5. Bölüm
Artık gelenek oldu ya, sabah töreninde uzay gemimizin salonunda toplandığımızda, müdür yardımcısı yine çıktı kürsüye, uzay gemisi maketini çalanların maketi geri getirmesini istedi. Hırsız, kendisi getirirse ceza almayacakmış, yoksa vay halineymiş. Adam, maketi kendisi yapmıştı herhalde, çok önemsiyordu götü boklu maketi. Engin de gözünü kırpmadan dinledi kızara bozara konuşan müdür yardımcısını, neredeyse not alacaktı. Tehdit törenimiz bitince 2-B’nin güzel ama aptal öğretmeni kürsüye çıkıp uzay gemimizde resim yarışması yapılacağını, ‘Uzay ve Eğitim’ konulu birbirinden güzel resimleri beklediklerini söyledi. Oldu canım.
Ders aralarında Mercan’ı görürüm umuduyla koridorlarda gezindim. Uzay gemisi soğuk oluyor ya, kızlar da genelde teneffüslerde kıçlarını kaloriferlere dayar. O yüzden bulması kolaydır. Ama yoktu Mercan. Teneffüslerde test çözmüyordur umarım, çünkü bu gelecekteki aşk hayatımızı kötü etkileyebilir.
Son ders, resim dersiydi. Öğretmenimiz, 2-C olarak birbirinden güzel resimler yapmamız gerektiğini hatırlattı. Yarışmayı kazanmayı çok istiyordu galiba, 2-B’nin öğretmeni de derdine yansın. Filmlerdeki kiralık katiller gibi sulu boyamı açtım, kalemimi, fırçamı düzgünce kağıdın kenarına koydum. Yaprak’ın 24 renkli pahalı sulu boya takımına bir göz attım. 24 renk arkadaş, dile kolay. Hani bir kere istemiştim de vermemişti boyalarını. O yüzden hayatımın geri kalanında Yaprak’tan nefret edeceğim.
Sağlam bir fikir bulmak için, sınıfın penceresinden Dünya’yı seyretmeye başladım. Artık Ay’a doğru gidiyoruz ya, Dünya biraz küçülmüş. Bir yamukluk aradım Dünya’da ama yoktu. Çünkü hep “Dünya tam yuvarlak değildir, kutuplardan hafifçe basıktır” derler. Hep böyle bir hata arayıcılık, yerli yersiz eleştiriler... Bir de “Güneş’imiz aslında oldukça küçük bir yıldızdır” lafı var. Ben çok sıkılıyorum böyle kozmik gıybetten. Yani anlatabiliyor muyum, ezilip büzülmemize gerek yok bence. Bana göre Güneş’imiz şahane bir yıldızdır, Dünya da çok süper yuvarlaktır.
Kurşun kalemimi silgiye saplayıp döndürmeye başladım. Ama kalemi çıkarınca ucu silgiye saplı kaldı. Dişlediği kurşun kalemini Engin’in ağzından çektim. Resmime girişirken bir yandan da Engin’i gözlemledim. Burnu yine akıyordu. Cebinden sümüklü mendilini çıkarıp mendilin katları arasında kullanılmamış bir yer aradı. Baktı bulamıyor, iyicene kurumuş bir yerine sildi burnunu. Sonra neredeyse baştan aşağı siyah pastelle boyadığı kağıdına gömüldü. Uzay resmi yaparken siyaha abanmayın, çok pişman olursunuz. Yaprak, uzayda neşeyle bayrak sallayan öğrenciler çiziyordu. Derya da kara tahtasını Satürn’e dayamış bir astronot-öğretmen çizmeye başlamıştı ama öğrencileri çizmeye geçince sıçacağı çok açıktı. Tahir’in resmini anlamadım bile. Tahir aslında bir üst sınıftaydı ama sınıfta kaldığı için artık bizimle. Ben severim Tahir’i, olgun çocuk bence. Bir de bu çocuk hep üçüncü sınıflarla takıldığı için Mercan’la aramda bir köprü gibi görüyorum. Hayırlısı diyelim.
Ben kağıdıma uzayda uçan bir öküz çizdim. Tabii ki kaskı ve oksijen tüpü de vardı. Dünyanın üstünden atlıyordu. Bir uzaylı da öküze çiçek yediriyordu. Uzaylı dedin mi daya yeşili, daya antenleri. Böyle samimiyetsiz çizimlere çok gülüyorum ben. Kendi kendime kıkırdayarak bir tane de tavuk astronot çizdim. Tavuk adam sümüklü bir çocuğun elini tutuyordu. Kağıdın boş kalan yerine sebepsiz yere bir tane uzay kamyonu, en köşeye de küçük bir Satürn çizdim. Bu resmi kendim için yapıyordum ama. Son beş dakikada, Derya’yla Yaprak’ın çizmeye çalışıp beceremedikleri fikirleri hakkıyla kağıda döşeyip öğretmenin gözüne girecek bir resim çakar geçerdim.
