Nasıl gidiyor, Amerikan rüyası gerçek mi ?
Evet seneler sonra geri dondum hehe Bircok is imkaninin Amerikali vatandaslara verildigini dusundugumuzde pek de gecerli degil ama idare ediyorum elbette. Asla pisman degilim.

No title available

Janaina Medeiros

Product Placement
DEAR READER
Mike Driver

#extradirty

pixel skylines
todays bird
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open

tannertan36
No title available
Three Goblin Art
Jules of Nature

No title available
almost home
I'd rather be in outer space 🛸
ojovivo

if i look back, i am lost

shark vs the universe

JBB: An Artblog!
seen from United States

seen from United States
seen from Türkiye
seen from Germany
seen from Singapore

seen from Singapore
seen from United States

seen from Germany

seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from Netherlands
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from Canada

seen from Germany
seen from United States

seen from Vietnam
@americantantuni
Nasıl gidiyor, Amerikan rüyası gerçek mi ?
Evet seneler sonra geri dondum hehe Bircok is imkaninin Amerikali vatandaslara verildigini dusundugumuzde pek de gecerli degil ama idare ediyorum elbette. Asla pisman degilim.
Kaan diye birini tanıyor musun?
Soyadı?
Hangi hesap makinesini kullandın? Kendim için arıyorum ve birine karar veremedim
Aşırı geç cevap için çok özür dilerim! SAT Matematik için sorduğunu düşünüyorum? Bende TI-82 Plus vardı. Alabiliyorsan en yenisi işini kolaylaştırır tabii ki; fakat SAT'nin kabul ettiği hesap makinelerinden herhangi biri işini görür bence. Benimki de 6 senelik bir model ama bu konuda sorun yaşamadım.
Üniversite Başvuruları #3
Merhaba! Bu yazımda Amerika başvurularını diğer ülkelerinkinden hemen hemen ayıran bir noktaya değineceğim: sınav/ders dışı etkinlikler. Bunlar başvurunuzun önemli bir kısmını oluşturuyor (En az sınavlar ve okul performansınız kadar önemli; hatta daha önemli bile olabilirler). Birçok sporcu ve sanatçı öğrenci başvurularının bu kısmından bir hayli yararlanıyorlar.
Etkinlikleri üçe ayırabilirim:
Uğraşlar: Çok da düşünmeye gerek yok aslında. Düpedüz “Nasıl zaman geçirir ve neleri yapmaktan hoşlanırsınız?” diye soruyor Amerika. Pul koleksiyonunuz mu var? Okulunuzun orkestrasında mısınız? 6 senedir basketbol mu oynuyorsunuz? Özellikle bunlardan elde ettiğiniz büyük başarılar ve dereceler var mı? Varsa ne âlâ. Eğer düzenli olarak ilgilendiğiniz ve alanında başarılı olduğunuz hobileriniz varsa -ki vardır diye düşünüyorum- onları başvurunuza şak diye yapıştıracaksınız.
Düzenli kelimesinin altını çiziyorum, çünkü şuna dikkat edilmeli: Ne kadar çok o kadar kötü. Evet, girmesi zor okulların aradıkları öğrenci; okul birincisi, milli sporcu, bando lideri ve 4 kulüp üyesi biri değil. Yıllarca çok yönlülük, Amerikan okullarının beğendiği bir özellik olarak bizlere tanıtıldı. Gerçek ise şu: Başarılı olun, sosyal da olun ANCAK devam ettirdiğiniz 1-2 tane ilgi alanı olsun. Ben bu konuda zorlandığımı hatırlıyorum; çünkü çok yönlü yetiştirildim ve hangi 1-2 özelliğime yoğunlaşmam gerektiğini bulmam biraz zaman almıştı.
Düzenli çalışmayı her şeyden önce getiriyor bu Amerikalılar. Yaptığınız aktiviteler arttıkça her birine ayıracağınız zaman azalacağından bu sizin aleyhinize işleyebilir. Lise hayatınızda kulübüne girmeden katıldığınız bir MUN konferansı, bu nedenle onlara çok da çekici gelmeyecektir. Neyle uğraşırsanız uğraşın o işte devamlılığınızı görmek istiyorlar.
Gönüllülük projeleri: Bunun hakkında şimdiye kadar duymuş olabileceğiniz her şey doğru. Bu olmadan başvurunuzda bir eksik oluyor. Neden diye soracak olursanız ben de tam olarak bilmiyorum ama bir tahminim şu: Bildiğiniz üzere nefret suçları ve ırkçı saldırılar Amerika’nın hâlâ aşamadığı bir sorun ve bu amaçla insanlara yarayan ve onlara değer verdiğinizi gösteren bir şeyler yapmanızı halihazırda bekliyorlar.
Ben hayatımda hiç gönüllülük esası çalışmamıştım. Bu yüzden 11. sınıfın yazı katılabileceğim bir proje bulup 1 sene boyunca bu projede yer aldım. Dürüst olmak gerekirse bu tür güzel işleri önceden değil de zorunluluktan yapmış olmak pek gurur duymadığım bir şey. Keşke biz de gönüllülük kültürü verilerek yetiştirilseymişiz. Çünkü insanlara yararınızın olması gerçekten sizi de iyi etkiliyormuş.
Staj: Başta okulların bu beklentisine lanet okumuştum. Demiştim ki “E ben okula bunu öğrenmeye gidiyorum, başka yerde öğreneceksem okumayayım sanayiye cuplayayım o zaman?” Ama böyle bir deneyimin size asla zararı olamaz çünkü eğitim okuldan ibaret değil. Ben de bu nedenle projemi yaptığım aynı yaza stajı da sıkıştırmış ve o yaz hiçbir yere adım atamamıştım.
Bizim ülkemizde lise öğrencisinin staja gitmesi çok görülmediği için bu durum konuştuğunuz iş yerinin ilgisini çekebiliyor. Yine de 5 hafta gittiğim yerde temelim olmadığından ve daha çok gözlem için orada bulunduğumdan orada çalışanların vakitlerini yiyor gibi hissetmiştim. Fakat öğrendiğim dışında kendi becerilerimi kullanabilme fırsatım oldu (çeviri işleri ve animasyonlar yaparak) ve sonuçta deneyimimden memnun kaldım. Gönüllülük projesinde olduğu gibi o ‘işe yaradığını bilme’ hissi tarif edilemez bir mutluluk.
Dipnot: Eğer bu yazıyı okuyorsanız geçirdiğimiz vakit ve buralara gelmemde rol oynadığınız için size teşekkür etmek istiyorum SM ekibi 😊
Yazılar hızlı çıkıyor çünkü gidişim yaklaşıyor! Orada da neyle karşılaşacağımı bilmiyorum ve bunu eksik bırakarak gitmek istemiyorum. Umarım bu seferki hoşunuza gitmiştir. Bir sonraki yazım okul ve ders notlarıyla alakalı olacak!
Görüşürüz~
Yazıların baya iyi beni çok etkiledi çok cesursun 🤙🏻
Teşekkür ederim, beğenmene sevindim 😁
Üniversite Başvuruları #2
Merhaba! Önceki yazımda başvururken takip ettiğim birtakım adımlar olduğundan bahsetmiştim. Bu adımları özetle şu şekilde verebilirim:
1- 11. sınıfta SAT ve TOEFL sınavlarına girdim
2- 11’i 12’ye bağlayan yaz tatilinde staj ve proje yaptım
3- 12. sınıf başında öğretmenlerden referans mektubu aldım ve her okul için birkaç essay yazmaya başladım
4- Ekimden itibaren Şubat ayına kadar başvurusu açık yerlere başvurdum ve Nisan ayında sonuçlarımın gelmesini bekledim
