Geçmişi şimdiki zamanla karıştırdığım günlerden birindeyim. Şu an olan biten her şeye ne kadar uzaksam, geçmişten anıların içinde sıkışmışlık hissi ile de o kadar boğuluyorum.
Lint Roller? I Barely Know Her

JVL
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
Three Goblin Art

@theartofmadeline
Misplaced Lens Cap

JBB: An Artblog!
wallacepolsom
todays bird
Xuebing Du
One Nice Bug Per Day
Sweet Seals For You, Always

tannertan36
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

Kaledo Art
No title available

Andulka
he wasn't even looking at me and he found me
trying on a metaphor
Jules of Nature
seen from United States

seen from Türkiye

seen from Malaysia

seen from United States
seen from Canada
seen from Malaysia

seen from United Arab Emirates
seen from United States

seen from Türkiye
seen from Singapore

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United Kingdom
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
@wertherfever
Geçmişi şimdiki zamanla karıştırdığım günlerden birindeyim. Şu an olan biten her şeye ne kadar uzaksam, geçmişten anıların içinde sıkışmışlık hissi ile de o kadar boğuluyorum.
Bundan sonra peşinden gelmeyeceğim, bu sefer hikâyede iki kişi ölsün.
Bir yaz akşamı, havuzun kenarında oturup varlığımı dışarıdan seyrediyor gibi hissettiğim o an. Tenime değen ılık rüzgar, insanların gürültüsü, deniz kokusu ve o şarkı. Kendimden, benliğimden çıkıp öylece kendime bakıyor gibiyim. Kımıldayamıyorum, düşünemiyorum. Şu an duyduğum aynı şarkı ile hatırlıyor ve biliyorum. Bundan 10 sene önce de aynı hissettiğimi, icimdeki boşluğun beni çürütmeye ve gittikçe oyulmaya o zamanlar başladığını görebiliyorum açıkça. Sanki her şey benim elimdeydi, ama aynı zamanda benim irademin çok dışında ve asla mudahele edilemezdi haldeydi. Şimdi bile tuttuğum ipin ucundan bihaberim, hakikaten benim tarafimdan mi çekildiğini bilmiyorum. Belki de sadece sürükleniyorum.
Her şeyin sorumlusu benim. Başıma örülen onca çorap benim eserim. Kendimi bozuk para gibi harcamanın ustası oldum. Ama aynı zamanda suçlular. Sebebi degillerdi belki ama bütün bunlara iten onlardı. Ya da çekip içinden çıkarmaya asla uğraşmadılar. En yakınlarımdı. Güya.
Kaburgalarım batıyor sanki kalbime. Kemiklerimi kırdılar gibi bir can acısı. Tarif edilemeyen bir şeyin etimi yakıyor olması. Belirsizliği ile, kalbimin avlusuna terkedilmiş bir kötücül his. Çoğaldıkça sarıp ele geçiren cinsten. Ama öyle bir şey ki ihtiyaç duyduğum yanılgısından kurtulamadigim.
Ah, ne kadar cümle yazarsam yazayım. Ne söz söylersen soyleyim. Hicbir şey anlatamıyorum fikriyle daha da kördüğüm oluyorum. Uzun zamandır çırpınmayı bırakmıştım ki şimdi sanki son çabam da boşuna oldu. Ah! Derin bir ah.
birine dünyaya bakabileceği farklı bir pencere olmaya çalışıyorsun. dışarı çıkıp eline taş alıyor hemen. atmıyor ama yine de kırılıyorsun.
Cesaret edip gitmeyi başarabildiğin kapıda artık ayakkabını dışarıda çıkarıp dahi giremeyeceğini farkediyorsun. Sonra kapıyı kırmak istemek yerine, hala en kötü anında kapıyı özlüyorsun.
