My cover of Hendrix's 'The Wind Cries Mary'. Guitar only. I basically love everything about this song. May Jimi rest in peace!

PR's Tumblrdome
Misplaced Lens Cap
Keni

Product Placement
Cosimo Galluzzi

No title available
Cosmic Funnies
TVSTRANGERTHINGS
untitled
$LAYYYTER
Game of Thrones Daily

izzy's playlists!
🩵 avery cochrane 🩵
tumblr dot com

blake kathryn
macklin celebrini has autism
will byers stan first human second
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
I'd rather be in outer space 🛸

Kiana Khansmith

seen from United States

seen from Singapore
seen from Vietnam

seen from Norway
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Argentina
seen from United States

seen from Singapore

seen from Malaysia

seen from Germany
seen from Paraguay
seen from United States
seen from United States
seen from United States
@yavyen
My cover of Hendrix's 'The Wind Cries Mary'. Guitar only. I basically love everything about this song. May Jimi rest in peace!
Eyfel Kulesi’nin tepesinden görünüm!
Teknolojistlerin Savaşı ve Clausewitz
Michael Howard'ın Oxford Press tarafından yayınlanan War in European History adlı kitabı, Avrupa'da savaşın doğasında yaşanan değişimleri 7 parçaya ayırarak inceliyor. Bu dönemler sırasıyla şövalyelerin, paralı askerlerin, tacirlerin, profesyonellerin, devrimin, ulusların ve teknolojistlerin savaşlarından oluşuyor. Benim inceleyeceğim bölüm ise teknoljistlerin savaşı. Bu dönem daha çok I. ve II. Dünya savaşlarını içeriyor. Elimden geldiğince kitapta ifade edildiği şekliyle I. Dünya Savaşı (I.DS) ile savaşın doğasında yaşanan değişimleri inceleyip bunun Clausewitz'in savaş teorisiyle ilişkilerini tartışmaya çalışacağım.
Bu dönemle ilgili öncelikle bilinmesi gereken şey belki de Prusyalı General Carl von Clausewitz'in savaş teorisinin etkileri. Clausewitz, 18. YY'da savaşların ne kadar sınırlı olduğunu görmüştü. O dönemde küçük çaplı ve profesonel askerlerden oluşan pahalı ordular, şehirlerden uzak alanlarda savaşıyordu. Alınan zaferler diplomasi masasında çok belirleyici olmuyor ve etkileri oldukça sınırlı kalıyordu. Ancak Napolyon savaşlarıyla Fransa'nın milyonların üzerinde ifade edilebilen devasa ordular kurması, savaşın bu niteliklerini değiştirdi. Bu ordular düşman askerlerini tamamen ortadan kaldırabiliyor, şehirleri hatta ülkeleri işgal edebiliyor ve bu sayede tartışmasız zaferler kazanabiliyorlardı. Clausewitz, bu tür savaşları topyekün savaş olarak tanımlıyor ve amaçlarının belirleyici siyasi sonuçlar almak olduğunu söylüyordu.Clausewitz'in savaş teorisi 20. YY'ın iki büyük savaşının nedenlerini ve sonuçlarını anlamamız açısından çok açıklayıcı bir niteliğe sahip.
19. yüzyılda ulaşım imkanlarında ve tıp biliminde yaşanan gelişmeler, geçmiş dönemlere kıyasla savaşın dehşetini azaltabiliyordu. Özellikle 1850 ve sonrası dönemde savaş kuralları ile yaralı ve sivillere nasıl davranılacağına dair kurallar belirlenmeye başlandı. Kızıl Haç örgütü bu dönemde uluslararası tanınırlık kazandı. Demiryollarının inşaatı sayesinde ise askeri anlamda çok önemli avantajlar sağlandı. Askerlere artık düzenli olarak yiyecek sağlanabiliyordu. Mesela Devrim Savaşları'nın ve Napolyon savaşlarının önemli bir özelliği, devasa çaptaki askerlerin yiyecek ihtiyacının, ordunun bulunduğu yerel kaynaklardan el koyma suretiyle karşılanmasıydı. Oysa artık demiryolları sayesinde ülkenin yiyecek depoları ordunun ihtiyaçları için seferber edilebilir hale gelmişti. I. DS'nı Napolyon dönemi savaşlarından ayıran en önemli gelişmelerden birisi bu olmuştur.