Diğer ülkelere kıyasla çok erken başladığınız bir süreç bu. Bunun iyi bir tarafı ise şuydu: Eskiden girmek istediğim bölüm ve okullar başkaydı ve erken başlayınca bunu yol ortasında değiştirebilme fırsatım oldu. Süreç içinde ayrıca danışmanım oldu ve burada dershaneye gider gibi kursa da gittim. Benim deneyimime göre bana yön vererek fazlasıyla yardımcı oldular ve zamanında ilerlememi sağladılar. Yalnız, ortada çok fazla bu hizmeti verdiğini söyleyen kişiler/kurumlar olduğu için dikkatle araştırıp size en uygununu bulmanız konusunda uyarıda bulunmak isterim.
Bu yazıda ilk aşamadan bahsedeceğim. Bu sürece yeni başlamış herkese önce işin sınav kısımlarını halletmesi önerilir; çünkü bu sınavlar uzun hazırlıklar gerektiren sınavlardır. Normal şartlar altında (eğer AP veya IB sisteminden gelmiyorsanız) girmeniz gereken 2 sınav vardır: SAT/ACT ve TOEFL/IELTS. Türkiye’deki üniversite sınavına girmeniz şartı aranmıyor; kendi sınavları yeterli.
SAT ve ACT, Amerikalıların üniversite sınavına eşdeğerdir; fakat fark şudur ki sonucunuza göre belli bir sıralama bazında tercih yapmazsınız. Yüzdelik diliminiz ne olursa olsun istediğiniz okula başvurabilirsiniz. Bu sınavlar okul notlarınızla beraber başvurunuzun sadece sayısal kısmını oluşturur ve bu nedenle bizdeki gibi katı bir değerlendirmeye tabi tutulmazlar. Fakat yine de bir okulun kabul oranı azaldıkça başvuran insanların kendi kendilerini seçtiği skor aralıkları olur ve okullar her başvuru döneminin sonunda bu aralıkları paylaşır. Skorunuz okulun son senelerdeki aralığı içine girmiyorsa bilin ki şansınız yine vardır ama düşüktür.
Sonuç olarak düşük skorlu bir öğrenciyi Harvard’a başvurmaktan alıkoyan bir sınır yoktur ve bu nedenle öğrenci şansını denemek isteyebilir. Ancak her okulun başvuru ücreti $50-90 aralığında değiştiği için eğlencesine başvuracak rahatlığı kendisinde bulamayacaktır 😬
Ben SAT’ye girdiğim için bu yazı SAT üzerine olacak. ACT ile benzer sınavlar olduklarını söyleyebilirim. Yalnızca onda ekstradan fen bölümü olduğunu biliyorum. SAT daha yaygın bir sınav olmakla beraber İngilizce ve Matematik kısımlarından oluşuyor. TYT Türkçe paragraf sorularından şikayetçiyseniz SAT sizin için korkunç bir sınav olacaktır. İçinde bilimsel, biyografik, haber niteliği taşıyan 5 uzun makale ve üzerinden sorulan uzunca sorular olan okuma bölümü için bir saate yakın bir süre veriliyor; bu nedenle okuma hızının çok önemli olduğu bir sınav. Bir de dilbilgisi soruları var ki bizim sistemimizdekilere daha yakın denilebilecek sorular.
Güzel bir haber ise matematik kısmının herhangi bir Türk öğrenciye kolay geleceği. TYT Matematiğe göre kat kat basit seviyede olan bu sorular bence gerçek anlamda matematik seviyesini ölçüyorlar. Çünkü sordukları konseptler matematiğin yapıtaşları ve işi bizdeki gibi yöntem ezberlemeye dökmemişler. Matematiğin bir kısmında hesap makinesi kullanmanıza izin olduğundan bunu anlayabiliriz.
Her iki sınava da aynı sene içinde tekrar girme hakkınız var. Ben bu sınava toplamda 7 ay çalıştım ve İngilizce skorumu yükseltmek adına 2 kez girdim. Ayrıyeten bir derste (ileri matematik, fen dersleri, tarih, yabancı dil...) seviyenizi göstermek istiyorsanız da SAT Subject sınavlarına girebilirsiniz. Bu zorunluluk olmamakla beraber başvurunuzu güçlendirecektir.
Gelelim TOEFL/IELTS’e. Bu sınavlar tamamıyla okuma, dinleme, konuşma ve yazmada İngilizce seviyenizi ölçme amaçlılar. İngilizce eğitim veren bir okuldaysanız bu zorunluluğu sizden kaldırabiliyorlar. Ben Fransızca okudum diye bu sınava girmek zorunda kaldım. Başvuruda SAT/ACT kadar büyük rol oynamıyorlar. Genelde Amerika için TOEFL’a girmeniz önerilir. Bu sınav Amerikan İngilizcesi üzerine yoğunlaşırken IELTS pek çok yöreden İngilizce üzerine yoğunlaşıyor. ABD okulları son senelerde iki sınavı da geçerli saymaya başlasalar da TOEFL hala daha yaygın kabul görüyor deneyimime göre.
Bir sonraki yazımda ikinci adımdan yani proje ve staj işlerinden bahsedeceğim.
Görüşürüz 👋
Amerika’da Üniversite
Adım Nilsu, 19 yaşındayım ve 6 güne üniversiteyi Amerika’da okumaya gidiyorum. Beni 2016 senesinden beri takip edenleriniz Kanada’da lise serimi okumuşsunuzdur. Türkiye’ye geldiğimden beri devamlı sizlerden güzel dönütler almaktayım. Ben de fırsat elime bir daha geçince bu blogu yeniden canlandırma kararını verdim; çünkü yurtdışında yükseköğretim başvuru süreci şu senelerde çoğunluğun ilgisini çeken bir süreç. Öncelikle yurtdışında üniversite okumaya gitmek, lisede değişim yılına katılmaktan çok farklı ve çok daha uzun prosedürler içeriyor. Ülkeden ülkeye kriterlerin aşırı farklılık göstermesi işinizi zorlaştırıyor ve bu karışıklık maalesef ortalıkta büyük bir bilgi kirliliğine sebebiyet veriyor. Sistemin kahrını çekmiş olarak ben de insanları yaşadığım şeyler ve yaşayacaklarım hakkında bilgilendirmek istiyorum.
(Bu projem bir danışmanlık hizmeti değildir, yazılarımın şahsi deneyimlerim etrafında döneceğini unutmayınız!)
Ben Amerika, Kanada ve Fransa olmak üzere üç ülkeye başvurdum. Ancak içeriğimi ABD merkezli yazacağım çünkü diğer 2 ülkeye göre ABD sistemi çok daha geniş ve işleri iyicene karıştıran bir sistem. Aynı zamanda ortaokuldan beri eğitim için gitmenin hayalini kurduğum ülke, belki şaşırtıcı olacak ama, hep Amerika olmuştu. Bu nedenle yazılarımın benimle bu hayali paylaşan herkese ışık tutmasını istiyorum.
Yurtdışında üniversite eğitimi denilince tabii ki ülkemizin acı bir gerçeğini gözardı edemiyoruz: ekonomimiz. Bu gerçek, önem sırasında anlatacağım bütün noktalardan önce geliyor; gelmek de zorunda. Yurtdışında eğitime yatırım yapmak, Türk lirasının günümüz değeri yüzünden astronomik fiyatlara çıkabildiği için neredeyse bütün sosyoekonomik tabakaları sarsan bir problem. Bu nedenle seçenekleriniz de ciddi şekilde sınırlanabiliyor.
