Boktan hayatın için de hepimiz pislendik!
hello vonnie

祝日 / Permanent Vacation

if i look back, i am lost
YOU ARE THE REASON
No title available
Game of Thrones Daily
art blog(derogatory)
Monterey Bay Aquarium
cherry valley forever
TVSTRANGERTHINGS

⁂
Sade Olutola
dirt enthusiast

No title available
styofa doing anything
tumblr dot com

shark vs the universe
Show & Tell

Origami Around
sheepfilms

seen from Netherlands

seen from Germany

seen from Malaysia
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from Malaysia

seen from France
seen from United States
seen from Poland

seen from Germany
seen from Malaysia

seen from Malaysia

seen from Malaysia

seen from Malaysia

seen from Netherlands
seen from Finland

seen from Netherlands
@yildirimkemal
Boktan hayatın için de hepimiz pislendik!
Ölmek istiyorum
Uyur gibi,
Çekilen acılara inat,
Yavaş yavaş,
Ben bile öldüğümü anlayamadan.
Ölmek istiyorum.
Gitmek istiyorum.
Kimsenin olmadığı bir yere
Belki iyi gelir diyorum
Ruhuma kalbime.
Aklıma geliyor hayat,
Yaşanmışlıklar.
Bir parça akan damla.
Size bırakıyorum.
İğrenç hayatı, yalan, acımasız, hırsız.
Hani bunların olacağını bilsem.
Anne rahiminde yaşam mücadelesi verir miydim bilmem?
Ama işte bir ümittir yaşamak diyorum.
Sonra ümidi çaldıkları aklıma geliyor.
Ebedi susuyorum..
Türkiye’nin yüz yılına yakışacak bir aile. Türk halkının sevdiği aile, özendiği ve eşleri neden Engin Polat gibi olmadığı için boşandığı bir
KÖLE ÇOCUK HEIDI!
Her çocuk çocukluğunu yaşamaya hakkı var!
Verdingkinder... anlamını pek çok İsviçrelinin bile bilmediği, bilenlerin ise konuşmaya çekindiği bir kelime. Verdingkinder kelimesi, "sözleşmeli çocuk" olarak çevrilebilir.
Ancak gerçekte bu kelimenin ardında çok büyük acılar gizli. Bu kelime, İsviçre'nin toplumsal tarihinde hatırlanmak istenmeyen bir gerçeğin simgesidir.
Peyniri, çikolatası, Alp dağları ve bu dağlarda çıplak ayakları ile sağa sola koşuşturan Heidi'si ile meşhur, özgür ve zengin İsviçre, 18. yüzyılın sonundan 1960'lı senelerin başına kadar çocuk emeği sömürüsünün benzerine az rastlanan bir biçiminin uygulama alanı oldu.
Avrupa'nın ortasında çocuklar, özel pazarlar içerisinde, köle ticaretini aratmayacak bir şekilde satılmaktaydı. Batı'nın çok sayıdaki insani eksikliklerinden yalnızca bir tanesi olan bu uygulama, sözde doğrudan demokrasinin olduğu, insan hak ve hürriyetlerinin korunduğu İsviçre gibi bir ülkenin çok yakın tarihinde, bunun bir tür kölelik sistemi olduğu ancak 1974 senesinde idrak edilince, bir yasayla kaldırılmıştır.
Bu konu uzun yıllar İsviçre'nin konuşmaktan dahi kaçındığı bir tabu haline gelmiş, üstü örtülmüş, hâlâ da örtülmeye devam edilen bir konudur. 1800'lü yıllarda tarım henüz makineleşmemiş ve tamamen insan emeğiyle yapılabiliyorken, İsviçre'de çiftliklerin ucuz iş gücü ihtiyacını karşılamak için devlet ve kilise farklı bir yöntem geliştirdi: Verdingkinder, yani sözleşmeli çocuk işçiler.