19. YY teknolojisi sayesinde artık silahların kitlesel üretimi mümkün hale gelmişti. Silah parçaları standartlaştırılmış, yedek parçalarla askeri malzemelerin uzun ömürlü olması sağlanmıştı. Kitlesel silah üretimi askerlerin de savaş süresince kitlesel üretimini gerektirdi. Bir kaç aylık eğitimden sonra askerler hazır ediliyordu. Çünkü önemli olan sayılardı. Savaşan taraflardan hiç birisi karşı tarafa kesin bir üstünlük sağlayamıyor, küçük çapta kazanılan zaferler belirleyici olamıyordu ve savaşın ne zaman biteceğini kimse kestiremiyordu. Dolayısıyla cephedeki asker sayısının önemi oldukça fazlaydı. Sonuçta I.DS artık savaşların sadece askeri tekniklerle değil, halkın morali ve dayanma gücüyle de kazanılabileceğini göstermiş oldu.
Bu dönemde önemli bir gelişme de donanma savaşlarında yaşanmıştı. 1840'lardan itibaren buharlı gemilerin kullanımı zaten donanmalara hız ve manevra kabiliyeti kazandırmıştı. Buna bir de demirin, gemi yapımının temel maddesi olarak eklenmesiyle adeta ölüm makineleri ortaya çıktı. 19. YY'ın ikinci yarısında İngiltere, Fransa ve Rusya arasında müthiş bir rekabet başladı. Silahların boyutunda, zırhların kalınlığında ve gemilerin hızındaydı bu rekabet. Zırhlı savaş gemisi ulusal övünç kaynağı olarak görünüyordu. Çünkü emperyal gücün ve büyük devlet olmanın şanı, korkutuculuğu, dehşeti gibi nitelikleri yansıtıyordu. Ancak belirtmek gerekir ki Avrupalı olmayan Japonya ve ABD’nin, Avrupalı Rusya ve İspanya’ya karşı aldıkları zaferler, zırhlı gemilerin Avrupa’nın diğer eksikliklerini kapatamayacağını zamanla açığa çıkardı.
1914’te savaş başladığında hala İngilizler ve müttefikler denizlere hakimdi ancak Almanlar’ın denizaltıları buna ciddi bir tehdit oluşturmaya başladı. Krailyet donanmasının Almanya'yı abluka altına almasına karşılık Alman denizaltıları sınırlı ve sürpriz saldırılar yaparak etkili olmaya çalışıyordu. Ancak bu saldırılar İngilizler’in stratejik akıllarında değişikliüe sebep oldu. Denizaltıları tespit edebilecek, elektronik sinyalleri etkileyebilecek ve radyo telsizlerini kontrol edebilecek sistemler üzerinde çalışmaya başladılar.
I.DS'da uçak kullanımı yaygın değildi ve gelecekteki önemi pek çok kişi tarafından anlaşılmıyordu. Oysa 1941’den sonra, güç göstergesi olan zırhlı geminin yerini uçak gemileri alacak ve denizlerin hakimi durumuna gelecekti.
Diğer taraftan I.DS'nda asker ve generallerin pek çoğu ortak bir ülkü etrafında birleşme, ekonomik rahatlık, sorumluluk olmaması ve yoldaşlık gibi sebeplerle hayatının en güzel günlerini savaş alanlarında geçirmişti. Hayatlarını geçirmek için çabalamaları gerekmiyor, devlet tüm ihtiyaçlarını karşılıyordu. Bu günlere duyulan özlem savaş sonrasında faşizmin yükselişine de sebep oldu. Ancak bu sefer özgürlük, kardeşlik ve eşitlik değerlerinin yerini lidere itaat, ırksal üstünlük gibi yeni nitelikler aldı.