Benim için de okul seçmemdeki birinci etmen burs olanakları oldu. Burs kaynakları birçok ülkede mevcut; ancak sembolik olmayan bir burs, en yüksek yardım genelde en zengin ülkeden çıkıyor (ABD). Ancak bu durum işinizi kolaylaştırmıyor, hatta daha zor hale getirdiğini düşünüyorum çünkü bu kadar yüksek burslar dünyanın her yerinden büyük talep görüyor. Öyle ki okullar, yabancıları Amerika vatandaşlarından ayrı bir bölümde elerken “yabancı ve burs isteyenler” diye yeniden ayrı değerlendirildiğiniz eleme havuzları oluşturuyor. Burs alma olasılıkları özellikle yüksek sıradaki okullarda yüzde tek basamaklara kadar iniyor. İnsanlar bu bursları alabilmek için senelerce çabalıyorlar ve CV’lerini güçlendirecek her işe yöneliyorlar.
Kendinizi başka bir ülkede okuyabilmek için bu kadar strese sokmak ne kadar doğru bilmiyorum. Büyük bir hayalle birlikte bir B planınız yoksa bu sürece girmenizi asla ama asla tavsiye etmiyorum. Ben iyi bir okuldan iyi bir burs alabildim ve bunu yapabilmiş olmam benden istedikleri sınav skorları, ortalamalar ve kompozisyonlar sonrasında tamamen şansa kalmıştı. Fakat olayın en azından %50’sini güvence altına almak için izlenecek belli başlı aşamalar var ve benim takip ettiğim yolu önümüzdeki yazılarımda anlatacağım.
Görüşmek üzere 😊
22 Ocak 2018
Okuyan herkese merhaba! Biliyorum son yazımdan bu yana uzun zaman geçti, bazılarınız sordu. Buradayım, yazıyorum, yazmaya devam ediyorum~
Dönüşten sonra herkes gibi okula ayak uydurmada zorlandım. Lise 3 olmamın katkısı ne kadardır bilmem, ancak bu dönem okul beni gerçekten çok zorladı. Karanlıkta okula gitmek korkunçtu. Derslerin ve özellikle sınavların fazlalığına alışmak zaman aldı. Bazı notlarım bir sene eksiklikten dolayı düştü ki söylendiği gibi bunun kaçınılamaz bir şey olduğunu gördüm. Gelecek hakkında birtakım hazırlıklar yapmaya başladım, hayallerimi sorguladım, hala sorgulamaktayım, çoğu öğrenci gibi boşluğa düştüm. Umarım yakında bir karara varırım.
Bu yazıda üzerinden uzun zaman geçtiği için değişim yılımı objektif bir bakış açısı ile değerlendirmek istiyorum. 50 güne bir yazdığım raporlar size fikir verdi, ama 6 ay sonra yazdığım raporun daha az duygu yüklü ve daha nesnel olabileceğini düşündüm. Geçen senemde neyi daha farklı yapabileceğime, neyi doğru yapmış olduğuma değineceğim.
Bir daha gitsem yine yaparım dediklerim:
Tek başına şehir turları düzenlemek
Size gelişimin ikinci günü, internetim bile yokken sadece metro haritası ile şehir merkezine gidişimi ve dönüşümü anlatmış mıydım? Host annem bana her yeni öğrencinin şehri keşfederken kaybolduğunu söylerek benim de yolumu bulamayacağımı ima etmişti. İlginç ama kaybolmadım, fakat bu riski almış olmak, bana müthiş bir anı yakalamış hissi vermişti, hayatımda tam anlamıyla “canlı” hissettiğim sayılı anlardan biriydi.
Bunaldığımda, arkadaşlarım dolu olduğunda gezilecek yerleri arar; günümü gezerek ve keşfederek geçirirdim. Müzeler, parklar, sokaklar, kafeler, restoranlar, limanlar…
Biletleri ve anı niteliğindeki şeyleri biriktirmek
Günlüğüm duruyor. Unutmuş olduğunuz detayları dönüp dönüp okursunuz diye güzel.
KEŞKE:
Okula verdiğim önemin bir kısımını daha çok insanlara verseydim
Bir arkadaşım bana değişim yılında aldığı notun diploma puanına geçtiğini söyledi. Fakat benim geçen sene notlarım sisteme girilmemiş bile. Yani döndükten sonra kim neye göre notları ilave ediyor orası karışık. Ben diploma puanıma dahil olacağı yönünde orada da notlarımı yüksek tutmaya çalıştım. Sınav kaygım yoktu ama dersler proje bazlı olunca saatlerimi projelere ve sunumlara vermiştim. Ancak bu kısmen benim pişmanlık duyduğum bir şey. Çünkü yakın arkadaşlarım da notlarını önemsiyor, boş vakitlerini proje ile doldurabiliyorlardı. O zaman şu aklıma geliyor: Başka insanlarla daha çok mu vakit geçirmeliydim? Farklı okullarda oldukları için görüşemediğim değişim öğrencisi arkadaşlarım vardı ve onlarla bir kez bile buluşma ayarlayamamış olmam içimde kaldı. Aslında okulda da takıldığım yeterince insan vardı. Bazılarıyla çok görüşemedim ve bunun farkına son zamanlarımda vardım. Son pişmanlık biraz fayda etti ve son haftalarım tam istediğim gibi geçti, ama bu konuda biraz “keşke” diyorum.
Aileyle sorun yaşadığımda çekinmeden ev değiştirseydim
Gitmeden evvel aile ile aramızda olabilecek farklılıklara anlayışla yaklaşmamız gerektiği artık o kadar kafamızın bir yerine sokulmuştu ki bana gerçekten haksızlık yapıldığında sesimi çıkarmaya korkar hale gelmiştim. Şansını kendi yaratan bir insanım, oluruna bıraktım mı gerçekleşebilecek tüm aksilikler beni bulur yoksa. Murphy yasalarının bedende yer bulmuş hali ben, bildiğiniz gibi aile konusunda yaşanabilecek en uç talihsizlikleri yaşadım. Kurallarda olmadığı halde bana tuvalet temizlettiren, çamaşır yıkamamı iki haftayla sınırlandıran, bensiz tatile çıkan o kadını keşke çekmeseydim. Sene sonuna kadar beraber kaldığım ailemi tahammül etmeseydim ve üçüncü bir eve geçseydim. Yılımın büyük kısmı da bana zehir olmasaydı.
Beni engelleyen his yeni mekanın beter olacağı korkusuydu. Belki de değişmeyerek güzel bir aile fırsatını kaçırdım. Keşke bu riski alsaydım.
16 yaşından büyük olsaydım
Bu deneyim benim için başlıca Kuzey Amerika’daki eğitimi görmem içindi ve bu amacıma ulaştım. Ancak bir sene öncelikle eğlenmek/kültürü yaşamak için gidiyorsanız lise kötü bir zaman. Amerika kıtasında katı kurallar var, yaş sınırı özellikle hiç esnemedikleri bir konu. Reşit olmadığımdan koordinatörüm okul gezilerinden tutun aşı vurulmama kadar her şeyime karışmak zorunda kalıyordu ve özgürlüğü tatmak istediğiniz bu senede belge ve izinlerle uğraşmak gerçekten hoş değil. Ben gittiğimde ve döndüğümde 16 yaşındaydım. Herkesin kafasında canlandırdığı çılgınlar gibi o yılı açıkça söylüyorum geçirmedim. Acaba Avrupa ülkelerinde olsaydım bu kadar gözetime tabi tutulacak mıydım? Sanmam. Dolayısıyla benden duymuş olun Kuzey Amerika sıkıntılı. Erasmus/AFS/ne tür program varsa “hayatınızın yılını” yaşamak için tercih ettiğiniz ülkeler Avrupa, veya daha uzak istiyorsanız Güney Amerika ülkeleri olsun. Benim ilk amacım bu olsaydı kesinlikle böyle bir tercih yapardım. Hala şansım var, ama zaman zaman keşke diyebiliyorum bu konuda.
Kardan adam yapsaydım
Yeterince açıklayıcı. Hayatımda hiç kardan adam yapmadım. Bu eksiğimi orada kapama teşebbüsünde de bulunmadım. Rezil.
—