Bir fare sürüsünün içinde bir şeyleri oymaya başladığını hissediyorsun. Geriye bir şey kalmayacak korkusu sarıyor. Oysa ki hiçbir zaman güzel şeyler taşımamıştın. Başkalarının acısı, üzüntüsü ve öfkesiyle doldurmuşsun kalbini. Acıttığın, üzdüğün kimseler. Etinin kemiğinden ayrıldığını seyrederken keyif alacak kimseler. Ve üzerine sürekli duyduğun açlık duygusunu bir sürü ıslak ve terli bedenle, daha çok alkolle, uyuşturucuyla geçiştirmeye çalışmışsın. Doymadığın gibi, tükendiğini hiç farketmemişsin. Kanında cehennemi taşıyormuşsun gibi.
Hayatımda en çok arzuladığım şey gerçekten bu muydu? Yoksa bu suçluluk psikolojisiyle atılmış bir ‘’ben öyle biri değilim!’’ çığlığı mıydı? Gerçekten duymak istediğim şey şefkat miydi, yoksa kendi kendimi affetmenin bir yolunu mu arıyordum?
Zorluyorum onu. Beni eskisi gibi sevmediğini bildiğim halde, kollarına aynı aşkla almasını bekliyorum. Ama buz gibi, kalbi buz gibi. Belki o da bunu bastırmak için ellerini kalçalarıma götürüyor. Arzu bazen kalbi susturmayı başarıyor. Ama yine de ben katlanamıyorum bana bu kadar tahammülsüz oluşuna. Bana sabırla bakan, beni sabırla dinleyen o adamı artık göremiyor oluşuma katlanamıyorum. Bütün bunlara benim sebep olduğumu söylüyorlar. O da. Yaptıklarımı unutamadığını tekrarlayıp duruyor. Peki ama neden gitmiyor?
Bir bıçakla kesip koparır gibi gitsin istiyorum hayatımdan. Çıkıp dönmemek üzere bir daha, hayatımı ölesiye terketsin istiyorum. Hastalıktan ölür gibi, sancılardan kıvranır gibi, yatalak düşmüş gibi hissediyorum çünkü böyle. Ateşler içinde yanıyorum ve iyileşmem için içimdeki bu zehrin akması gerekiyor. Beni iyileştiremeyeceğini çok iyi biliyorum artık. Öldürmeden daha fazla, rahat bırakmasını istiyorum.
Arzuyla, aşkla, özlemle birinin varlığını varlığıma bastırmasını diledim durdum. Bunun hiçbir zaman kolay olmayacağını bildim. Öfke, kıskançlık ve bencillik nöbetlerini de beraberinde getireceğinden emindim. Yalnız ki kendimi fazla görmeye başladım bu ilişkide. Ben çok öteden, uzaktan bir yerden gelmesi için sesleniyorum. Ancak sesim ona ulaşana kadar cılızlaşıyor, heyecanını kaybediyor gibi. Sadece bir sayıklamayı yaşıyor o. Ben bağır çağır adını haykırırken.
Tükendim. Umut etmekten, beklemekten, affedilmeyi dilemekten. Bütün bunların sancısı arasında nefes alamaz hale gelmekten. Bu göbek bağını koparmak istiyorum.
Şimdi durup çok eskiden beni en içten haliyle, en hevesli ve sabırsız haliyle dinlediği zamanları düşünüyorum. Belki şimdikinden daha az hissedip bir şekilde tarif etmeye çalıştığım zamanlar. Gözümün içine baktığı zamanlar. Arabada giderken ona dönüp baktığım ve onun da hissedip gülümseyerek bana döndüğü zamanlar. Daha çok hissedip anlatsam da eskisi gibi ona dokunmayacak, içinden akmayacak olduğunu bilmek beni öyle yaralıyor ki. Oysa ne doluyum.
