Kitap okuyarak dünyayı kurtaramam; ama dünyamdan bir nebze kurtulabilirim.

@theartofmadeline
NASA

ellievsbear

oozey mess
hello vonnie
One Nice Bug Per Day

Origami Around

Kaledo Art
$LAYYYTER
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
RMH

Product Placement
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
Mike Driver
styofa doing anything
art blog(derogatory)
I'd rather be in outer space 🛸
trying on a metaphor
Lint Roller? I Barely Know Her
cherry valley forever
seen from Greece
seen from United States

seen from Netherlands

seen from Malaysia
seen from Morocco
seen from United States
seen from Kazakhstan
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from Italy
seen from Netherlands
seen from Serbia

seen from United States
seen from Serbia
seen from United States
seen from Iceland
seen from United States

seen from Netherlands
seen from Malaysia
@akdeniizz
Kitap okuyarak dünyayı kurtaramam; ama dünyamdan bir nebze kurtulabilirim.
canavarın peşinde, arkana bakma. Kaç. Gözlerini öfke, ellerini kızıl şarap bürüyor. Gözlerin, gözlerine; öfken öfkesine. Sen, ona benziyorsun. Kaçarken bir çelme takıp yakalıyor seni. Korktuğun şeyden kaçarken, ona benzetiyor hayat seni. Dişlerin saplanıyor damağına, acı bir tat geliyor ağzına. Kimseye ihtiyacın yok diyerek büyüttüğüm ruhumun dostu da düşmanı da benmişim; beni bitiren de benim, takılıp düştüğüm yerden kaldıranda.
Deniz değişmez. Sadece gel gitler fazla çekiyor kumları. Bazen fark etmiyorsun ama bir sabah uyandığında aynı olmuyor kumun şekli. Balığım hala suyun içinde, benimle beraber. Bir rüzgar esiyor suyun üstünden, suların rengini değiştirmeye çalışıyor. Ben denizim, durduramam rüzgarı. Ama dalgalarımı sertleştirebilirim. Balığım hep benimle. Korkuyorum bu sulara yabancı hissetmesinden ama, balığım acılı toprağına kökleriye tutunuyor; yosun tutmaya çalışyor. Balığım sularımda olduğu sürece dalgalarım daha sert olacak; rüzgara karşı, hep.
yazamıyorum artık; ben değil, kalemim bitiyor. Canımın acıdığını hissetmiyorum, acıması gereken can benimki değildir belki. Zaman geçiyor, duvarlar soğuk. Ne güneşten bir haber, ne de saatten. Soğuk akıyor damarlarından, kolundaki saat boşluğundan. Bir saat koyardım cebine, aylarını sayardı belkide. Yelkovan gökyüzü olmuş, akreple sürüklenir olmuş. Kimse duymuyor çıkardığı sesi. Bir ben, bide duvarlara hapsolmuş biri..
Senelerdir yağmur düşmeyen, kurak, sert bi ormanım ben. Yeşil, ama renginden yoksun, biraz da soluk.. O toprağını suya boğmuş, acılı kahve toprağını doyurmuş yağmur. Köklerini büyütmüş, birazda acısını küçültmüş.. Şimdiyse isyan eder olsun acılı kahve toprağı; ben de yaşlarını ormanıma çalıyorum. “Kökleri, kabuk tutmuş bedenime yosun tutsun istiyorum.”
söyleyen yarasının anlaşılabilceğini düşündüğü için söylenende yaralıdır.. sonuçta insan ancak yaşadığı şeyi anlar.
söyleyen yaralıdır, o yaradan hala kan akıyor. Ama söylenen daha da yaralıdır, kimsenin anlayamayacağını çoktan öğrenmiş olandır.
“bu havada bu rüzgar eser”