İçimdekileri en iyi yazı yoluyla döktüğümü fark ettim, bu nedenle bir şekilde ya bu blogda ya da başka bir yerde yazılarımı paylaşmak istiyorum. Kendimle barışık olmayı hedeflediğim için daha çok zayıf yönlerimi ele alacak şekilde yazmayı planlıyorum. Gariptir ki pişmanlıklarımı paylaştıkça güçlendiğimi hissediyorum ve buna ihtiyacım var.
Ayırmış olduğunuz vakit için teşekkür ederim, görüşmek üzere ^o^
365. Gün! (Yıldönümü) 20 Ağustos 2017
Merhaba!
Ben döneli yaklaşık 2 ay oldu. Bugünün önemi ise gidişimin birinci yıldönümü olması; halbuki dün gibi hatırladığım başka gün yok. Arkadaşlarıma ve anneme uzun süreli hoşça kal diyerek pasaport kuyruğuna girmiştim. Neler hissettiğimi hayal edemiyorsunuz belki, ama polis kontrolünden geçerken tüm beklentilerimi, endişelerimi ve özlemimi arkada bırakmıştım. Sadece içimde hafif bir korku vardı. Ancak tek seyahat etmenin verdiği özgürlük bu korkuyu heyecana dönüştürüyordu. Sonunda Amerika kıtasına ayak basacaktım. Uçak koltuğuna oturunca ise fark etmiştim: 16 yaşındaki bir gencin hayatta en bağımsız olabileceği anı yaşamaktaydım.
Bir sene sonra ise yaşadığım tecrübeyle çevremde sorulan tüm soruları cevaplayabiliyorum; biri hariç.
“Nasıl geçti?”
Nasıl mı geçti? Ben hayatımın en zor ama en eğlenceli senesini nasıl bir cevaba indirebilirim? İyi desem yetmez, kötü desem yetmez. “Dolu dolu geçti” dedim; ama bu sefer de Ocak ayında eve kapatan kar fırtınalarına haksızlık etmiş oldum. Denildiği gibi exchange senesini “hayatta bir yıl olarak değil de yıl içinde yaşanan bir hayat olarak görmek” yerine en oturan cevap bence.
Döndükten sonra iki hafta ağzımdan düşmeyen laf “Kanada'da bu şöyle/şu böyle”… İstemeden ülkeyi Kanada ile karşılaştırıyordum. Yaşadığım jetlagden daha kötüsü varsa o da ters kültür şoku oldu. Gittiğimde oradaki ortama kolayca ayak uydurmuş olmama rağmen dönüşümde şok geçirdim. Bu şok bende ait olmama hissi ile kendini gösterdi. İstanbul'un derinliklerinde bir turist gibiydim. Sokaklar, kalabalık, toplu taşıma sanki hiç bu şehirde yaşamamış gibi bana tamamen yabancı geliyordu. Neyse ki arkadaşlarımın yardımıyla bu şoku atlattım. Fakat okullar açılınca yeniden yüzeye çıkabilir mi bilmiyorum. Duruma göre belki buna özel bir yazı gelebilir ☺️
Kısa bir yazı oldu ancak bugüne özel bir ekleme yapmak istedim. Okuduğunuz için teşekkür ederim 😊
300. Gün (Son), 16 Haziran 2017
Herkese merhaba! Bu yazı Kanada'daki son yazım olabilir ancak dönüş sonrası bloga küçük eklemeler yapmayı planlıyorum; o yüzden her şey bitmiş değil. Ellinci gün böyle bir blogu başlatırken devam edeceğimden emin bile değildim. Asıl amacım çektiğim zorlukları paylaşmak olduğundan ilerleyen zamanlar için yaşayacağım problemlerin zamanla azalacağını ve yazacak şeyimin kalmayacağını düşünmüştüm. Ancak kimse problemlerinin tamamen kökünü kurutamıyor, üstelik benim gibi şansı çok olmamış bir exchange öğrencisiyseniz sayfalarca günlüğünüze yazabiliyorsunuz. Başından beri birçoğunuzdan güzel mesajlar aldım. Bu blogu canlı tutan bir de siz okurlar olduğunuz için çok teşekkür ederim. Şu an dönem sonu hepsi ağır vakit alan 3-4 projeyi bitirmiş durumdayım ve haftaya sınavlarıma gireceğim. Sonrasında bir okul senesi bitmiş olacak. Son günlerimi olabildiğince dolu geçirmek istiyorum. Görülecek her yeri görmek ve dönüşüme hazırlık yapmam gerekiyor. Hemen kısa bir bilgi vereyim öyleyse: Sene sonunda sahip olduğunuz eşya miktarı sene başındakinden her zaman daha fazla olacaktır. Bunun için bazı eşyalarınızı kuryeyle göndermeyi düşünebilirsiniz yani en azından ben öyle yaptım. 300. güne başlayayım öyleyse. ••• Nasıl mı hissediyorum? Böyle başlamıştım 50. yazıma. Cevabını da şimdi vereyim: çok karışık duygular içindeyim. 17 gün içinde dönmeme rağmen dönüş psikolojisine giremedim. Arkada bıraktığım her şeyi özlüyorum ancak dönüyor olacağım bir türlü gerçekmiş gibi gelmiyor. Sanki buranın yerlisi gibiyim ve bir rüyadayım; fakat rüya olan kısmın Kanada'da yaşadığım mı yoksa Türkiye'de arkada bıraktığım mı olduğunu çözemiyorum. Önceden ne kadar buradaki yaşam tarzıyla zorluk çektiysem bile şimdi hiç sözünü etmediğim endişeler kafamda canlanmaya başladı. Artık ait olduğum hiçbir yer yokmuş gibi hissediyorum. Aylardır burada uyguladığım günlük rutini Türkiye'de bulamayınca, insanların tavırlarının farklı olacağını görünce yeniden uyum sağlayabilecek miyim? Kulağa komik geliyor ama 10 aydır beyaz peynir yemedim ben. Nasıl hayatta kaldığımı bilmiyorum. Toronto'nun tamamını tek başıma pek çok kez gezdim. Kanada benim gözümde hep bu kadar güvenli bir ülke oldu. Döndüğümde kafama estiği gibi gezemeyeceğimi biliyorum. Öyle ki tek korku dolu anım evin önündeki ormanlık alanda yürürken bir geyiğin koşu yoluna çıkıp üzerime yürümesi olmuştu. (Artık ormanlar beni tedirgin ediyor...) Acaba neden dönerken kafamda daha çok soru işareti var? ••• Exchange yılını hayatının en güzel yılı olarak tanımlayan çok insan görebilirsiniz. Deneyimler kişiden kişiye göre değiştiğinden dolayı ben öyle bulmuyorum bu senemi. Gelmeden önce yaşayıp görmek istediğim hakkında pek beklentim yoktu; bu yüzden bu sene benim için ne güzel geçti, ne de kötü. Kanada bence güzel veya kötü olmaksızın farklıydı. Yeni tecrübeler edindiğim hayatıma yeni bir sayfa oldu: bazı yemekleri yapmayı öğrendim. Okul dahil her yere kendim yetişmeye çalıştığımdan zaman yönetimi kazandım. Önceden hiç ATMden para çekmemiş olaraktan burada banka hesapları hakkında bilgi sahibi oldum, her ay telefon hattımı yenilemekle uğraştım. Arkadaşlarımla buluşamadığım günler oldu, ben de evde oturmak yerine ilk kez kendi başıma gezdim. Dolayısıyla toplu taşıma ve yön bulma kavramlarım gelişti. Kısacası kendi kendime yetinmeyi öğrendim. Hatta evimi değiştirdiğim Kasım sonu yani buradaki en kötü zamanlarımda okuldan bir arkadaşım internetten bir yabancı dil öğrenme sitesini önermişti. Sonucunda beni ilk kez bu yaz ziyarete gelecek erkek arkadaşımla tanışmam gibi kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir olayı beraberinde getirdi. Yaklaşık 7 aydır üç farklı zaman dilimi arasında (Kanada, Türkiye, ve Fransa) gidip geldim ve bu iletişimimi çok daha