Devlete borcu olanların, boşanan çiftlerin ve farklı etnik kökenden gelenlerin çocukları, anne babası ölmüş veya ailesi ceza evinde olan çocuklar veya kendisi suç işleyen çocuklar devlet ve kilise onayıyla ve aracılığıyla çalıştırılmak için başka ailelerin yanına yerleştirilirdi. Papazların önderliğinde ailelerden toplanmış olan çocuklar, çiftliklere kiralık olarak verilir veyahut şehirlerde kurulan çocuk pazarlarında 4 yaşındaki çocuklar bile, ev ve çiftlik işlerinde çalıştırılmak için satışa çıkarılırdı.
Genellikle ucuz işi gücü ihtiyacı olan çiftlik sahipleri tarafından satın alınan bu çocuklar, anne ve babalarından bir daha görüşmemek üzere ayrılıyorlardı. Bu andan itibarenn artık çocukları arayan, sorunlarını dinleyen, tecavüze uğradıklarında veya işkence gördüklerinde sahip çıkan olmazdı. Bu çocuklar diğer aile bireyleriyle yemek yiyemezlerdi. Dayak, sıradan günlük bir olaydı.
Pek çoğu yeni aileleri tarafından kötü muameleye tabi tutuluyor, psikolojik ve fiziksel olarak istismara uğruyordu. Okul ve eğitim, pek çoğu için hayaldi. İçlerinde küçücük çocukken tecavüze uğramış olanlar, hasta olduğu zaman doktora götürülmediği için ölenler olmuştu.
Böylece ahırlarda hayvanlarla birlikte yaşayan, çoğu kez yalnızca bir çuvaldan ibaret elbiseleri içinde yalın ayak ve hemen her zaman aç olan bu çocuklar toplumsal hayatın, olağan, alışılmış bir parçası olarak kabul gördü.
Çünkü onlar devlet politikasıyla, bu toplumun gözünde suç işleyen, boşanan, fakir ailelerden kurtarılıp özgürlüğe ulaştırılan çocuklardı.
Tarihçi Marco Leuenberger, I. Dünya Savaşı sırasında Bern kantonundaki çocukların yaklaşık %10'unun bu statüde olduğunu belirtiyor. 1930 yılında tüm tarım işçilerinin %20'si 15 yaş altındaki çocuk köle işçilerdi.
Bunların içinde 35.000'i gün ışığına çıkarılmıştı. Ancak gerçek rakamın bunun 2 katından fazla olduğu tahmin ediliyor. 1920, 1970 yılları arasında bu şekilde yabancı ailelerin yanında yetişmiş sözleşmeli çocuk sayısı yüz binlerle ifade ediliyor. 13 Şubat 2012 tarihinde İsviçre'nin Biel/Bienne şehrinde düzenlenen bir söyleşide, bazı verdingkinder tanıkları yaşamlarını şöyle anlatmışlardı: Yohan: "Benim onlarla birlikte mutfakta yemek yememe asla izin vermezlerdi.
Evin yanındaki penceresiz bir kulübede yaşar, yemeğimi de orada yerdim." Verner: "Kışın onlar benim pantolon ceplerimi dikerlerdi, ellerimi cebime sokamazdım. Çalışırsan ısınırsın derlerdi." Alice: "Okula başladığımda çok mutlu oldum. Çünkü burada kimse bana vurmuyordu." Peter: "4 yaşında verdingkinder olduktan sonra insanlara inancımı kaybettim. Çok kötüydüler.
Her gün sadece çalışmak ve dayak vardı." 1827-1901 yılları arasında yaşamış olan İsviçreli yazar Johanna Spyri'nin yazmış olduğu bugün bile en çok okunan çocuk kitapları arasında yer alan ve filmleri, çizgi dizileri çekilen Heidi adlı romanında verdingkinder uygulamasına dikkat çektiği belirtilmektedir.