Derya fırçasını sarı boyaya daldırırken dilimi tutamadım:
“Sanırım öğretmenin bir güneş gibi uzayı aydınlatacak” dedim. “Güneş sistemimizde zaten Güneş olmasaydı daha anlamlı olurdu belki resmin.”
Derya bozuldu, hadi neyse de, Engin de bozuldu.
“Ne var yani aydınlatmasında?” diye çıkıştı kurşun kalemini geri alırken. Bu çocuk beni öldürecek. Kapkara boyadığı kağıdının ortasına, o da bir Güneş çizmişti.
“O ne lan?” diye sordu Tahir.
“Kara delik bu. Eğitimin ışığı kara deliği aydınlatıyor.”
“Yeminlen gerizekalısın” dedim. “Kara delikler, ışık kaçamadığı için kara. Nasıl olacak o iş?”
“Sembolik bu” dedi Engin. “Sen sembolikten anlamıyorsan o senin kaybın.”
“Ben sembolleri ağlatırım” dedim. Uzay kamyonumun üstüne kitaplarımızın ilk sayfasındaki meşale amblemini çizdim. “Al işte eğitim! Eğitim kamyonu!”
Engin acayip bir sihirbazlık yapmışım gibi bakakaldı kağıdıma. Ben de üzüldüm ona böyle negatif yaklaştığıma. Evrenin öbür ucuna bile gitseniz, birisi gelip size işinizin niye berbat olduğunu anlatır. İki dakika eleştirmeden duramaz mı insan, iki dakika hata aramadan duramaz mı? Ben aslında hiç sevmiyorum böyle negatif ve olumsuz yaklaşımları. Arkadaşların resimlerine de böyle yaklaştığım için utandım. Derya’ya öğrencileri çizmesi için yardım etmeyi teklif ettim.
“Çok teşekkür ederim” dedi Derya gülümseyerek. Teşekkür edilince evet mi demek oluyor hayır mı, ben anlayamıyorum ya. Ama Derya çok tatlı kız.
Öğretmenimizin yanımıza geldiğini Engin’in ayağımı tekmelemesinden anladım. Öğretmen resmime uzun uzun baktı, bir anlam bulmak için zorladı kendisini. “Uzayda tarım ve hayvancılık mı bu? Uzaylı… Evrensel sevgi mi?..”
“Uzay kamyonu ışık saçacak” diye utançla mırıldandım başım önde, “Eğitim kamyonu…”
“Evet ışık saçsın mutlaka!” dedi heyecanla. Öğretmen resmimi beğenince daha çok utandım, herkes adına utandım. Baktım benim sarı boya çamur gibi olmuş. Döndüm Yaprak’ın sulu boyasına baktım. Arkadaşlarımızın sulu boyasına küfretmemeliyiz. Bardağımdaki su da çamur gibi olmuştu. Dörtte üçümüz sudur. Tamam da niye zoruna gidiyor bu? Suyu öp başına koy. Dörtte üçümüz ne olsa mutlu olacaksın?
Ders bitince verdim resmi, çıktım sınıftan. Tahir, Murat Taban ve Cengiz, kızlar hakkında konuşuyorlardı. Bebelere bak, bensiz olur mu kız muhabbeti! Cengiz “Çok seviyorum” diye Gülay’ı anlatıyordu. Murat Taban da mahallesinden Hülya’yı sevdiğini itiraf etti. Sonra Tahir iç çekerek “Ben Mercan’ı seviyorum” dedi. Öyle pat diye, dank diye dedi bunu.
“Mercan hangisiydi?”
“Sen tanımazsın, geçen yıl aynı sınıftaydık.”
Ben Mercan’ı gizli gizli seviyordum lan. Tahir böyle apaçık herkesin ortasında söyleyince bok gibi kaldım. Çat diye söyledi lan. Sıra bana geldi. “Senin sevdiğin yok mu?” diye sordu Taban.
“Yok!” dedim kaşlarımı çatıp.
“Bence Selçuk Derya’yı seviyor” diyen Cengiz’e vurmak istedim. “Evet lan! Selçuk Derya’yı seviyoo! Selçuk Derya’yı seviyoo…”
Yürüdüm gittim. Yüzüm kızarmış da olabilir, gözüm yaşarmış da olabilir, sana ne! Koridorun sonunda, ne biçim iş bu, Mercan’ı gördüm; Mine’yle kalorifere yaslanmışlardı. Yanından geçerken yüzüne bile bakmadım tabii. Anlayana!