zorladı, ancak bunun herkesin başına gelmeyecek ekstrem bir durum olduğunun farkındayım. Kendisi onu tanıdığım 7 ay boyunca bu süreçten geçmeme çok destek oldu ve ona ne kadar teşekkür etsem az. Ailem ve benim için aşırı zor bir sene idi. Hem fiziksel hem zihinsel olarak sarsıldım. Gelirken beklentim yoktu belki ancak olayların gidişatı hakkında gerçekleşeceği aklımdan geçmeyen şeyleri yaşadım. En azından sınırlarımın farkına varmamı sağladı. Ne kadar güçlendiğimi biliyorum ve bundan sonra hayatta bu kadar zorlanacağımı şimdilik hiç sanmıyorum. ••• Çoğu değişim öğrencisinin dediği gibi bu senenin bitmesi beni hayatımın en güzel yılı olduğundan değil, bir daha benzerini bulamayacağımdan dolayı biraz üzüyor. Hiçbir şekilde yaşanan şanssızlıklardan pişmanlık duymuyorum çünkü her şeye rağmen burada kalarak bunu başardım diyebiliyorum. İyi ki de böyle bir fırsatım olmuş oldu, buradaki günlerimi ve arkadaşlarımı özleyeceğim gibi liseli olmayı özleyeceğim. Bu eşsiz deneyimin gerçekleşmesini sağlamış ve bu sürede bana destek olmuş herkese çok teşekkür ediyorum. Sonraki yazı: ??? Türkiye'ye varış: 4 Temmuz 2017
Kanada'da Lise (275. Gün Özel), 22 Mayıs 2017
Merhabaaaa, biliyorum henüz son yazıma vakit var, ancak sizinle burada yaşadığım birkaç deneyimi daha paylaşmak istedim, çünkü bana okulla alakalı sorularla gelenler oldu ve ben de hepinize tekrarlamak yerine topludan açıklık getirmek daha uygun olur diye düşündüm: Kanada'da devlet okulunda okumak nasıl bir olay, neler oluyor yaşadıklarımdan yola çıkarak anlatıyorum.
Öncelikle kafanızda filmlerdeki Amerikan okullarını canlandırın. Yemekhanesinden koridorlarına, dolaplarına, spor salonlarından sınıflarına kadar her detayıyla. Fakat içindeki çoğu dedikoduyu, entrikayı, sevgili olaylarını, ne mevzu ne drama gördüyseniz silip atın. Kanada'da lise benim gözümden böyle bir yer.
Geldiğim ilk hafta kimseyi tanımıyor olduğumdan derslerimdeki insanları gözlemler olmuştum. Canayakın bulduğum birilerinin yanına gidip tanışacaktım çünkü başkalarının yanıma gelmesini bekleyen biri değildim. Ancak İspanyolca dersime girince insanların önceden tanışmış olduklarını fark ettim ve grup halinde oldukları için yanlarına gitmek bu sefer gözümü korkutmuştu. Ben ne yapacağımı düşünürken iki kız yanıma oturdu ve benle tanışmak istediklerini söylediler. Şaşırmıştım, beklemediğim bir hareketti; fakat konuşmaya başladık ve arkadaş olduk. Okulumdaki insanlar genelde iyi yürekli ve yardımseverler; kapıyı arkalarından tutarlar, saati söylerler, vb. Ad takma yok, dışlanma yok, gösterişçilik ve rekabet yok. Dönünce özleyeceğim bir ortam kesinlikle.
•
Okul sanıldığının aksine burada da yorucu olmaya devam ediyor. Günde 1-1 buçuk saat süren 4 dersimiz var. Kanadalıların acayip bir ders programı var. Örneğin okul tam 09:02 de başlıyor ve 15:14'te bitiyor. Evet ilginç. Eğer bir dakika bile geç kalırsanız geç sayılıyorsunuz ve belirli günlerde sizi detention'a alabiliyorlar (okul sonrası yarım saat kütüphanede kalma cezası). İyi olarak her çarşamba okul 1 buçuk saat kadar geç başlayıp aynı saatte bitiyor. Daha geç uyanabildiğimiz için çarşambaları seviyoruz.
•
Sınavlar yalnız dönem sonu olmasına rağmen (finaller gibi) ders notumuzun %20'sini etkiliyor. Notlarımızın geri kalanı ise sınıfta dönem boyu yaptığımız proje ve testlerden geliyor. Dolayısıyla bir kere sınav oluyor olsak bile sınıfta ne yapıyorsak notumuza giriyor ki bu beni sınavlara çalışmaktan daha zorladı. Türkiye'de en azından 2-3 kere sınavlara hazırlanıp sonrasında bir süre kendimizi salabiliyorken burada notunuzu devamlı yüksek tutmak için düzenli çalışıyor olmanız lazım. Haftada bir veya iki hafta aralıklarla aldığımız 4 dersten proje veya test veriliyor. Bu da okul hayatını ülkemizde olduğu gibi burada da yorucu kılıyor.
Üstelik buradaki liselerde bizdeki gibi kanaat notu da yok. Hocalar asla esnemiyor ve notum neyse onu alıyorum. Eğer bir iki puanla dersten kalıyorsanız üzüntüyle belirtiyorum ki hoca geçmeniz için hiçbir çaba sarf etmiyor. Diğer dönem veya yaz okulunda aynı dersi bir daha almanız gerekiyor. Gerçekten sinir bozucu değil mi?
•
Günde iki kere duyurular okula hoparlörlerden anons ediliyor. Kulüp buluşmaları veya gelecek etkinlikleri söylüyorlar. Sıklıkla etkinlik düzenleniyor. Benim en beğendiğim uygulama ise ayda bir kere okulun eski veya giyilmemiş giysileri bedavaya dağıtıyor olması. Bazen gerçekten güzel şeyler çıkabiliyor.
•
Üniversiteye giriş için bazı dersleri belirli sayıda almış olmanız gerekiyor (kredili sistem). Ayrıca lise hayatınızda içinde bulunmanız gereken 40 saat gönüllülük işleri var. Ontario eyaletinde 10. sınıfta girmeniz şart olan bir İngilizce sınavına giriyorsunuz (buradan mezun olmayacağım için girmedim, diğer eyaletlerde bu uygulama olmayabilir). Böylece liseden mezun olabiliyorsunuz, ygs ve lys gibi ayrıyeten sınavları yok.
•
Okulum haziran sonuna kadar devam ediyor ;-; Bir de sınavları bilerek son haftaya koyuyorlar ki kimse devamsızlık yapmasın. Hocalar dönem başından günü gününe ders programı çıkarıyorlar, yani sene sonunda Hint filmleri izlemek de yok. 😂 Dediğim gibi her şey çok sistematik işliyor burada ve hiçbir şekilde gevşemiyorlar. Bu konuda biraz Türkiye'yi özlüyorum doğrusu!
•
Anlatacaklarım bu kadardı-umarım kafanızdaki sorular cevaplanmıştır-kısa bir süre sonra görüşmek üzere! 300. Gün: 16 Haziran 2017
250. Gün, 27 Nisan 2017