Rusya ise zaten Bolşevik devriminden sonra burjuva dünyayla kendisini sürekli bir savaşın içinde görüyordu. 1918 sonrası dönemde ayrıca I.DS ile yıkılan geleneksel değerlerin yerini yeni sol akımlar almaya başladı. Bu gelişmeler Clausewitz'in savaş teorisinde, 'politikaların farklı bir vesileyle devamı' olarak tanımladığı savaşın artık ideolojik sebeplerle de ortaya çıkabileceğini göstermeye başladı.
II.DS başladığında İngiliz hava savunma sanayi Almanlarınkiyle boy ölçüşemeyecek durumdaydı. Hitler hava saldırısına karşı hiç bir şekilde savunma yapılamayacağını düşündüğünden savaş uçaklarına özel bir önem veriyordu. Ancak hava saldırılarının etkisinin biraz fazla abartıldığı çok geçmeden anlaşıldı. Mesela saldırıdan, önceden haber alınarak belli sığınaklara saklanmak suretiyle korunabileceği ortaya çıkmıştı. Özellikle Birtanya adasında bu şekilde halkın morali ve direniş kabiliyeti üst seviyelerde tutulmuştu.
Diğer taraftan artık tanklar sahneye çıkmıştı. I.DS'da tanklar daha çok siper savaşına yönelik olarak kullanılmıştı. Bir taarruz aracı olarak etkileri bilinmiyordu. Ancak Hitler büyük bir risk alarak Ardennes ormanlarından tankları geçirmeyi başardı ve Fransızları hazırlıksız yakaladı. Burada belirtmek gerekir ki Hitler’in ilk büyük başarıları düşmanını hazırlıksız yakalamaktan ve üst üste aldığı zaferlerin düşman üzerinde yarattığı moral bozukluğundan kaynaklanıyordu. Oysa hava saldırılarında olduğu gibi zamanla anlaşıldı ki tanklara karşı da önceden haber alınırsa savunma hazırlanabilir, mayın döşenebilir veya tekrar tanklarla karşı saldırıya geçilebilirdi.
Savaşın büyük ölçüde endüstrileşmesiyle enerji kaynaklarına olan ihtiyaç ve farklı unsurların birbirlerine bağımlılıkları artmıştı. Bir asker telsiz bozulursa tamamen vasıfsız hale geliyordu. Dolayısıyla pek çok sayıda teknisyene olan ihtiyaç arttı. Ayrıca yine sivil-asker ayrımı ortadan kalkmıştı ve savaşan devletler adeta kendilerin tam bir topyekün savaşın ortasında bulmuştu.
Sonuç olarak, Clausewitz'in teorileştirdiği savaş anlayışı iki dünya savaşında da savaşan devletlerin motivasyonlarını belirlemiş oluyordu. Hiç bir taraf kesin zafere ulaşmadan durmuyor, bu amaçlara ulaşabilmek için tüm kaynaklarını seferber ediyordu. Bu yüzden savaşlar çok uzun, çok maliyetli ve sonuçları bakımından da tarihin akışını değiştirecek kadar etkili oldu.
Kaynak: Howard, M. (2009). War in European History. Oxford: Oxford University Press.
Classic Obama
"Pssst, spidey, what’d you get for number seven?"
"Dude, shut up! I don’t wanna get in trouble!"
"I got Waterloo."
“This is a math test!”
are we not going to talk about the fact that deadpool is writing with scissors
Kurtuluş Savaşı Diplomasisi (1918-1923)
Kurtuluş Savaşı süresince Mustafa Kemal ve arkadaşları diplomatik kanalları etkin bir şekilde kullanmayı düstur edinmiş ve bunu sert güç kullanımıyla da takviye ederek istediğini elde etmeyi başarmıştır.
Ağustos 1920’de yapılan Sevr Andlaşması’na göre İstanbul Osmanlı Devleti’nde kalacak fakat Boğazların kontrolü uluslararası bir komisyonda olacaktı. Ege Yunanlılar’a, Doğu Anadolu Ermeniler’e verilecek, Kürtler’e özerklik tanınacak, Güney Anadolu ise İtalya, İngiltere ve Fransa arasında paylaşılacaktı.
Aslında Sevr hiç bir zaman onaylanmamıştı ve hukuki geçerliliği yoktu.
