“İnsan, en kolay kendini kandırır. Unuttum zanneder, unutamaz. Düşünmüyorum zanneder, düşünür. Acımıyor zanneder, acır, acıtır…”

@theartofmadeline
official daine visual archive
No title available
h

ellievsbear
ojovivo

❣ Chile in a Photography ❣
Game of Thrones Daily
Doug Jones
d e v o n
Cosmic Funnies
Monterey Bay Aquarium

Origami Around

roma★
NASA
𓃗

Love Begins

izzy's playlists!
Interview Vampire Daily
I'd rather be in outer space 🛸
seen from Spain
seen from Türkiye
seen from United Kingdom

seen from United States

seen from Argentina

seen from United States
seen from United States

seen from Saudi Arabia
seen from United States

seen from Tunisia

seen from Spain
seen from Jordan
seen from New Zealand
seen from United States
seen from Spain
seen from United States
seen from United States
seen from Uruguay
seen from Germany
seen from Netherlands
@velhasili-kelam
“İnsan, en kolay kendini kandırır. Unuttum zanneder, unutamaz. Düşünmüyorum zanneder, düşünür. Acımıyor zanneder, acır, acıtır…”
Sığındığın gönül memleketindir.
'Siz merhametten, acıma duygusundan yalnız kötülük doğacağına inanmışsınız. Yerinde haklısınız. Fakat ondan ne büyük iyilik doğacağını unuttuğunuz için, en büyük hakkı kaybediyorsunuz. Rahmet, kaldırılmış sizin kalbinizden... Buz çölünde yol alıyorsunuz!''
Ben içimde koşup yorulunca sana geliyorum Allah'ım...
Vaziyet bildiğin gibi değil iki gözüm bildiğin gibi değil fena akşam oldu. fena akşamın tezgahında dokudum saçlarını. saatler geçmek bilmedi desem, inanmazsın. fena kokun geldi fena kokunu duydum yüreğimin ucunda. incir ağaçlarının altındaki penceremde, sabahlar olmak bilmedi desem, inanmazsın. günler mi uzadı yoksa hasretin mi belli değil vaziyet bildiğin gibi değil iki gözüm; bildiğin gibi değil
Gözlerim doldu helal sana kürt kardeşim..
Şu 10 sure, 10 şeyi engeller…
Bizi affetmeyin…
Tanımayanlar için, Fotodaki kişinin ismi Kadir , (yanındaki ben) Mersedes Kadir. Akli dengesi yerinde değil ve bütün gün üstünde dolaştığı önünde Mercedes arması olan sopayı Mersedes'i zannederek yaşıyor. Buraya kadar tamam. Anlatmaya bayıldığım kısmı bundan sonra başlıyor.. Koskoca bir şehir , Kadir'in Mersedes hayalini her şeyiyle sahiplenmiş durumda.. Kadir trafik ışıklarında duruyor, arabasını park ediyor, diğer arabalar trafikte ona yol veriyor, ona göre parkediyor. Bütün şehir o “Mersedes"in farkında! Kadir sopasını Mercedes servisine götürüyor, ustalar bütün ciddiyetleriyle arızaları anlatıyor, bir usta sopaya teyp takıyor, diğeri aynasını, armasını yeniliyor… Sıkı durun; trafik polisleri yanlış yere park ettiğinde ya da ‘çok hızlı gittiğinde’ Kadir'e ceza yazıyorlar, zamanı geldiğinde muayeneye gönderiyorlar! Bir koca şehir, Malatya, Kadir'in hikayesini onunla birlikte yaşıyor.Bir ‘deli'nin sopasına göre yaşayan şehirlerin, sopayla, sapanla, satırla birbirlerini kovalayan şehirlere dönüşmesini gördükçe bu hikaye çok hoş gelir insanın kulağına.. Anlarsınız umarım… Bir gün mersedes kadir arabası(sopası)arızalandı diye sanayiye gider. Usta arızasını söyler ve 3 gün sonra gelip alabileceğini belirtir. Tabi mersedes kadir 3 gün sonra gelir usta daha işinin bitmediğini yarın gelmesini söyler. Mersedes kadir bu şekilde 2 hafta boyunca gider gelir. Bir gün yine gider sanayiye ama usta işinin daha bitmediğini söyler tabi mersedes kadir sinirlenir artık ve şunu söyler yeter artık yap şu arabayı 2 haftadır eve yürüyerek gidip geliyorum. :) “Alıntı” Malatya'ya kadar gelip, mercedes kadir'le resim çekilmemek olur muymuş..