Karda, kışta çıplak ayaklarıyla Alp dağlarında koşuşturan Heidi'nin de aslında bir verdingkinder olduğu söylenmektedir. İsviçre'nin kalkınmasında büyük emeği geçen çiftliklerin asıl mimarı bu çocuklar oldu. Bu çocukların sömürülmesiyle hem devlet, hem de çiftlikler zengin olmuştur. Verdingkinder uygulaması için resmi özür, İsviçre hükümeti tarafından ancak 11 Nisan 2013 tarihinde yapılmıştır.
Yakın zamanda İsviçre'nin Zürih şehrinde açılan, bu çocuklarla ilgili serginin anı defterine bir genç kızın yazdıkları aslında her şeyi anlatıyordu: "Bunlar bizim özgür ve zengin ülkemizde mi olmuş ? Çok üzgünüm."
NATASCHA KAMPUSCH
23 Ağustos 2006'da Avusturya'nın Deutsch-Wagram kasabası sakinleri caddede bir şeylerden kaçar gibi koşan bir kız gördüler. 18 yaşlarındaydı, öğlen vakti korkulu gözlerle yarın yokmuşcasına koşuyordu.
Dakikalar sonra durdu ve yürüyen insanlardan yardım istedi, durumun acil olduğunu polisi aramaları gerektiğini anlattı ama insanların gözünde aklı dengesini yitirmiş saçmalayan birisiydi o yüzden önemsenmedi. Ona kimse yardım etmedi.
Genç kız tutacak bir yardım eli bulamayınca Hemen ilerdeki ev, Inge T, diye bilinen 71 yaşındaki birisinin eviydi. Genç kız kapıyı çaldı ve "Ben Natascha Kampusch, kaçırıldım hemen polisi aramalısınız." dedi.
Ev sahibi kıza inanmıştı, çaresizliğini gözlerinden okuyabiliyordu. Ekipler kendilerine 13:04'te ulaşan çağrı çareyi yakınlardaki evlerden birisine gitmekte buldu. sonrasında hemen eve geldiler.
Natascha Kampus'un üzerinde yara izleri vardı. Yüzü oldukça solgundu, büyük bir sağlık sorunu görünmese de bir hayli zayıftı. Onun hikayesi oldukça sarsıcıydı, Natascha tam 8 yıl önce kaçırılmış ve kaçtığı güne kadar hücre benzeri bir yerde yaşamak zorunda kalmıştı. Kaçırılmadan önce yani 10 yaşlarındayken sahip olduğu ağırlıktaydı.
8 yılda boyu 15 cm uzamıştı. Genç kızın Natascha Kampus olduğu yapılan dna testleriyle onaylandı. Sabine Freudberger, Natascha ile konuşan ilk polis memuruydu. Natascha ile olan ilk temasında dikkatini sadece bir çekmişti: Natascha'nın zekası. Natascha esareti süresince eline geçen her şeyi okumuş, kısıtlı kanalları çeken bir radyoyu dinlemişti.
Natascha Kampus 1988'de Viyana'da dünyaya gelmişti. Bu karanlık ve etkileyici hikayenin kahramanı ailesinin boşanması sebebiyle stresli bir çocukluk dönemi geçirmişti.
Natascha kaybolmadan önce annesiyle yaşıyordu. 2 tane de ablası vardı. Kaçırılmadan bir gün önce 1 Mart 1998'de babası Koch ile beraber gittiği tatilden dönmüştü. Tatil için seçtikleri yer Macaristan'dı. Natascha 1 Mart günü planlanan saatten biraz daha geç bir saatte eve geldi. Bu gecikme annesiyle ufak bir tartışma yaşamasına sebep oldu. Anne kız bir süre atıştılar.
2 Mart 1998 sabahı Natascha okula gitmek için evden çıkmış olsa da aslında 8 yıllık esaretine ilk adımını attı. Annesi ise evden kızına seslenmiş ve geceden kala küslüğe son vermek istemişti ama Natascha durmadı ve yoluna devam etti. Nasıl olsa saatler sonra annesini yeniden görecekti ama olmadı.