19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı ile ise Kurtuluş Savaşı başladı. Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde vatanın bölünmez bütünlüğü vurgulanıyor ve Sevr Andlaşması’na duyulan tepki dile getiriliyordu.
23 Ekim 1919’da Osmanlı yetkilileriyle imzalanan Amasya Protokolü gereği yapılan seçimler sonrası milliyetçi çoğunluktan oluşan meclis, Protokole aykırı da olsa İstanbul’da toplandı. İstanbul’da toplanan bu meclisteki mebuslar 28 Ocak’ta Misak-ı Milli’yi (Milli Yemin) ilan edecekti.
Misak-ı Milli’nin ilanına tepki olarak 16 Mart’ta itilaf güçleri İstanbul’u işgal edip meclisi dağıttı ve bazı milletvekillerini tutukladı. Halkın oylarıyla toplanıp meşru bir şekilde karar alan Meclis’in dağıtılması, İtilaf deletlerinin ne demokrasiye, ne hukuka, ne de halk egemenliğine saygı duyduklarını gösteriyordu. İstanbul’dan kaçabilen mebuslar ile kaçamayan milletvekilleri yerine yapılan yeni seçimler sonrası seçilen mebuslarla yeni meclis, yani TBMM Ankara’da toplandı. (23 Nisan 1920)
Diplomatik ilişkiler açısından 1920’lerin sonuna doğru İstanbul’daki elçilikler Ankara’ya taşınmaya başlamıştı. Bu aynı zamanda İstanbul’daki hükümetin meşruiyetini kaybetmeye başladığının ve TBMM’nin halkın gerçek temsilcisi olarak ortaya çıktığının önemli bir göstergesiydi. Ancak bu dönemde Ankara’da dışişlerine personel bulmakta zorluk çekiliyordu. İstanbul’daki personel zamanla Ankara’ya gelmeye başladı. Dışişleri'nin ayrı bir organizasyon olarak kurulması ise Cumhuriyet’in ilanıyla ancak mümkün olacaktı.
Türk direnişine karşı İtilaf devletleri diplomasinin yeterli olmayacağını anlamışlardı, silahlı güce ihtiyaçları vardı. Ancak bunu gerçekleştirecek ne kesin ulusal çıkarları, ne de askeri motivasyonları vardı. Sadece Yunanistan ulusal çıkarlarıyla işgale devam etti ancak o da Türk ordusuna direnecek kadar güçlü değildi.
İtilaf devletleri kendi içlerinde de çatışma yaşıyordu. İngiltere siyasetinde görüş ayrılıkları vardı. Mesela savaş bakanı Churchill, büyük bir Yunan işgaline izin verilmesi halinde barışın imkansız hale geleceğini ve Bolşevikler’in dengelenemeyeceğini savunuyordu.
Mustafa Kemal ve arkadaşları Batı ittifakındaki bu ayrışmaları çok iyi okudular. Mustafa Kemal önce Sovyetler’le yakınlaşıp silah desteği aldı, Ermenileri yenilgiye uğratarak Doğu cephesini kapattı. Sovyetler, komünist bir devrimle Mustafa Kemal’in etkisiz hale getirileceğine kesin gözüyle bakıyordu ancak tam tersi oldu ve Anadolu’daki Bolşevikler ya tasfiye edildi ya da suikasta kurban gitti. I. İnönü zaferinden sonra ise Sovyetler masaya oturmaya ikna oldu ve Mart 1921’de Dostluk Anlaşması imzalandı.
Bu süreçte Batı ile varılacak diplomatik çözüm yolları da aranıyordu. Şubat-Mart 1921’de yapılan Londra Konferansı’nda hiç bir sonuç alınamazken Dışişleri Bakanı Bekir Sami’nin Fransa ve İtalya’ya ekonomik imtiyazlar verilmesi karşılığında bu devletlerin ordularını Anadolu’dan çekmelerine ilişkin gizli bir anlaşma yapması TBMM’de ciddi tepkiye neden oldu ve Sami istifaya zorlandı. Meclis’in takındığı bu tavır, yeni devletin ekonomik bağımsızlığından ödün vermeyeceğine dair güzel bir örnektir.