Bu fotoğrafta anneannem 16 yaşında, dedem 33. Tarih 26. Şubat 1938. Yani 77 sene önce bugün. Nişanlandıkları gün. Anneannem dedemi hayatında ilk defa o gün görmüş. Düşünsenize, evleneceksiniz ve hayatını paylaşacağınız adamı nişan günü görüyorsunuz. Beğendin, beğendin, beğenmedinse hayat boyu çek dur.. :) Bizimkilerin hikayesi ise tam bir “Onlar ermiş muradına , biz çıkalım kerevetine..” hikayesi. Sonu gerçekten mutlu olan şahane bir masal yani.. Anneannem kendisinden 17 yaş büyük dedeme resmen aşık olmuş. Dedemse o yıllardaki genel davranışın aksine, o gencecik kıza, ömür boyu, hem aşkla, sevgiyle, hem de “saygıyla” bağlanmış.. Ben onların evinde hiç yükselen ses , hiç kavga gürültü duymadım. Evlendikleri ilk gün, dedem uzun bir konuşma yapmış. Üç şey istemiş gencecik karısından : Bir : Bana İhsan Bey değil, İhsan demeni rica ediyorum. ( ki o devir için müthiş bir adım..! )Evde kıyametler kopmuş, sen kocana, koskoca adama nasıl ismiyle hitap edersin diye.. Aile büyüklerini sakinleştirip ikna etmek yine dedeme düşmüş..:)Anneannem öbür boyu hep İhsan’cığım dedi. “Cığım”sız bir hitap hiç duymadım ağzından.. İki : Dedem hakimdi benim. Bak demiş, mesleğim gereği eve senden torpil isteyenler gelebilir. Asla , katiyen kabul etmeyeceksin. Hediye asla kabul etmeyeceksin. Hakim demek, tarafsızlık demektir. Böyle bir şeyi mesleğim adına şerefsizlik addederim. Bu ricaları reddetmeyi ayıp sayabilirsin , asıl bunu teklif etmek ayıptır, bilesin. Sonraları ikisi bir olup, güzel bir reddetme cümlesi bulmuşlar, anneannem çok ısrarcı olanlara : - “Dosyanızı titizlikle tetkik edeceğini söyledi” derdi. Üç : Benim demiş, “küsme” huyum vardır. Kızarsam tartışmam, sadece küserim. Ben sana küsersem , sen bana küsmeyeceksin. Yoksa evlilik gemisi yürümez. Sabır rica ediyorum senden.. Bir şey diyeceğim, inanmayacaksınız : “Ömür boyu hiç küsmediler.” Diyeceksiniz ki, e kadın her şeye uyum sağlarsa evlilik elbet yürür. O dönemin evliliklerinde bir kere, çok keskin kadın-erkek ayırımları var. Kadın asla çalışmıyor, evin bakımı, çocuklar vs ile ilgili, erkek ise çalışıp evi geçindiren . Bu kadar net. Bugünkü gibi herkes her şeyi paylaşır durumu yok. O yüzden değerlendirirken hep bunu düşünürüm aslında.. Yani ben hayatımda dedemi mutfakta görmedim. Bir tabağı içeri taşıdığını bilmem. Kalkıp bir bardak su aldığını bilmem. Anneannem getirirdi her şeyini.. Ama mesela su mu istedi, anneannemin elinden bardağı alır, öbür eliyle, onun suyu getiren elini tutar öper, gözlerinin içine bakarak “ Eline sağlık, zahmet oldu Münevver’ciğim” derdi. Anneanneme aniden bir enerji gelir, gözleri parlar, genç kız gibi seke seke , uça uça dönerdi mutfağa.. Anlayacağınız, “Görevi tabii, elbette yapacak! ” zihniyetinde hiç olmadı dedem. Teşekkürü , takdiri hiç ihmal etmedi bir ömür boyu. Annemler küçükken, dedem öğlenleri işten mutlaka eve gelirmiş, alel acele yemek yiyip, bir tek de tavla atarlarmış, öyle dönermiş dairesine.. O bir saate hepsini nasıl sığdırırdık diye konuşup gülerlerdi.. Evlilik diye oya gibi işlenmiş, inci gibi dizilmiş anılar gördüm ben.. Fedakarlık, sabır, özen, ve minnet gördüm. İçinde hastalıklar da oldu elbet , ölümler de, acılar ve hayal kırıklıkları da.. ..Ama bütün bu gerçekler nasıl taşınır, nasıl her bir korku, her bir hüzün, sevgiyle harmanlanıp akide şekeri gibi ağızda eritilir gider, işte onların masalı bunu da anlatır. Dedeciğim, sayısız hastalıkla mücadele etti, ama etrafına en ufak bir