Herkese merhaba! 8 aydır yaşadığım ülkede bugün 250. günüm ve günler geçtikçe hızlanıyor. 2 ay sonra daha fazla burada lise öğrencisi olmayacağımdan günlerimi eğlenerek geçirmeye çalışıyorum. Ancak onca zaman geçmiş olmasına rağmen hala olumsuzluklar yaşamaya devam ediyorum. İyi yönünden bakacak olursak hep yazacak bir şeylerimin olmasını da açıklıyordur. Evet, bu son 50 günümdeki başlıca sorun her zamanki gibi yine ailemdi. Hafta sonu çamaşır yıkamamı “3 öğrenci daha gelecek, bu makineyi her hafta 2 kere döndürsen senle beraber toplam 8 defa döner buna izin veremem” diyen ve azaltmamı söyleyen, ilk defa öğrenci tuvaletinin temizliğinin öğrenciye ait olduğunu kendisinden duyduğum sorunlu anneyle evdeki dertlerimizin patlak vermesine ramak kalmıştı. Neyse ki evin babası çalıştığı Yeni Zelanda'dan eve döndü ve anında evdeki (olmayan) düzen değişti. Ne tuhaf ki anneden daha düzenli ve temiz bir insan. Evdeki bozuk eşyaları tamir etti. Şimdi anne üstünden yük kalktı diye rahatladı sayılır. Kadın hala bana patlayacak yer arıyor ama baba dikkatini dağıttığından benim açımdan iyi oldu. Yani hayret ediyorum. Adam gerçekten anlayışlı biri ve kendisiyle iyi anlaşıyorum. Karısıyla nasıl bu kadar zıt kişiliklere sahip olduklarına bir türlü anlam verebilmiş değilim. Geçen hafta anne bana hafta sonu kamp gezisine gideceklerini söylemişti. Yalnız kalamayacağımdan ben de onlarla gelecektim. Ancak beni, iki yetişkin ve üç çocuğu taşıyacak büyük arabalarının tamire gitmesi gerekti ve hafta sonuna kadar yetişmeyeceğini söyledi. Bu durumda kimse kampa gitmez diye düşünürsünüz. … Onlar kampa gitti ve beni evde bıraktılar. Annenin kardeşi hafta sonu için eve geldi. Eh böyle bir aile işte. Saçmalıklarına alıştığımdan bir şey demeye uğraşmadım bile. Çok zamanım kalmadığı için yalnızca sabrediyorum. Çoğu zaman aile konusunda bu kadar şanssız olmasaymışım diyorum çünkü exchange deneyimimi ortadan vuran gerçekten kötü bir deneyim. Bu senem beni daha genç, daha aktif hissettirir diye gittiğim halde üzerime yüklenen sorumluluk ve stresten 10 yaş yaşlanmış gibi hissettiğim zamanlar çok oldu. Yaşadıklarımın bir exchange öğrencisine göre uç örnekler olduğunun farkındayım ve bunu yalnızca kendi şanssızlığıma veriyorum. Amacım yurtdışında okuma hevesi olanlara “başınıza bunlar gelecek” demek değil, yalnızca benim gibi ihtimallerin de yaşanabiliyor olması ve böyle bir karar vermeden önce çok iyi düşünmeniz gerektiğini belirtmek. • Burada birkaç arkadaş grubum var. Bir grupla her öğlen yemek yiyoruz, arada bir sinemaya gidiyoruz veya birinin doğum günü olduğunda kutluyoruz. Ancak grubun, özellikle gruptaki en yakın ve kendisi de exchange olan arkadaşımın benden biraz uzaklaştığını fark etmiştim. Gruptaki başka bir kızla daha çok vakit geçirmeye başlamış ve bu kızın arkadaşımı sanki benden uzaklaştırmaya çalıştığı hissini almıştım. Elbette ki arkadaşım kiminle vakit geçireceğini kendi belirler; ancak burada tanıdığım ilk insanlardan biri olarak her hafta sonunu birlikte geçirdiğim insanın şimdi başkasıyla bu şekilde yakın olması… Ne yalan söyleyeyim üzdü beni. Hepinize tanıdık gelecektir bu arkadaş draması. (Hayatımın her döneminde yaşamış olduğum bir şey oldu ve bu dönemde de eksik kalmadı.) Bunu üstü kapalı bir şekilde belirttim geçenlerde arkadaşıma. Aylardır buluşmamış olduğumuzu söyledim ve o da grupça bir şeyler yapmamızı istediğini söyledi. Sonrasında yüz ifademi dikkate almış olacak ki “Ya da istersen ikimiz de buluşabiliriz. Pazar günleri normalde boşum, mesajlaşırız” diyerek ağzımdan baklayı almış oldu ve bana da bir “oh” dedirtti. Bu yazımda aile, kültür gibi klasik exchange problemleri dışında kişisel bir problemimi paylaşmış oldum. Gördüğünüz üzere insan ilişkileri her yerde olduğu gibi burada da devam ediyor. Bu senenizde binbir türlü insanla karşılacaksınız. Bazılarıyla ilk günlerinizde yakınken ilerleyen aylarda konuşmayabiliyorsunuz. Bu yüzden herkese çabuk güvenip sırlarınızı paylaşmanız bir hata olacaktır, söyleyeyim. • Buraya da ilkbahar geldi ve mükemmel geçmiş Kanada sonbaharını aratmadı. Yeşillenen ağaçlar ve rengarenk çiçekler, Türkiye'de hiç görmemiş olduğum kuş türleri, sincaplar, tavşanlar ve arka bahçemize gelen geyikler ile -hem de şehirde yaşıyorum işe bakın- Disney filminde hissettiğim bir yer. Anlatamayacağım güzellikte bir doğa var. Özellikle hiç bitmeyecek sandığım kış aylarında eve kapanmaktan sonra havalar ısındı diye mutluyum. Bu doğayı yaşamış olduğum için kendimi şanslı görüyorum. • Öyle ya da böyle bu programa katılma sebeplerimden biri de lise hayatıma bir ara vermek istememdi. Okul ve içindeki insanlar beni o kadar yormuştu ki bir kaçış yolu arıyordum. Bu isteğim o kadar büyüktü ki bir seneyi göze alarak bu programa katılmıştım. Bu nedenle hiçbir kararımdan pişmanlık duymuyorum. Döneceğim günü kafamda canlandırdım. Gözlerim doldu. O kadar uzun süredir buradayım ki tüm olumsuzluklara rağmen bu yere elveda demek eski bir arkadaşa uzun bir süreliğine elveda demek gibi gelecek. Şu an bile Türkiye'de her gün kullandığım yol gibi pek önemsemediğim detayları bile deli gibi özlüyorum. Eminim ki Kanada'yı da aynı şekilde özleyeceğim. Son yazıma 50 gün kaldı. Acaba neler olup bitecek? Ben de sizin gibi bekliyorum. Görüşmek üzere! Hepinizi özledim 🤗 Instagram: @nilsuduran 300. Gün: 16 Haziran 2017
200. Gün 💯💯 8 Mart 2017
Selam! Kanada'da 200. günüm yazıma hoş geldiniz. 200 gün önce hayatımın en unutulmaz deneyimlerini yaşayacağım ülkenin topraklarına ayak bastım. Maceramın üçte ikisini tamamlamışken o günden bugüne ne kadar değişmiş, olgunlaşmış olduğumun farkına varıyorum. Bu yazımda da anlatacak şeylerimin birikmiş olduğundan memnunum. Bu arada herkesin 8 Mart Dünya Kadınlar günü kutlu olsun!
•
İkinci dönem başladı yani yeni 4 derse geçiş yaptım. -ilk ve ikinci dönem farklı 4 ders bir senede toplam 8 ders aldığınızı hatırlatıyım- Başta hiç kolay gelmedi, arkadaşlarımın bazılarını okulda daha az görür veya hiç neredeyse görmez oldum. Okul sonrası daha çok tükenmiş oluyorum. Okulun ilk günleri bile dersler bu kadar yoğun değildi sanki. Acaba yılın ortasında soğuk havada yeni döneme geçiş daha mı zor geldi herkese? Derslerden sıklıkla proje, grup çalışmaları ve test veriyorlar. Belki de bundan yoruluyorumdur, bilmem ki.
Havalar çıldırmış durumda. Bir gün 14 dereceden güneşli havadan diğer gün -7 kar yağmuruna kadar düşebiliyor. Bir gün yelek giymem yetiyorken diğer gün kutup koşullarına göre tasarlanmış koca ve ağır bir montla gidiyorum. Mart tatilimiz var bir haftalığına ve annem gelecek, bana hangi kıyafetleri getirmesi gerektiğini soruyor ama bu durumda cevap da veremiyorum ki, Kanadalılar bile öbür gün havanın nasıl olacağını tahmin edemiyor.
•
Neredeyse 7 ay geçti.