Ancak bu iki devletle İngiltere’den bağımsız olarak ayrı ayrı müzakere etmenin yolu açılmış oldu. Sırasıyla İtalya ve Fransa’nın Anadolu’dan çıkarılması diplomasi yoluyla sağlandı. Özellikle Fransızlar giderken geride önemli miktarda askeri mühimmat da bırakmışlardı.
Üst üste alınan askeri ve diplomatik zaferlerle Türk tarafının eli güçlenmişti ve İzmir’in geri alınmasında sonra İngiltere artık tek başına kalmıştı. Aslında Lloyd George son çare olarak yeni bir savaşa girişmeyi göze alıyordu ancak bunu önleyecek imtiyazlar vermeye de hazırdı. Bunu anlayan Türk tarafı ile İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan temsilcileri bir araya gelerek 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Anlaşması’nı imzaladılar.
Lozan Barış Andlaşması ise uzun süren hararetli görüşmeler sonrası ancak 24 Temmuz 1923’te imzalanabildi.
Kaynaklar:
Hale, W. (2002) Turkish Foreign Policy, 1774-2000. Cornwall: CASS
Osmanlı'nın Dış Siyaseti
Osmanlı Devleti’nin kalıntıları üzerine yeni bir ulus devlet inşası, genç cumhuriyetin felsefesini özetleyebilir. Anayasal anlamda ve sınırları bakımından farklı olsa da halkın ve idarecilerin davranışları Osmanlı tecrübeleriyle şekillenmişti. Dolayısıyla Cumhuriyeti anlayabilmek için, önce biraz Osmanlı'yı anlayabilmek gerekir.
İmparatorluğun son dönemlerinde artık sorunlar çok boyutlu bir hal almıştı. Kapitülasyonların getirdiği ekonomik sınırlamalar ve Duyun-u Umumiye ekonomik anlamda devletin elini kolunu bağlamıştı. Tanzimat ve Islahat sonrası ise azınlıklar sorunu gittikçe kronikleşen bir hal almıştı. Devletin asimilasyon politikası yoktu ancak toplum içindeki farklı birimleri tek bir siyasi çatı altında toplayacak gücü de kaybetmişti. Bu dönemde azınlıklar kendi okullarını ve mahkemelerini kurmaya başladılar. Sorunlar askeri alanda da devam ediyordu. Modern silahlar ve taktiklerle Osmanlı ordusu savaş kazanabiliyordu. Ancak askeri gücün tamamının ithal silahlara dayanması, lojistik desteği ve modern taşıma kabiliyetlerinin olmayışı, devletin mali güçsüzlüğü ve belki de en önemlisi potansiyel düşmanlarının sayısı ve gücü gibi sebeplerle büyük bir savaş halinde ordunun hayatta kalma ihtimali neredeyse yoktu. Korunması gereken büyük bir nüfusu ve uzun sınırları vardı. Bu yüzden devlet, büyük bir güç karşısında direnmektense diplomatik çözümlere başvurmak zorundaydı.