bir platformun içinde; duvarların git gide daralıp, üzerime geldiği aşamadayım. Kollarımı açtığımda soğuk, sert betonu hissediyorum. Daha önce kırdım, yine kırabilirim. Ama o zaman ben gidiyordum duvarların üstüne, şimdiyse onlar beni yakalıyor. Yazılar yazıyorum soğuk duvara, bu defa ağır betimlemeler kullanmıyorum. Duvarlar yeterince ağır. Canavarıma benzemek istemiyorum; öfkemden nefret ettiğimi haykırıyorum, haykırdıkça daha çok benziyorum. Soğuktan kaçarken, soğuk sularımı hatırlıyorum: Öfkeli, soğuk ve hırçın dalgalarımı. Birde içinde savrulan küçük balığımı.. Soğuğa alışkın diye eziyet ediyorum sanki ona. İsteyerek yapmıyorum.. Sularımdan bıkıp, akıntıya karışır diye korkuyorum. Sanki soğuktan saklanıyor, kumdan duvarlar örüyor, ardına sığınıyor.. Aslında bu da akıntıya karışmadan kendini koruduğunu gösteriyor. Yazmıyorum duvarlara, kollarımı üşümüş bedenime sarıyorum. Duvarlar ittiğimde durmuyor belki ama, itmek için kullandığım gücü balığımı ısıtmak icin kullanıyorum. Üşümeyelim istiyorum..
Karanlık, kasvetle işleniyor geceye. Bedenim sıcakken, zihnim soğuk, tenim diken diken oluyor. Sanki rüzgar daha soğuk essin diye uğraşıyor birileri. Daha sert essin, daha da kessin bedenleri. Ağaçlar çıkan güneşle yeşermeye başlıyor, ben soğukla titriyorum. Soğuk acı bir tat bırakıyor boğazımda. Acının bir ağırlığı olur muydu? Acı ve ağır sanki bu boğazıma kenetlenen.. Rüzgarın yıkamayacağı, uzun gür yaprakların altındaki köklü dallara tutunmak istiyorum. Soğuktan çatlamış ellerimi bırakmasın istiyorum..
Aydınlık koridorlardan sınıflara taşıp; kalabalığın içinde, duvar köşesine sinmiş iki beden.. Uzaktan izlediğim, kıvrılsın diye beklediğim o ufak ben, şimdi daha yakın çehreme.. Köklü kolları taşıyor gövdesini, köklerini ise dayandığı sert bir tahta. Işığını saçtığı, kimse görmesin diye sakladığı; mabedime sığınmışım. Nefesi nefesime karışıyor, tenindeki sıcaklığı bedenimle paylaşıyor. Yaşam veren o soluk, damarlarında dolaşırken, inanmakta güçlük çektiğim bu hülyanın altında boğulmak, yok olmak istiyorum. Denizin ta kendisiyken, nefesiyle boğulmak istiyorum.
gerçeklerden kaçıp uykuya sığındım, rüyalarıma yakalandım. Soğuk kesti bedenimi, zihnimi ıslattı. Silmeye çalıştı elleriyle, tabanlarına bulaştı kanım. Ayağımızı kaydırmaya çalıştı ıslaklık, daha da kanadı. Rüzgar daha sert esti, bedenimi bedenine itti; güneş yine yalan söyledi, varken yokluğuyla sınadı. Çimenler griye tutulmuş, kırmızıya karşı koymuş. Yaşadığımı hatırlatan acılı toprağım şahitlik etsinki bende esir olmiycam ellerimize bulaşan kızıllığa; zihnimin alışagelmiş zulmetinden akan göz yaşlarım, onların boğulacağı en derin kuyu olacak.
sonbaharın, kahverengi gökyüzünü yıldızlar sarmış; yağmur olarak iniyordu yüzüne. Artık İlkbaharın ormanını besleyecek yağmur çimenlerime değil, kendi kurumuş soğuk yapraklarına yağıyor. İki mevsimin arasına yaz girmiş, kıştan farksız üşütür olmuş. ilkbaharın açan mor çiçekleri donmuş, sonbaharın yağmurları taşmış. Bulutları tekrar dağıtsın isterdim bizi besleyen duyguların; gözlerini kaçırmasın gözlerimden sellere boğulurken, çekip çıkarmama izin versin o suda çırpınırken..
Aynı fikrin gölgesinde, farklı yollarda yürüyen iki gölgeydiler. Zihinleri aynı çatı altında olsa da adımları birbirine uzak yollarda ilerliyordu. Birbirlerine dokunmadan yürüdüler uzun süre, çünkü temas o kusursuz paralelliği bozacak gibiydi. Sonra bir an geldi. Yollar kesişmedi belki ama gölgeler birbirini fark etti. Farklı yollardan geçmiş olsalar da aynı büyük amaca ulaştılar: Birbirini görmeden tamamlayan, iki ayrı koldan tek bir denize dökülen nehirler gibi. O deniz eskiden dalgalıydı. Bazı dalgalar fazla sertti, bazı boşluklar ise olması gerekenden derindi. Suyun içinde adı konmamış bir eksiklik vardı; üstü