Artık dönme isteğim artmaya başladı. Özlemimi içimde tutmakta zorluk çekiyorum ve genelde bir şekilde insanlara belirtiyorum. Anlayışla karşılıyorlar, değişim öğrencisi olmamın büyük bir cesaret örneği olduğunu söylüyorlar, ne zaman gelecek seneden konu açılsa onlara Türkiye'ye geri döneceğimi söylüyorum ve hepsinin yüzünden düşen bin parça. “Yaa kalamaz mısın?” “Neden kalmak istemiyorsun?” “Bir daha lisede hiç gelmeyecek misin?” gibisinden hocalardan bile sorular alıyorum her gün. Bense buraya bir senelik deneyim yaşamak için geldiğimi söylüyorum. Exchange hayatı kolay bir şey değil; okuldakiler gibi ailemle kalmıyorum. Dürüst olmak gerekirse bu hayat şeklinden de sıkılmaya başladım. Bir başkasında kalmak evdeki özgürlüğümü doğal olarak kısıtlıyor. Bu ay yine ev ile ilgili hafif bir problem yaşadım ama çözüme ulaştırabildim.
Bir hafta sonu sabahı kahvaltımı yaparken anne masaya oturdu ve benim tavırlarımda normal olmayan şeyler sezdiğini söyledi. Ne olduğunu sorunca benim şimdiye kadar evinde ağırladığı öğrencilerinden çok farklı olduğumu (iyi bir anlamda söylemedi) ve benim gibisini hiç görmediğinden şikayetçiydi. Bir an o dedikleri gerçekten zoruma gitmişti ve ben de “Yani ben anormalim, öyle mi?” diye sordum. Ben pat diye bunu söyleyince kem küm oldu, Öyle demek istemedim- peki, evet biraz öylesin" dedi. Sonrasında ise kendimi aileden uzaklaştırmaya çalıştığımı gözlemlediğimi söyledi. Yemek masasında bile yüzüne bakmadan telefonumla ilgilendiğimi ve etrafımdakileri soyutladığımı savundu. Halbuki her akşam üç kızı da ben bu eve geldiğimden beri yemek masasında tabletlerinden dizi izlemekle meşguldu! Koca evi tek annenin idare ediyor olması ise (Babaları Avusturalya'da çalışıyor) onlarla sosyalleşmeme fırsat bile vermiyordu. Önceki evde bulunan aile ortamı bu evde yoktu bile: İşi başından aşkın bir anne ve üç küçük çocuk… Konuşacak konu bulamıyordum. Fakat bir şey demedim, her ev birbirinden farklı ve ben de bu düzene ayak uydurmak zorundayım. Ben de yemek masasında yapacak bir şeyim olmadığından telefondan arkadaşlarımla, ailemle, erkek arkadaşımla konuşuyordum.
Bu olayın yaşandığı hafta önceki evde yaşadığım o boğaz düğümleyen his geri dönmüştü. Yalnızlık, çaresizlik, suçluluk, ait olmama hisleri birleşmişti. Ev değiştirmeyi istemiyordum, hem geçerli bir nedenim pek yoktu (önceki gibi beni evinden atmakla tehdit etmemişti) hem de o zorlu ve pis sürece bir daha adım atmak istemiyordum. Koordinatörümle bir kere daha görüşme ayarladım. Yaşanmış olan olayı anlattım ve ondan sadece öneri almak istediğimi söyledim. Kimseye tavır almadığımı biliyordu ve olanları yalnızca kişiliklerimiz arasındaki farklılıklara dayadı. Bana elimden gelebildiğince kriz çözümü için yapmam gerekenleri söyledi. Bu ay zaten anneyle kendisi telefonda konuşacağını söyledi.
•
Sonuçta ne mi oldu? Kendimi daha çok iletişim kurmaya zorluyorum, özellikle bu lafları duyduktan sonra hiç kolay değil ancak buradaki insanlar ailem değiller; dolayısıyla beni ailem gibi anlamıyorlar. Host annem kötü bir insan değil, yalnızca benden farklı görüşlere sahip ve bu farklılığımızı ona tavır almış olduğum şeklinde yorumluyordu. Üstelik bu olaydan sonra annenin de bir şeyler değiştirmeye çalıştığını görüyorum (Ben dedikten sonra çocuklara yemek masasında tabletten film izlemelerine izin vermiyor). İki taraf olarak da uzlaşmaya açık olmamız işleri iyiye götürüyor.
Başkasının evinde yaşamak zor, kendinizi ailelerinin bir parçası yapmaya çalışmak çok daha zor. Buraya gelirken kafamdaki aile tablosu böyle değildi. Napalım, her şey hayal ettiğimiz gibi gitmiyor. İnişli çıkışlı bir süreçten geçiyorum. Bu yazdıklarım birçok değişim senesinde olan öğrencinin anlayabilecekleri şeyler. Bir şekilde bu seneyi bitireceksiniz ve bir daha bu deneyimin aynısını yaşayamayacaksınız. Kalan zamanınızı doyasıya çıkarın. Problemlerin sizde olan etkisini olabildiğince az tutmaya çalışın. Eminim ki birkaç aya Kanada'yı özlüyor olacağım. Bakalım 🤗
instagram: @nilsuduran snapchat: niladerp
250. Gün: 27 Nisan 2017
150. Gün, 17 Ocak 2017
Bir kere daha hepinize merhaba! Öncelikle 100. Gün yazımdan sonra bloguma artan ilginiz için teşekkür ederim, sorularınızı yine yazımda cevaplamaya çalışacağım. Dönüp bakınca her zamankinden çok daha fazla anlatacak şeyin biriktiğini fark ettim ama bu normal, çünkü bugün benim için bir dönüm noktası aslında.
…
Çünkü 150. günümde Kanada'da geçireceğim zamanın ilk yarısı bitti! (Demek oluyor ki paylaşacağım 6 yazıdan 3'ü tamamlanmış oldu). Bu 50 günüm ise yine yeni deneyimlerle dolu geçti, birçok ilklerimi yaşadım. Şu an ise okul projeleri ve finallerle uğraşmaktayım. Eh, siz okumayı sevdikçe benim daha çok anlatasım geliyor, o zaman başlayayım.
Biliyorsunuz önceki yazının konusu aile değiştirmemdi. Evet, birkaç gün sonra yeni aileme geçtim ve gerçekten iyi ki de yapmışım diyorum. Yeni evimde hiç olmadığım kadar mutluyum. Aileyle aramız gayet iyi, bana hiçbir şekilde karışmıyorlar çünkü buradaki host annenin dediği gibi “sorumluluklarımın farkında olduğum” yaşta olduğumu biliyorlar. Evde dolaşırken ‘bu sefer ne azar işiteceğim acaba’ korkum yok, rahatım. Yani ufak sorunlar haricinde aileyle aranız kötüyse mutlaka koordinatörünüze danışın. Çünkü sizin için en iyisini yapmaya çalışıyorlar.
Kanada'daki zamanımda 3 farklı evde kalmış oldum ve size şunu diyebilirim, aileler arasında dağlar kadar fark olabiliyor. Kanadalı aile yapısı diye bir kavram çıkaramam çünkü evlerinde kaldığım 3 aile de buraya sonradan gelmiş farklı milletlerden insanlardı. Hepsi de kendi kültürlerini ev hayatlarına yansıtıyorlardı. Yani buraya gelmek ile bir bakıma dünyayı gezmiş oldum denilebilir. ☺️
•
Şimdi size şimdi bu 50 gün içinde yaşamış olduğum bir olayı anlatacağım.
Evde yalnız olduğum bir vakitti. Kahvaltı yaparken kalbimde çarpıntı hissetmeye başladım ve bayılacakmışım gibi nefes alışlarım hızlandı. Bunun üzerine masadan kalkıp salondaki koltuğa uzandım, ancak o his bir türlü geçmedi. Alt kattaki odama inip yatağa uzanmayı denedim ama o his nasıl bir his, her saniye daha da kötüye gidiyordu. Panik oldum; midem bulanıyor, başım dönüyor, kalbim hızla atıyor, nefesim daralıyordu.