Osmanlı Diplomasisi
Osmanlı İmparatorluğu tek başına savaş kazanma kabiliyetlerini kaybetmeye başladıktan sonra Avrupalı devletler arasındaki güç dengesini adeta sömürmeye başladı. 1793’ten sonra büyük Avrupa başkentlerinde daimi elçilikler kurulmaya başlanmıştı. Bunların görevi devletin temsili yanında bulundukları ülkedeki gelişmeleri takip etmekti. Tanzimat Fermanı da bunun bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
1835 senesinde Umur-i Hariciye Nezareti ile ilk defa dışişleri tek bir çatı altında toplandı. Öncesinde Reis-ül Küttaplık altında bir birim, diğer devletlerle olan işleri takip ediyor, anlaşmaları uyguluyor ve çevirmenlik hizmeti veriyordu. Dış ilişkilerin bir bakanlık çatısı altında toplanması geç de olsa uzman bir dış işleri bürokrasisi oluşturmanın yolunu açtı. Dış politikada en keskin dönüşüm ise Sultan II. Abdülhamit döneminde yaşandı. II. Abdülhamit, devletin kesin ve kararlaştırılmış bir amacı ve politikası olmadığını düşünüyordu. Bunun yerine kişiler politika belirliyor, başarısızlık halinde ise halef selefini suçluyordu. Osmanlı devlet adamları devletin reformlarla eski gücüne kavuşturulabileceği, ancak bunun için uzun bir nefes alma dönemine ihtiyaçları olduğu görüşünde birleştiler. Bu felsefe doğal olarak etkin bir diplomasiyi gerekli kılıyordu. İçeride reform yaparak eski gücüne kavuşmak isteyen devlet, dışarıda rahat bir nefes almalıydı. Bunun için öncelikle imparatorluğa yönelik sınırsal tehditler belirlendi:
Balkanlarda milliyetçilik hareketleri ve Rus kışkırtmaları;
Boğazlar sorunu
Mısır ve Ortadoğuda İngiliz ve Fransız emelleri
Sonrasında ise bu tehditlere karşı nasıl bir denge politikası izlenebileceği belirlendi:
Rusya ve Avusturya, sonrasında Almanya Balkanlarda birbirlerini dengeleyebilir.
Rusya ve İngiltere boğazlarda kontrolü birbirlerine kaptırmak istemez.
İngiltere ve Fransa ise Mısır’da ve Ortadoğuda birbirini dengeleyebilir.
Osmanlı Devleti’nin sadece denge politikası izlemesi uzun vadede devlete yönelik tehditleri bertaraf etmeye yetmeyeceğinden imparatorluk ayrıca istikrarlı bir ittifaka dahil olmalı ve savaş kendi ülkesine gelmedikçe savaş dışında kalmalıydı. 19. yüzyıl sonlarında artık en muhtemel müttefik ülke olarak Almanya ortaya çıkmaya başlamıştı ve devletin sonunu da bu getirdi.
Kaynaklar:
Hale, W. (2002) Turkish Foreign Policy, 1774-2000. Cornwall: CASS
It's not fair
çocukluk ikilemim
İnsan olmaktan lezzet almak
İyi bir müzik dinleyicisi olduğumu iddia edemiyorum. Yeni çıkan albümleri dinlemek, yeni şarkıcıları takip etmek gibi kabiliyetlerim yoktur. Bunun sebebini genelde statükocu bir karaktere sahip olmamda görmüşümdür. Mesela Radiohead’i ilk dinlediğimde iğrenmiştim, Pearl Jam’le aramız uzun süre barışmadı. Aynı şeyi Jimi Hendrix, the Doors, Led Zeppelin hatta Beatles için de söyleyebilirim. Ancak ilk dinlediğimde beğendiğim bir grup/sanatçı varsa ondan da bir ömür boyu vazgeçemediğimi belirtmeliyim e.g. Melis Danişmend, Mor ve Ötesi, Green Day, Nickelback, Oasis.
Gerçek anlamda bilinçli olarak müzik dinlemeye 6. Sınıfta Elvis Presley’in 30#1 Hits albümünü satın aldıktan sonra başladım. Daha çocukluk dönemi aslında ve Erzurum’dayım. Fox Kids’i (Şimdiki Jetix) 90lar çocukları iyi hatırlar. Oradaki çizgi filmlerin çoğunda bir Elvis, bir Kral vurgusu falan vardır. Mesela Afacan Louis, Bobby’nin Dünyası, Eek the Cat! gibi serilerin hepsinde Elvis’e ayrılmış bir bölüm mutlaka olurdu. Bir de Fox Kids’in bir bölümü baştan ala ala, farklı zamanlarda binlerce defa gösterdiğini düşününce aslında Elvis’e olan merakımın bu denli depreşmiş olmasını normal karşılıyorum.