Öğretmenleri o gün Natascha'yı okulda göremedi. Ailesi durumu öğrendikten sonra polise haber verildi. Tek bir tanık vardı: O da iki adamın Natascha'yı beyaz bir minibüse bindirdiğini söyleyen 12 yaşındaki bir öğrenciydi. Polisler elinde bu detaydan başka hiçbir bilgi yoktu Natascha o gün dersine yetişmek için aceleyle evden ayrılmıştı.
Hızlı adımlarla okuluna giderken omzuna uzanan bir elin sıcaklığını hissetti. Gözlerini açtığında "seni kaçırdım, ailen fidyeyi ödeyince serbest bırakacağım." Diyen bir adamla aynı arabada olduğunu gördü. Yarım saat süren yolculuk bir evin garajında son buldu. Natascha dolabın arkasına gizlenmiş 5 metrekarelik bir odaya bırakıldı. Betondan yapılmış çelikle güçlendirilmiş bu oda uzun yıllar Natascha'nın evi olacaktı. Odada bir pencere yoktu, dışardaki sesin içeriye, içerdeki sesin dışarıya ulaşmadığı yalıtımlı bir yerdi.
Merdivenlerin altındaki bu yer oldukça karanlık kasvetli bir yerdi. Geçen ilk 6 ayda odadan bir kez bile çıkmasına izin verilmedi sonraki 1 senede geceleri bu odada gündüzleri de evde kalmaya başladı. Onu kaçıran isim Wolfgang Přiklopil'di Geceleri ve Wolfgang'ın işe gittiği saatlerde Ntasacha'nın gizli odadan çıkması yasaktı. Wolfgang Natascha'nın kendisine sahip demesini istiyordu.
Diğer taraftan polisler her şeyden habersiz, ellerindeki az bilgiyle arama çalışmalarına devam ettiler. O dönem Fransız seri katil Michel Fourniret gündemdeydi. Natascha birkaç gün önce Macaristan'dan döndüğü için aralarında bir bağlantı olabileceği düşünüldü.
Wolfgang'ın iş ortağı eve geldiğinde, Natascha'yı görmüş hal ve hareketlerinden gayet mutlu olduğu izlenimine varmış ve hiçbir şeyden şüphelenmemişti. Wolfgang Natascha'yı ölümle tehdit ediyordu, herhangi birisine olanları anlatması durumunda ikisini de acımayacağını söylüyordu.
Natascha ilk zamanlar sadece belirli radyo programlarını izleyebiliyorken daha sonra evin her köşesine gidebilmeye ve televizyon dahi izlemeye başladı Natascha'nın kaldığı oda özenle hazırlanmıştı, Wolfgang onu burada uzun yıllar alıkoyacağını kafasında kararlaştırdığından her şeyi düşünmüştü. İkisi de her sabah erken kalkıp kahvaltı ettiler.
Wolfgang aldığı kitapları Natascha'ya verdi, bu sayede Natascha 8 yılda kendi kendini eğitti. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra verdiği ilk ifadede şunları söyledi: "O evde kaldığım 8 yılda, hiçbir şeyden geri kalmadığımı hissediyordum.
Kendimi birçok şeyden sıyırdım, hiç sigaraya başlamadım, içmedim ya da kötü bir şirkette para için zamanımı heba etmedim. Şunu da söylemelim orası kesinlikle umutsuzluğa kapılacağınız bir yerdi." Onun hikayesi diğer benzer hikayelerden farklıydı.
