Ruh
İlk alarm sesine uyanamadı, ikincisine de, üçüncüsüyle uyanınca aceleyle evden çıktı. Treni beklerken bir hocasının söylediği şey geldi aklına. Birçok ülkede ulaşım araçlarının dakika hesabıyla çalıştığını herkesin buna ayak uydurduğunu söylemişti. İyi ki araçlarımız yabancılar gibi 08:02 gibi saatlerde kalkmıyor, biz Türkler gerçekten dakik insanlar değiliz diye düşündü. Çeyrek geçe gelmesi gereken tren 17 geçe geldi. Gülümsedi.
Binmeden evvel ceketini silkti. Ters gitmeyi çoğu yolcu gibi tercih etmediğinden düz giden bir adamın yanına oturdu. Görevli biletleri alırken bir mırıldanma oldu. Yarın zamlı olacakmış biletler… Yanındaki adam zamdan dert yanarak araçla gitmenin farkı kalmayacak artık dedi. Aracının olduğunu belli etmeye mi çalışıyor diye düşünürken, adam samimi bir yüzle treni çok seviyorum, bir alışkanlık oldu benim için dedi. Ben de seviyorum iki vesaire gitmekten de kurtarıyor beni diye cevap verdi ceketini çekiştirerek. Adam yine o samimiyetle dikti gözlerini üzerine ta ki karşılığında gülümseyene dek.
Ters giden kadın onlara bakıyordu iki adamın konuşmasından doğal ne vardı. Belki kuruntu yapıyordu, kadının kulaklıkları vardı, büyük olasılıkla duymuyordu bile. Hem nereye bakacaktı, karşısında bir tek onlar vardı, belki de geçtiği yolları ezberlemiş ve sıkılmıştı.
Düşünceleri dağılınca tekrar adama döndü adam kollarını göğsünde bağlamış uyuyordu. O kadar huzurlu duruyordu ki, özendi. O da arkasına yaslandı gözlerini kapadı. Ceketi buruşmasın diye kollarını bağlamadı. Yüzünün ıslanmasıyla uyandı, açık camdan yağmur damladığını düşünerek camı kapatmayı düşündü. Yanındaki adama baktı. Yoktu. Etrafına bakındı. Kadına soracak oldu. Ne diyecekti. Vazgeçti. Durağa yaklaşmıştı ayağa kalktı ama üzerinde bir ağırlık vardı yürümekte zorlandı. Bir şey onu yere doğru çekiyor gibiydi. Adamın sesini duydu, treni çok seviyorum bir alışkan oldu benim için. Tüyleri diken diken oldu. Etrafına bakındı. Araçla gitmenin farkı kalmayacak artık dedi bu kez ses. Sus dedi adam istemeden. Ses sustu. Ayakları başka yöne gidiyordu fark ettiğinde bir durak geri gitmişti. Geri döndü işinin yolunu tuttu. Kararsızlık yaşıyor gibiydi. İşe gitmek istemiyordu artık. Kararsızlığını sese yordu. Ben kararsız değilimdir beni suçlama dedi içindeki ses. Sesin ve ağırlığın sebebini düşünecek vakti yokmuş gibi aceleyle karar verdi. Biri vardı içinde ve içindeki o adamdı. Kendi elleriyle kendini boğazlamak istedi bir an. Kendini değil içindekini. Ağır ağır yürümeye devam etti, adamın 70 kilo olduğunu düşününce mümkün değil taşıyamazdım diye düşündü. 76 kiloyum ben dedi ses. O zaman ruhunu taşıyordu sadece, rahatladı hızlı hızlı yürümeye başladı. Sevgilisini aramak geldi aklına ne yapması gerektiğini o söylerdi belki. Belki buluşurlardı ve geçerdi.
Alo Hande ben çok kötüyüm iş yerine yaklaştım ama işe gitmek istemiyorum buluşamaz mıyız? Kız uzun bir bekleyişten kurtulmuş gibi hayatım neyin var dedi. Konuşmalıyız diyebildi sadece. Şimdi anlıyordu telefonda konuşamayız diyenleri. Gerçi kimin başına böyle bir şey gelmiştir ki. Kızın sesi burkuldu. Çıt çıkmadı. 5 dakika nasıl geçti anlamadan Hande geldi. Olanları ne ara anlattı anlamadan Hande’yi akıl verirken buldu:
Yarın yine aynı saatte trene binersin hayatım, belki adam durakta çıkıp gider içinden.
Ne yani bun kadar basit miydi? Hande bunları nereden biliyordu başına gelmiş miydi sorgulamadı. Bir an evvel yarın olsun istedi. Yarın oldu. İstasyondaydı. Tren 17 geçe geldi. Gülümsedi. Kurtulacaktı. Ceketini silkti. Aynı kadının karşına oturdu. Adam yoktu. Çünkü içindeydi, emindi. Arkasına yaslandı gözlerini kapadı. Ne kadar süre öyle durdu anlamadan ürpermesiyle gözlerini açtı, açık pencereye baktı. Kapatmak için doğrulmak istedi omzundaki adamı fark etti. Oydu. O kımıldayınca adam da kalkmıştı. Sesini duymak istedi adamın. İçinde olmadığına emin olmak istedi. Adam konuştu:
Ah kusura bakmayın başım düşmüş omzunuza. Fakat bir rüya gördüm ki inanılmaz siz de vardınız. Yarın size anlatırım şimdi inmem gerek.