Çok sevdiğin, her dinlediğinde kendini bulduğun, ama çok sık dinlediğin için şu sıra bıkmış olduğun bir şarkı gibi hissediyorum. Belki bi süre dinlemeyip sonradan hasretle açacak ya da bir yerlerde denk gelince müthiş mutlu olacaksın. Ama ne çare, tüm radyolar ben.
Yaptığım her şeyde, gittiğim her yerde benim olmadığı fikrini de götürüyorum. Hayatımda olmadığı, benimle olmadığı, belki de o an onun aklından asla geçmediğim fikrini de. Gitmek istiyorum. Ayağımın altındaki sokağı, ciğerimi yakan havayı geride bırakmak istiyorum. Yerimde duramıyorum. Tutunduğum her şeyin yıkılmış olduğunu görmeye artık dayanamıyorum. Kaçmak istiyorum. Aklımdan çıkar mı, kalbimden kazır mı zaman bilmiyorum. Ama hiç var olmamış gibi kendimi bu şehre, ona unutturmak istiyorum. Hiç böyle küçük hissstmemiştim. Çaresiz, aciz. Bana bunların yakışmadığını da iyi biliyorum, yalnız başka türlüsü de artık mümkün değilmiş gibi. Ya canımı, ya acımı. Bunun bir sonu olmalı.
İçinden gelen şeylere hep bi engelin olmuş. Gitmek isterken acabalar yüzünden kalmak zorunda hissetmişsin. İstediğin gibi davranmak varken, kimin ne düşündüğüne takılmışsın. Sevdiğini söylemek için çıldırırken, birileri "biraz taktik yap" dedi diye susmuşsun. Sarılmak, öpmek isterken kızgın kalman gerektiğini öyle kendine dayatmışsın ki yapayalnız kalmışsın. Hiçbir şey yapmadan öylece ne kadar kötücül duygu varsa altında ezilip kalmışsın, haliyle elde etmeye çalıştığın bomboş şeyler yüzünden her şeyi ama her şeyi kaçırmışsın. Çünkü bugün biraz daha öldün. Çünkü o belki de sen ha diyene kadar çoktan öldü.
İyi geceler dileğinin sonuna yazdığı “hayatım” kelimesine duyduğum özlemin üzerine acı yok şu anda.
Kucağına başımı bastırıp ağlayacağım, göğsünde kahkaha atacağım birinin varlığına duyduğum ihtiyaç yüzünden tüm varlığımı harcadım ve kendimi kendime muhtaç ettim. Sarılmak, sadece sarılmak, sarılarak anlaşmak, sessizce kalmak ve dünya sadece bizim etrafımızda dönüyor gibi hissetmek isterdim tek bi insanla. Öyle ya bi ara bunun için umudum vardı, dilediğim biri vardı. Şimdi bomboşum. Boşlukta sallanıyorum. Bir ipte sallanmayı dilerdim.
18'imde "kocaman bir kadın olduğumu" yazdığım zamanlar. E peki şimdi neyim? Ölü?
Geberene kadar içirip bunca şarkının, acının, ateşin içine atan tüm vaziyetleri sikeyim!
Bana tutunsun istiyorum. Butun acılarından sıyrılmak, geride bırakmak isterken hepsini aklında ben olayım istiyorum. Varlığım, bi şekilde o her şeyden vazgeçmeye hazırken kalmaya ısrar olsun. Her hatasında da, her yanlışında da, geri dönülmez sandığı her bunalımda da burada onu beklemek istiyorum. Dönüp baktığında beni görüp sarılmak gelsin aklına. Bi şekilde bizi hep koruyacağım. Gücüm kendi nefesimi alıp vermeye yetmezken, öyle bitik hissederken şu an nasıl direniyorsam ondan habersiz onun sayesinde ve ben de ömrümce ona kol kanat germek istiyorum. Yaşanan her şeye rağmen hayatımda kalması için bunca çırpınmam hayatımda başka bir yüze çaresizce bakmadığım için. Kimsenin yüzüne muhtaç gibi değil, ihtiyaç gibi değil, ama mucize gibi bakmadım. Biliyorum, bi şekilde hayatıma o şu an gitse benden yine devam ederim. Olacak olan, yaşanacak olan olur yine. Ama onunla her şey bambaşka olur gibi hissettiğim için direniyorum. Beni seven tek insan o diye değil. Ben olduğum her şeyi onda bambaşka bulduğum için.