O dönemde tabi internet yok, ancak bilgisayarın modeminden ayda yılda bir kere bağlanabilirdim. Onda da çok yazmasın diye hemen kapatmam gerekirdi. Ee tabiatıyla, Elvis’e olan merakımı bir türlü gideremiyordum. Anneme sorsam Elvis bir şişko, babama sorsam İbrahim Tatlıses’ten farkı olmayan, kamyon şoförlüğü yaparken türkü söylediği duyulunca meşhur olan bir adamdı. İşte bu çırpınışlar ve devinimler içindeyken ben, bir gün arkadaşım Göksu’nun evinde MTV’de Elvis’in A Little Less Conversation Remix’inin klibine rast geldim. Bu bir mesaj olmalıydı! Ertesi gün yapacağım ilk iş annemden para istemek ve şehirdeki yabancı albüm satan tek müzik mağazasına gitmek oldu. Şanslıydım, 30#1 Hits işte karşımdaydı! Aldım o kaseti ve ilk dinleyişimde vuruldum. Önce Heartbreak Hotel, sonra All Shook Up, Hound Dog ve daha neler neler... 2 sene boyunca sadece onu dinledim. Hatta 2 senenin sonunda kasedin şeritleri yırtılınca aynısından bir tane daha aldım, onu dinlemeye devam ettim. Sonrasında bu takıntı haline geldi, Erzurum’daki tüm Elvis kasetlerini alınca İstanbul’daki yengeme baskı yapmaya başladım. Kadıncağız şehrin altını üstüne getirmesine rağmen ancak iki kaset bulabildi. (Şimdi düşününce, belki de hiç öyle yoğun bir çabayla aramamıştı. Sırf beni susturmak için aradım ama bulamadım, demiş olabilir.) Aynı baskı ve yıldırma politikasını babama karşı da uyguladım. Biz taşrada yaşıyorduk, babamın büyük şehirlere bir vesileyle gidivermesi adeta bir nimetti. Ona da G.I. Blues albümünü aldırttım.
Bugün ise Elvis ile ilgili her şey bir tık ötede, sadece googlelamamı bekliyor. Youtube’da tonlarca şarkı ve video, torrent’te yüzlerce albüm. Hiç bir şey eski tadında değil. Elde etmek için çaba harcamadığın bir şeyin lezzeti de ona verdiğin emekten öteye geçemiyor.
Meselem tabii ki Elvis değildi. Keşke insanlar bu kadar kolayın peşinde koşmasa, zorluklardan bu kadar korkmasa. Belki o zaman insan olmanın da tadını almaya başlayabiliriz...
İnsan Onuru ve Devlet
İnsanın doğanın bir parçası olarak ortaya koyduğu davranışları vardır. Bunların en başında beslenme gelir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisini çoğumuz duymuşuzdur. Amerikalı bir psikolog olan Abraham Maslow, insan ihtiyaçları arasında bir hiyerarşi olduğunu söyler. Buna göre sırasıyla
· fizyolojik gereksinimler,
· güvenlik gereksinimi,
· aidiyet,
· saygınlık gereksinimi,
· kendini gerçekleştirme gereksinimi
arasında hiyerarşik bir düzen vardır ve bir seviyedeki gereksinimlerin karşılanmasıyla insan, bir üst seviyedeki ihtiyaçlarını karşılama gereği duyar. Bu hiyerarşik yapı ilk ortaya atıldığı 1943 yılından beri pek çok tartışmaya neden olsa ve kendi içinde eksiklikleri bulunsa da genel olarak kabul gören bir teoridir.
Evet, insanın fizyolojik gereksinimleri onun doğanın bir parçası olarak belli davranışlarda bulunmasını gerekli kılıyor. Aslında beslenme ve diğer fizyolojik ihtiyaçlar, tek başına insanı insan yapmaya yeterli değildir. Ancak bu ihtiyaçların karşılanamıyor olması, onun insan olduğu gerçeğini değiştirmez. Afrika’da ömrü boyunca temiz su içemeyen birisine, hayatı boyunca karın tokluğu nedir bilmeyen bir Hintli’ye veya rahat nefes alamayan bir astım hastasına sırf fizyolojik ihtiyaçlarını gideremiyor diye sen İNSAN değilsin, diyemezsiniz. Bunun temel sebebi ise insan onurudur. Bu kavram ilk çağlardan beri tüm kutsal kitaplarda kendisine yer bulan ve övülen, günümüzde başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere pek çok uluslararası metinde baş tacı edilen bir kavramdır. Maslow hiyerarşisinin hangi basamağında olunursa olunsun insan onuru her zaman için önkoşuldur ve zorunluluktur.