örtülmemiş ama konuşulmamış. Sonra o balık girdi denize. Ne sorular sordu ne cevaplar verdi, sadece o boşluğun üzerinde durdu. Balık yarayı kapatmadı, yok da saymadı. Ama deniz, onun varlığıyla artık kanamadığını fark etti. Sadece deniz değildi huzur bulan; balık da o suda başka okyanuslarda saklandığı kabuğundan çıktı. Korkmadan, zırhını kuşanmadan, en saf haliyle yüzdü. Çünkü orası herhangi bir su değil, ait olduğu yuvaydı; kendi gerçeğini bulduğu yerdi. Mesele boşlukları doldurmak ya da sessizliği yenmek değilmiş. Aynı yerde susabilmekmiş, aynı derinlikte kalabilmekmiş. Kelimelere sığınmak değil, sessizliğin içinde bile birbirini duyabilmekmiş. Zaman akıp giderken onu umursamamakmış; akıntı hızlansa da yavaşlasa da içinde huzursuz olmamakmış. En güzeli de kimsenin kimsenin yerini doldurmaya çalışmamasıymış. Güven veren, iki tarafın da gitmeyişiymiş; balığın o suda kalmak istemesi, denizin de onu bırakmamasıymış. Ve şunu derinden hissetmişler: Dalga ne kadar yükselirse yükselsin, birbirlerine böyle tutundukça, aşamayacakları hiçbir fırtına yokmuş.
ne beyaz yünden yorganı kalmış bu şehrin, ne de ıslak, koyu yaşları… Anlatsada anlaşılmayan bedenlerle dolmuş bu karanlık. Bedenimi yutan, zihnimi boğan karanlıktan çekip çıkaran; “Yanında konuşmama gerek kalmayan, zihnimi duyan adam..” Geleceği yaşatıp, geçmişimi yeşertiyorsun. O kırık, küçük kız çocuğunun elinden tutuyor, kanla ıslanmış saçlarından öpüyorsun.. Acılarını üst üste dizip lego yapmış o çocuğa iyi geliyorsun.. Hiç bir şeyim yokken, varlığıyla her şeyim olan adam. Varlığın o küçük yaralı bedene iyi geliyor.. O küçük kızın evi sensin sevgilim; sığınıp saklandığı dolaplar senin iki kolunun arası olmuş, sakın bırakma olur mu?
Acılarını gösterdi yeşil gözlerim, burası kanadı diyebildi. Artık o sığındığım banyo zemini; onun bir avuç, kökleri olan kolları oldu. Kanı kurumamış yaralarıma değdi dudakları, kapanıp giden izlerimden yaşardı kara toprağı. Bilmeden geçip giden morluklarıma koydu ellerini, bedenine bastırdı bedenimi.. Kendiyle mühürledi bedenimi, bir daha kimse acıtamasın istedi.
siyahtan arınmaya çalışan beyaz, gecenin duvarlarını boyamış bugün. Bütün şehri sarmış, görünmez kılmış. Boğazını sarmış sarmaşıklar, arkasında acılık.. Kurtulduğunu zannettiği o banyo zemininine serivermiş ansızın; gözleri görmek istemez kararır, bedeni dayanamaz devrilir kalır. Kalbinde bir sızı, üzerinde bir uyuşukluk… Göz kapakların ağırlaşmış, hülyalar kapaklara yapışmış, kalbin bedeninde değil; gözkapaklarında yaşlanmış… Kafanı dayayıp, kulaklarını dolduran o kalp atışı özlemin, göz pınarlarını ıslatır olmuş. Geceyi saran beyazlık, benim ay ışığımı boyamasın. Acı diye bilinen toprak; en tatlı, en sıcak haliyle değmeye devam etsin gözlerime..
bu gece karanlık değil, beyazlık sarıyor geceyi. Paslanmış sokak lambasının üzerine yorgan olmuş beyazlık, ışığında süzülüyor kar taneleri. Bulutlar birbirinin üzerine taşıyor. Sert bir rüzgar esiyor, arkasında siren… Perdeler aralık, dudaklar kıvrık. Herkes sokakları seyrediyor, bense kücük bir ekrandan evimi izliyorum.. Bedenim onu hissetmek, ruhum evine sığınmak istiyor. Onsuz simsiyah olan bu gökyüzüm, onunlayken bembeyaz bir kar yığınına gömülüyor. Kar taneleri hızlanıyor, birbirlerine çarparcasına sığamıyorlar gökyüzüne. Işıklar seyreliyor, kaldırımlar dolup taşıyor… Karanlığa yuva olan beyazımın, hiç gitmemesini diliyorum..