O anlık yapabileceğim tek şey 911'i arayıp eve ambulans çağırmaktı. Hayatında Türkiye'de 112'yi aramamış ben bunu Kanada'da yapıyordum. 911'in onların genel acil çağrı hattı olduğunu unutmuştum ki bana “polis, itfaiye, ambulans?” diye sorulduğunda bir süre cevap veremedim. Derdimi açıkladım ve hattaki kadın kapamadan evvel ilkyardım ekibi için ön kapıyı açık bırakmamı söyledi. Kalan son gücümle merdivenleri çıkarak kapıya yöneldim ve uzandığım koltuğa kendimi attım. Ambulanstan önce aile eve geldi, tabii kapıyı neden açık bıraktığımı merak ediyorlar, 911'i aradığımı söyledim. Anne beni acile götürmeyi teklif etti ancak ambulans her an gelebilir diye yerimden kalkmadım.
Ambulans 20 dakika gibi bir sürede geldi ve içinden iki ilkyardım görevlisi uzandığım salona yöneldi. Bana bilinç kontrolü beraberinde ne hissettiğime dair çeşitli sorular sordular, ama sanki sohbet eden arkadaşlar gibiydik, hatta bir tanesi “Vay be, 16 yaşında ailenden uzak dünyanın öbür ucunda yaşamak… ben o yaşta kesinlikle böyle bir şey yapabilecek cesarete sahip değildim” demişti. İkisi de çok güleryüzlü insanlardı, ciddi bir durumda bile sakin kalabilmeleri ve benim rahat hissetmem için uğraşmaları beni gerçekten çok şaşırtmıştı.
Nabzımdan tutun kanımdaki oksijen oranına kadar tamamen iyi görünüyordum. Beni hastaneye götürebileceklerini önerdiler ancak görünürde hiçbir sorun olmadığını söylediler, ben de gerek olmadığına karar verdim. Soğuk algınlığının hat safhada olduğu zamanlar deyip herhangi birinden kapmış olabileceğimi söylediler. Aynı gece halsiz düşüp uyuyakalmış olmam da bunu göstermişti.
•
Peki bu 50 günde beni zor durumda bırakan asıl büyük sorun ne mi oldu? SOĞUK!
…
Hava. Çok. Soğudu. Kanada'nın kışında hayatta kalabilmeniz için kat kat giyinmeniz ve girdiğiniz kapalı mekanlarda üstünüzden atmanız gerekli. Buradaki soğuk insanın canını acıtan soğuktan. Hava -5 derecenin üstüne çıktı mı havalar ısındı diye seviniyorum yani. Vücudumda tek saramadığım yerim gözlerim kalıyor ve ona rağmen soğuk gözlerimi yaşartıyor. Neyse ki soğuğa maruz kaldığım tek zamanlar evden otobüs durağına kadarki her gün toplam geçirdiğim 20 dakika.
Ancak bir gün okul çıkışında kar fırtınasına yakalandım. Önümü göremeyecek kadar yoğun bir fırtına var ve on on beş öğrenci civarında durakta otobüs bekliyoruz, ancak görünürde otobüs yok. Trafik aniden bastıran kardan dolayı çok ağır ilerliyor. Hayır telefonumdaki uygulamadan otobüs saatlerine bakacağım elimi cebimden çıkaramıyorum, eldivenin içinden bile buz kesiyor elim. Herkes soğuktan çıldırmış durumda. Yanımdaki incecik giyinmiş arkadaş grubu “Daha fazla dışarda kalamam ben ayaklarımı hissetmiyorum” diye çığlıklar içinde durağın arkasındaki apartmanın girişinde bekleyelim deyip o tarafa gidiyorlar. Bizimle beraber durakta bekleyen hocalardan biri telefondan bakıp otobüsün üç dakika içinde geleceğini söylüyor. Apartman girişine yürüyorum ki uzaktan otobüsün geldiğini görüyorum. Tam “iyi ki de beklemişim” diyorum, gelen otobüs AĞZINA KADAR DOLU ve kimse otobüse BİNEMİYOR. Kafayı yemek üzereyim. Hoca bir sonraki otobüsün durağın bulunduğu yola giriş yaptığını söylüyor. Diğer otobüs durağa yanaştığında ise hepimiz otobüse saldırıyoruz. Yine otobüse binemeyenler oluyor ama ben aradan içeri sıvışabiliyorum. İnsanların arasında güçlükle nefes alarak metro durağına kadar böyle gidiyorum. Sonuçta bu kadar acı çektiğim bir gün olmamıştı ve metro durağına geldiğimde yaşadığım stresten ve soğuktan dolayı ağlıyordum. Aynı gün içinde bu olayı bir daha hiçbir şekilde yaşamamak için kendime kocaman bir kaban aldım.
Soğuk. Çoooook soğuk. Nefret ediyorum kıştan.
•
Noel tatili için annem bir haftalığına ziyarete geldi ve 4 ay sonra ilk kez kendisini görmüş oldum. Onu yaşadığım bölgede gezdirdim, her gün okula giderken kullandığım yolu, okulumu, kaldığım evi gösterdim. Yeni yıla annemle ikimiz de ülkemizden uzakta girmiş olduk.
Geri sayıma başladım. Bugünden itibaren Türkiye'ye dönüşüme tam 5 ay 15 gün kaldı. Burada kaldığım 5 ay boyunca eşsiz tecrübeler edindim, bakalım kalan 5 ayda neler olacak?
50 güne görüşmek üzere!
Instagram: @nilsuduran Snapchat: niladerp
UPDATE: Şu an okula gitmeye hazırlanıyordum ancak evden dışarı adımımı attığım anda kayıp düştüm. Her yer buz, evden çıkamıyorum ve bugün matematik testim vardı. Welcome to Canada. 200. gün: 8 Mart 2017
100. Gün 💯 28 Kasım 2016
Yeniden blogumu takip eden herkese merhaba! Bu yazıyı paylaşmak için çok ama çok sabırsızlanıyordum ancak beklemiş olmam olayların gelişimi açısından mükemmel oldu. Başlamadan önce 50. Gün yazıma gelen güzel yorumlarınız için çok teşekkür ediyorum, hepiniz beni daha çok yazmaya motive ettiniz. Bu yazımı çoğunlukla 50. günümden itibaren yaşadığım çok şiddetli bir probleme adayacağım, fakat iyi tarafından bakarsak yaptığım üniversite gezilerini ve görüşmelerini de ekleyeceğim. Çok şey değişti mi? Hem de çok.
Mesela, hava değişti. Ekim ayı bitmeden sıfırın altı dereceyi görmüş oldum. Nasıl olduysa ekim bir bütün olarak burada kasım ayından daha soğuk geçti. Soğuk hava anlayışım komple değişti. O kadar çok üşüdüm ki anlatamam. Dışarıda ellerimi termal eldivenlerden almış olmama rağmen hissedemediğim zamanlar oldu.
Bu sorun ise kaldığım aileyi değiştirmeye kadar gitti.
Bazılarınızdan ailemle ilişkimin nasıl olduğu hakkında sorular aldım. Önceki yazımdan alıntı yapacak olursam problemlerimin üstesinden geldiğimi, ve alışmak zorunda olduğunuzu söylemiştim. … Ne yazık ki üşümek gibi doğal bir duyunuzu görmezden gelmeye alışamıyorsunuz.
Kanada soğuk ülke ve buraya üşüyeceğimi bilerek geldim, ancak bu evin sıcaklığı anormal derecede buradaki okuldan tutun avmye, metro duraklarına; heeer yerden daha düşük.
Dışarıda çıktığımda daha az üşüdüğüm vakit oldu diyorum!
Tabii ki üşüdüğüm için aile değiştirmeye gitmedim çünkü bu son çareniz olması gereken bir şey. Daha kalın giyindim, anne de bana yorgan verdi. Ancak odada yataktan bile çıkamıyordum. Yaklaşan testime etrafıma yorganları sararak çalıştığım zaman oldu. Bu sırada henüz evdeki ısıtma çalışmaya başlamamıştı. