, bir aradalık, aidiyet ve herkes gibi olmak bizim konfor alanımız. Yanlış bir şey yapıyorsam, onlar da yanlış yapıyor. Bende bir tuhaflık yok, biz böyleyiz. Kendimizi topluma ve kendimize kabul ettirmenin ve kanıtlamanın, onaylanmanın en kestirme yolu. İçimizdeki huzursuzluk ve bir türlü kurtulamadığımız mutsuzluğumuzun asıl sebebi onaylanma isteğimiz ve kanıtlama çabamız. Kendimize olan güvenimiz o kadar sarsılmış ki, kendi onayımız bize güven vermiyor, hep bir başkasınınkine ihtiyaç duyuyoruz.
Olması gereken ne peki? Doğrusu ne bunun?
Yalnızca kendi onayımız bizi geçerli kılar. O, onayların ve tatminin en büyüğüdür. Kendimize güvenmeyi, yeterli ve yetkili görmeyi öğrenmek zorundayız. Kendimizle ilgili yolunda gitmeyen bir şeyler var ise, bunları göz ardı edip, başka insanlar da farketmesin diye kılıktan kılığa girmememiz lazım. Önemli olan onları kandırmak değil, kendimizi sonsuza dek kandıramayacak olmak. İçinizdeki huzursuzluktan, değiştirmek istediklerinizden, eksikliklerinizden, tuhaflıklarınızdan, bedeninizin çirkin bulduğunuz yerlerinden, değişimin kendisinden kaçmayın. Onları da, kendinizi de olduğu gibi, en saf haliyle kabul edin ve neresinden memnun değilseniz onu iyileştirmek, şifalandırmak, değiştirmek için çabalayın. Başkası gibi, başka bir şey olmak için değil, yalnızca kendinizin daha gelişmiş ve daha tatmin edici bir versiyonu olmak için.
Öyleyse mottomuz bu; tekim ve eşsizim, öyleyse varım...