Natascha, özgürlüğünü elinden alan adama kin beslemiyordu. Zamanın çoğunu ev işi yaparak ve yemek hazırlayarak geçirdi. Daha sonra danışmanı Ecker'a o dönemlerde çok fazla dayak yediğini, bu sebeple yürümekte zorlandığı anların olduğunu söyledi. Wolfgang ona evin kapı ve pencelerinde patlayıcıların ve bubi tuzaklarının olduğunu söylemişti.
Belinde bir silah taşıdığını bu yüzden kaçma teşebbüsünde bulunmamasını tembih etmişti. İkili birkaç kez markete bile gitmişti. O günlerden birinde Natascha gülümseyerek, kayıp ilanı fotoğrafındaki gibi görünmeye çalışmış ama bu planında başarılı olamamıştı. Kasiyer onu tanımamıştı.
23 Ağustos 2006 günü Natascha, Wolfgang'in aracını temizlemek ve bahçeyi süpürmek için dışarıya çıktı. Gölgesi gibi onu takip eden Wolfgang'te yanındaydı. Daha sonra Wolfgang'ın telefonu çaldı. Süpürge sesi karşı taraftan gelen sesi duymasını engelliyordu. Sessiz bir yere geçmek için oradan ayrıldığı sırada, Natascha var gücüyle kendini sokağa attı ve koşmaya başladı. 200 metre koştu çitlerden atladı insanlardan yardım istedi ve en sonunda amacına ulaşıp, özgürlüğe yeniden kavuştu. Wolfgang Natascha'ya 1 yıl evvel şunları söylemişti: "Eğer yaptığım şey ortaya çıkarsa polisler beni asla canlı yakalayamayacaklar. Dediğini yaptı, Natascha kaçarken o sadece arkasından baktı, hiçbir çaba göstermedi. Kafasını toplayıp biraz düşündükten sonra da Viyana'daki Wien Nord tren istasyonuna doğru yola çıktı.
Burası her şeyin bittiği yer olacaktı. İstasyona vardığında gelen ilk treni gördüğünde bu anlarının son anları olduğu biliyordu. Düşünmeden kendini raylara attı ve hayatına son verdi. Çek kökenli Wolfgang Priklopil 1962'de doğmuştu. Uzun yıllar bir telekomünikasyon şirketinde teknisyen olarak çalışmıştı. Bir iş ortağının kız kardeşiyle bir ilişki yaşadığı ve bu ilişkinden bir kız evladı olduğu iddia edildi ama doğrulanamadı.
Sicil kaydı temizdi. Ekipler eve gidip inceleme yaptıklarında, 1980'lerden kalma Commodore 64 olduğunu gördü. Yakın bir zaman önce Çek vatandaşı olup ülkeyi terketme planları yapıyordu. giderken yanında Natascha'yı da götürecekti ama o gün plan değişti. Ekipler Wolfgang'ın bir suç ortağı olup olmadığını uzun bir zaman araştırdılar ama hiçbir kanıt bulamadılar.
Natascha'da başka bir isim görmemişti, bütün plan tek bir kişiye Wolfgang'a aitti. 3096 gün esaret altında yaşayan Natascha, Wolfgang'i öldüğünü öğrenince ağlamaya başladı. 8 yılın sonunda ona sempati duymaya başlamıştı. Natascha morga gidip onun için bir mum yaktı. Bu durum bir nevi Stokholm Sendromuydu. O ise yıllarca bu sendromu inkar etti. Psikologların onunla ilgili çıkarımlarda bulunmasına kızdı bağırdı isyanlar etti. Karmaşık ilişkisi hakkında bilgilerinin olmadığını, bunun kendisi adına saygısızlık olduğunu hayatını analiz etme hakkını kimseye vermediğini söyledi. Wolfgang'ın ona çok kibar davrandığını anlattı.
Natascha kaçtıktan anca aylar sonra ailesiyle görüşmesine izin verildi. Uzun bir zaman kimseyle görüşmesine izin verilmemişti. Onu korumak adına sadece doktorlarla görüşmesine müsade edilmişti. Natascha yeni hayatında kendini hayvan haklarına adadı. Birçok hayvan derneğine üye oldu ve sözcülük yaptı.
2016 yılında Alman Bild gazetesine verdiği röportajda oldukça ilginç sözler sarfetti: "Bazı günler esir tutulduğum eve gidip kalıyorum, ayrıca çantamda hâlâ Wolfgang'in fotoğrafını taşıyorum." 2013 yılında Natascha'nın esaretini anlatan 3096 isminde bir film çekildi.
Natascha Kampusch, kaçışından bu yana yaşadığı travmayı üç başarılı kitaba dönüştürdü. İlki onun yakalanmasını anlattı; ikincisi, iyileşmesini. Üçüncü kitabı, Kampusch'un son yıllarda hedef haline geldiği çevrimiçi zorbalığı tartıştı.
Garip bir şekilde kendisini esir alan kişinin evini ona miras kaldı ve kendisi o eve bakım yapmaya devam ediyor. "Bana yöneltilen nefreti görmezden gelmeyi ve sadece güzel şeyleri kabul etmeyi öğrendim."
Tanrı sus dedi. Sustum.
Gözlerim haksızlıkları gördü.
Kalemim yazmaktan hiç bıkmadı!
Yildirim Kemal
Ölüm yolculuğunu hiç düşündünüz mü? İnsan mı ölüme gider? Yoksa ölüm mü insana gelir? Mesela karşıdan karşıya geçerken dikkatli olduğun halde çarpan araba. Hiç dikkat etmeden ilerlediğin de seni teyit geçen kazalar...
Sence bunların hepsi kader mi?
İçimden bir ses, bunları bir kenara bırak ve işine odaklan demesiyle gerçek dünyaya dönüş yaptım.
Nöbetler her gün bir diğer günkünden yoğun geçerken, aldığımız bir bilgiye göre KATYA isimli bir ticari gemide uyuşturucu iddiası.
Gelen evrakı detaylı inceleyip sık dokuduk. Narkotik ekip ile irtibata geçip bir nüshasını teslim ettim. Ticari geminin nerede olduğunu saat kaçta hangi limana bağlayacağını öğrendik. İhbarı verenin gemi kaptanı olduğu devriye sırasın da mühürlü bir kapının açık olduğunu fark etmesi üzerine detaylı arama yaptıklarında o bölgede bir torba uyuşturucu bulduklarını, bu uyuşturucuyu Colombia Sahil Güvenlik ekiplerine teslim ettiklerini daha sonra ticari gemi seyir halindeyken bir devriye sırasında gemicinin bir mührün patlak olduğunu fark etmesi ve kaptana bildirmesi ile gemide arama yaptıkları sırasında Colombia’ lı bir genç ile karşılaştıklarını detaylı bir şekil de anlatmıştı evrakta.
Ticari geminin saat 00:30 sularında demirleyeceğini öğrendik. Polis ve gümrük muhafaza ekipleri ile ortaklaşa ufak çaplı bir arama yapılacaktı. Gemide son dakika bir de ceset olma ihtimaline karşın kadavra köpeği de katıldı. Ticari geminin sahipleri kendilerine sorun olduğu için Colombia’ lı gençten şikayetçi olduklarını dile getirmiş İstanbul’dan avukat göndermişlerdi.
Saat 00:30 sularında toplu bir şekilde acente tarafından ticari geminin bulunduğu mevkiye götürüldük. Denizin sakin olması bizim lehimize idi. Asansör sistemi ile acente da bulunan tüm görevliler ticari geminin güvertesine (üstüne) alındı.