Hatırlamaktan öte oluyor bazı şeyler benim için. Neler olduğunu anımsamaktan ziyade, geceleri yüksek bir yerden düştüğümü gördüğüm rüyalardaki gibi içine düşmeye benziyor olayların. Sanki bir vakumla zihnimden o anın dışında ne varsa çekiliyor ve içinde sıkışıp kalıyorum.
Ankara’nın çoğu semtinden geçmişimdir. Hani bu sonunu düşünmeden çıkılan yürüyüşler vardır. Aslında kaybolmaktır dilenen, ama avcunuzun içi gibi bildiğiniz ve artık kendi içinizde dolanıyormuşssunuz hissini veren yerlerde bu imkansızdır. Benim gibi fil hafızalı birisi için de bu yerler çok kere izlenmiş bir filmin içinde bulmak gibidir kendini artık.
2011 yılında kardan şehrin felç olduğu, ulaşımın durduğu bir akşam Hoşdere’ye yürüdüm. Kadınlar günüydü. Bir gece sarhoş halde arkadaşlarımın yanından ayrılıp Kurtuluş’a gittim. Sadece konuşmak için gittiğim bir evden, polis tarafından haneye tecavüz gerekçesiyle çıkarıldım. Yerini asla tam anımsayamadığım bir yerde, evime gitmek istediğim için arabaların vızır vızır geçtiği bir caddede dayak yedim. Adamı tanımıyordum, insanlar ‘’sevgili kavgasına’’ karışmak istememişti. Lise 3′deyken Hacettepe’de bir Duman konserine gittim. Bira, deri ceket, parfüm kokusu. Bazı zamanları kokularla anımsamak bana özgü değildir ya? Parkın birinde içtiğimiz ucuz vodka ile sarhoş olup düşmüş, çimenlerde yuvarlandıktan sonra dikenli tellere dolanmıştım. Canım 2 gün sonra acımaya başladı. Eski Nedjima’nın alt katından bilmem kaç kez atıldım. Sekans’ta her cuma makarna bira yaptığım, çok mutlu bir 4 5 ayım oldu. Bir kadın, mor çiçeklerle karşıladı beni Dost’un önünde. Bir muayenehanede çocukluğumu bıraktım bir yaz günü. 5 6 arkadaş Seğmenler’de sabahladık. Gündüzünde polisten biber gazı yedik, gecesinde bağıra bağıra türkü söyledik. Doğduğum Samur sokaktan buralara kadar her şey olduğu gibi gözümün önünde. 25 yaşındayım, ancak kitabımın geçmiş sayfalarına gittikçe hepsini yeniden hissediyorum. Hiç büyümedim gibi, hiç geçmişi bırakamadım gibi. Kana kana ağlayabildiğim zamanlarımı özlüyorum. Şimdi gözyaşı dökebildiğim zamanlara şükreder oldum.
Hastalık belki. Bütün bunlara haddinden fazla anlam yüklüyorum belki ama zihnime mani olamıyorum. Dehşete düşürüyor bazen beni, çünkü şimdiye dönemeyecekmiş gibi hissediyorum. Şu an olduğum yerden ve yaşadığım hayattan asla memnun olamayacakmışım gibi bir kaygı. Oysa ileride ömrümce her şeyden daha kuvvetli hatırlayacağımı adım gibi bildiğim zamanlar, bu zamanlar. Bilmiyorum bu beni çoğaltıyor mu, tüketiyor mu. Sadece yakaladığım zaman bu hissi paçasından duvardan duvara vurmak, gırtlağına yapışmak, ağzından tüm nefesini içime çekip kalanı öylece bırakmak istiyorum. Soğutmadan içilen, geriye sadece zıvanası kalan sigara gibi.