Ben açıkçası bu hiyerarşik yapının demokratik devlet sistematiği ve felsefesi içine de uyarlanabileceğini düşünüyorum. Mesela bir devlet öncelikle fizyolojik yapısı gereği vergi toplar ve anarşik bireyler üzerinde kendi otoritesini kurar. Buna devlet egemenliği (state sovereignity) de diyebiliriz. Sonrasında güvenlik ihtiyacı gereği kolluk kuvvetlerini kurar ve bir ordu beslemeye başlar. Gerçi tarihsel yapı içinde bu ikisi arasında çok yakın bir ilişki vardır, devlet egemenliğini eline geçiren otorite çoğunlukla elindeki mevcut silahlı güce dayanarak bu fizyolojik ihtiyacı yerine getirir. Fakat benim burada kastettiğim, devlet organik olarak kurulduktan sonra mevcut statükoyu ve devlet varlığını idame ettirme ihtiyacından kaynaklanan güvenlik anlayışıdır. Sonrasında aidiyet, sevgi gibi gereksinimler ortaya çıkar ki bu da aslında demokrasinin tezahüründen ibarettir. Halk ile devletin, yönetilen ile yönetenin birbirinden ayrılmasının mümkün olmadığı ve tüm bireylerin kendisine yaşam hakkı bulduğu bir devlet yapısından bahsediyoruz. Burada adil seçimler yapılır, hukuk devleti gerektiği gibi işler, sivil toplumun sözleri dikkate alınır ve birey devletin vazgeçilmez bir parçası olduğunu hisseder. Bu seviyedeki ihtiyaçların hepsini tamamlayan devlet zaten artık demokratik devlettir. Ancak pek çok devletin bu seviyeden öteye geçemediğini, geçmeye çalıştığındaysa bocaladığını görüyoruz. Mesela Sovyet Rusya ve Nazi Almanyası’nın, insan haklarına ve demokrasiye yaşam hakkı tanımayan yükselişleri hüsranla bitmeye mahkumdu. Putin’in Rusyası ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin de bu benzer bir şekilde tarih sahnesinden çekileceğini öngörmek çok zor olmasa gerek.
Benim için kafa karıştırıcı olan, insan onurunun devlet gereksinimleri hiyerarşisi içinde nerede olduğudur. Zira güvenliğini sağlamak isteyen devlet, kolluk güçlerine göz altına alma yetkisi vermiştir. Adli makamlarına ise tutuklama ve mahkum etme yetkisi vermiştir. Bu davranışları, insan onurunun vazgeçilmezliğiyle nasıl bağdaştıracağız? Otoriterleşmeye meyilli bir devlette bunu nasıl sınırlandıracağız? Bana kalırsa şöyle bir şey düşünülebilir. Devlet içinde bireyler kendi gereksinimlerini karşılamaya başladıkça ve tüm hiyerarşik yapıda kendi gereksinimlerini karşılayıp kendini gerçekleştirmiş bireylerin sayısı arttıkça devletin hareket kabiliyeti sınırlandırılacaktır. İnsan onuruna saygılı bireylerin başat aktör olarak rol oynadıkları bir devlette artık insan onuru da devletin vicdan mekanizması haline gelecektir. Buna iç denetim mekanizması da diyebiliriz. Eğer devlet onuru diye bir şeyden söz edeceksek onu bu bağlamda düşünmemiz gerekir.
Sonuç olarak insan onuru, insanın saygı duyulmasını istediği en temel gereksinimlerdendir ve devletin dahi bunun sınırlandıramaması gerekir. Maslow’un teorisinin siyaset bilimine uyarlanmasıyla ilgili referans vermekten öteye geçen bir çalışmaya rastlamadım. Benim yapmaya çalıştığım da aslında, devlet yapısı içinde insan onurunun yüceltilmesini Maslow teorisiyle savunmaya çalışmaktan ibaretti.