Hızlı bir şekilde iş dağılımı yapılıp, dağıldık bir grup personel ile ilgilenip sorgu ve evrak işlerine bakacaktı. Biz güvertede cesetin olabileceği yerleri dolaşacaktık. Kadavra köpeği hızlı bir şekilde etrafı dolaştı. Görevliye var mı bir şeyler diye sorduğumda yok olsa durmazdı kızım dedi. Gülerek iyi bakalım birazdan bizde bir bakacağız dedim. El feneri yardımı ile etrafı didik didik aradık. Gemi 280 metre boyunda uzun bir gemiydi. Baş tarafına geldiğimizde geminin demirin suya indirildiği kısmı dolanırken yanımızda bulunan gemici komutanım adamın saati ve elbisesi bu delikten çıktı zincire bağlı bir şekilde dedi. Video kaydı alarak halen orada bulunan eşyaları aldık. Delil poşetine koyduk. Zincirin çıktığı kısma yaklaşınca ceset gibi yada ölü bir hayvan (fare, kedi vs) gibi leş kokusu geliyordu burnuma zincirin nereye toplandığını sordum. Bura da eşyaları görünce hiç açıp içini baktınız mı dedim o ambara hayır diyince, burada ölü bir şey var kokuyu alabiliyorum dedim. Etrafımda ki görevlilerin şaşkın bakışlarına karşılık vererek gelin bakın araya kafanızı sokun ve koklayın ağır bir leş kokusu var dedim. Bir kaç görevli dediğim şekilde koklayıp onaylayınca bulunduğumuz yer bir anda olay mahalline döndü. Şeridi çekip, ambarı açarak girdik zinciri yavaş yavaş suya salıp kadavra köpeğinin doğrulamasını bekleyecektik. 5 metre salınan zincirin ardından ortamda inanılmaz bir koku oluştu. Köpeğin kazar gibi yapması her şeyi doğruluyordu. Zincir bölmesinde ceset var!
Hemen gemide bir odada tutulan Colombia’ lıyı sorguya çektik. Sorguda adamın tuhaf hareketleri bizi deli olabilir mi yada deli numarası mı yapıyor diye düşündürdü. Tek söylediği şey “Biz iki kişiydik o uyuyor dalga da uyudu ben çıktım oradan.” Daha sonra tuhaf hareketler yaparak “ o bu gemide arayın bulun.”
Sabah olmuştu. Acı kahve uykuya birebir. Savcının olay yeri inceleme ekibi ile aynı anda gelmesi ile tekrardan zincir açılıp, suya indirilecekti ardından o bölgeden ceset parçalanmadan çıkarılacaktı.
Dün gece yanımızda olan görevlilerin hiç birinin olmadığını fark ettim. Karşımda yerde yatan cesete bakıyorum. Ceset ezilmiş tahmini 5/10 gündür orada kalmıştı. Yüzünde ki kurtçukları göre biliyordum. Parçalanmadan çıkarılması bir mucizeydi. Olay yeri işlerini yaptıktan sonra ceseti, ceset torbasına koyduk. Denizde bulunan birimimize kreyn yardımı ile indirdik.
Savcı Colombialı şahsı görmek konuşmak istedi. Ortamı hazırlayıp getirdik. Sohbet esnasında adam tuhaf hareketlerle birlikte “biz kaçmak için bindik. Sonra o ufak delikten indik o bölüme, dalga oldu çok dalga, ben zincire çıktım, bağırdım ona gel sende çık yanıma dedim. Yok uykum var uyuyacağım dedi. Büyük dalga geldi gemi sallandı yattığı yere zincirler düştü. Ben 5 gün onunla beraber orada kaldım. Koku başlayınca durmak zor oldu çıktım. Gemi personeli tarafından yarı baygın vaziyette bulunduğunu söylüyordu”
Sizce cinayet mi yoksa kaza mı?
Yıldırım Kemal
SURİYELİNİN CEBİNDEN ÇIKAN KAĞIT
Ben bir Suriyeliyim ve ülkemde ki savaştan korkarak kaçtım evet kaçtım geride doğup büyüdüğüm ülkemden, arkamda akrabalarımın cesedini, annemi, babamı, kardeşimi ve hatta sevdiğim kadını bırakarak kaçtım.