rahatsızlık vermedi. Anneannem ona hep canı gönülden sevgiyle , bir melek gibi baktı. Dedeme şeker teşhisi konduğunda, insülin iğnelerini bile iğneciye bırakmadan kendi yapmak istemişti mesela.. O zamanın iğneleri şimdiki gibi değil, kocaman metal enjektörler vardı, ucunda kalın, dehşetengiz iğneler olan. O verev kesimli iğne uçları hala gözümün önündedir. O enjektör her sabah ocakta, çayın yanında kaynardı.. Fonda radyoda Türk Sanat Müziği, mesela “ Benzemez kimse sana “ çalar, enjektörün tıkır tıkır kaynama sesi, çaydanlığın fokurtusuna, limon kolonyasının kokusu, kızarmış ekmek kokusuna karışırdı. Anneannem seve okşaya karnından yapardı iğneleri dedeme.. Nasıl öğrenmiş iğne yapmayı derseniz, normalde portakala batırarak öğretirler, ama anneannem “kendine batırarak” öğrenmişti iğne yapmayı.. Dedemin canını yakmasın diye.. Ne bir gün anneannem bıktı her gün bunu yapmaktan, ne de dedem bir gün şikayet etti, her Allah'ın günü iğne olmaktan…Anlayacağınız, o dana kadar iğneleri yapmayı bile keyif haline getirmişlerdi. Anneannem bir şey öreceği zaman yünleri alır, dedemin yanına getirirdi. Dedem hemen gazetesini, kitabını bırakır, kollarını anneanneme uzatırdı. O çilenin iki ucuna ellerini geçirir, anneannem çabuk çabuk hareketlerde yünü top haline getirdikçe, son derece uyumlu hareketlerle, bir sağ, bir sol elinden kaydırırdı yün çilenin iplerini.. Gülüşüp sohbet ederlerdi. Anneannem ona uzun uzun ne öreceğini anlatırken, ilgiyle dinlerdi. Televizyonun olmadığı o güzel zamanlarda, annemle dayımın okuduğu şiirleri dinlemeye bayılırlardı. Akşam oldu mu çay demlenir, yaz ise bahçeye açılır kapanır sandalyeler atılır, cır cır böceklerinin sesi eşliğinde, yıldızların altında uzun uzun , tatlı tatlı sohbet edilirdi. Televizyon geldikten sonra ise çocukluğuma ve onlara dair en net anım, kanepede dedemin koltuğunun altına yaslanıp uyuklaşım, ayıkladığı kabak çekirdeklerini bir bir ağzıma verişi.. Anneannemin soyduğu portakalın kabuğunun kokusu.. Usulca uykuya teslim oluşum.. Ve sonra alnımdan öpülerek uyanmak.. “Hadi yavrum, İstiklal Marşı başladı.” Dedemle yan yana, son derece ciddi ayakta beklemek, marş bitene kadar. Askerler rap rap yürüyene kadar. Sonra sanki memleketi emin ellere teslime etmişcesine güvenli hissederek uykuya dalış.. Sabah puhu kuşlarının seslerine uyanmak.. Onların nişan günü bugün. 77 sene önce parmaklarına taktıkları o yüzüğü ömür boyu sevgiyle taşıdılar. Tıpkı o yün çilesini sıcacık bir kazak haline getirmek gibi bir evlilik. İlmek ilmek, emek, emek.. Dedem tuttu, anneannem ördü. Dedemin ellerinden ilmek ilmek anneannemin ellerine kaydı.. İlmek ilmek.. Oya oya.. Ruhları şad olsun. Bige Güven Kızılay 26.02.2015
Ya çok güzel bi hikaye. Ve bunu okuyunca çok kötü oldum bi yandan. Çünkü japonlar başta olmak üzere tüm ülkeler türklerin aile bağlarıma hayranken şimdi bu bağlarım yok oluşu. Mesela eskiden her akşam yemeğinde tüm ailenin sofrada olup yemek yeme kuralı çoğu ailede yok. Zamanında japonların bize bakarak ailelerini yönlendirmesi. Bu geleneği kendi ailelerinde uygulamaya başlaması. Bunlar can acıtıcı
"Güneşin zevalinden gecenin karanlığına kadar namazlarını dosdoğru kıl.Bir de sabah namazını kıl.Çünkü sabah namazı şahitlidir." (İsra:78)
Güne dair...
“Anne Niçin Baktın Bana Öyle?” Kılavuzu
favorim 9 :D
Acaba bende böyle olurmuyum ; )
Sabah kahvaltıda, çay kaşıklarının sesi birbirine karışıyorsa, bu mutluluğun sesidir. Ve Anneniz karşınızda oturuyorsa, oturduğunuz yer tam olarak cennettir