Şimdi Türkiyedeyim sınırı geçmek eski oturduğum evimden bakkala ekmek almaya gidercesine rahat geçip geldim.
Ve evet unuttum ne savaş aklımda ne yanımda ölen annem babam kardeşim. Çünkü mutluyum, Türkiye her ay 1.700 lira para yardımı yapıyor. İstediğim hastaneye girip muayene olabiliyorum. İlk geldiğim zamanlar hırsızlık yapıp bir kıza tecavüz etmeme rağmen hakim karşısında ağlayıp şeytana uydum dediğim an serbest bırakıldım. Bu harika bir şey, Suriye’de büyük ihtimalle asılırdım. İyi ki Türkiye’deyim.
Bir çok arkadaşım kaçtı. Avrupa’ya umrumda değil heyecan aramak bana göre değil bir evde 8 kişi kalıyoruz. Kirayı bir kaç aydır vermiyoruz. Vermeyi de düşünmüyoruz. Ev sahibi bizden korktuğundan ses de çıkaramıyor yani anlayacağız her şey mükemmel….
Her bayram da Türkiye’den otobüslerle Suriye’ye gidiyor. Eski mahallede turluyoruz. Her şey aynı kaçtığımız gibi ama umurumda değil. Çünkü yeni Türkiye göçmenler için bulunmaz bir nimet…
Türkiye’de Yazar Olmak
Türkiye’de yazar olmak. Bu yazımla yeni başlamayacak olan arkadaşların ufkunu açacak ve daha sonra o ufkun yerini karamsarlığa bırakacağım için özür dilerim.
Kızmayın bana! Ben yaşadıklarım ve gördüklerimin ufak bir parçasından söz edeceğim. Öncelikle buradan ulaşmanız için bıraktığım linkin ucundaki kitabın eser sahibiyim. İnşallah bu yıl sonu ikinci serisi ile bitireceğim. https://www.dr.com.tr/Kitap/Ziyan/Yildirim-Kemal/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0001845553001
Kitap yazmanın püf noktası Hayaldir. Hayal dünyanızı geniş tutun bol bol kitap okuyun her türlü kitabı seçmeden okuyun hepsinden tek tek sizi tamamlayacak olan parçayı alacaksınız.
Hazır olduğunuzda zaten ister istemez beyninizdeki düşünceler parmaklarınıza sıçrayıp ufak ufak yazacaksınız. Sakın yazdıklarınızı kaybetmeyin zamanı gelince çok lazım olacak.
Görüyorum ki kitabınızı bir yıl içerisinde bitirdiniz. Yayınevi aramak için kollarınızı sıvayıp internetten araştırmaya koyuldunuz. O kadar çok fazla var ki inanın şok olacaksınız ve hepsinin dediği tek şey inanılmaz reklamınızın yapılması ve dağıtım ağı için garanti vermesi. Arasında seçmek çok zor olacak benim için de zor oldu. Kötünün iyisini seçin ilk yayınevinin mesajı ile aldanmayın araştırın, gerekirse yazarları ile iletişime geçin emin olun kötü olan bir şeye kimse güzel demez.
Yayınevi ile anlaşma sağladın. Şimdi işin ucunda basımın ücretiz diye internet sitelerinde reklamın babasını yapan yayınevinin gerçek yüzünü görmeye başladın. Parasına A4 kağıdına bir satır bile basmayan yüzlerce sahtekar var. Aldanma diyeceğim ama mecbur birine para ile bastıracaksın.
Türkiye’de bütün yayınevlerinin mantığı eski olup ünlü olan eserlerin her yıl kapağını değiştirip billboardlarda okuyucunun yeni bir kitap gibi gözüne sokması...
İŞTE;
TÜRKİYE’DE YAZAR OLMAK BÖYLE SAÇMA BİR ŞEY...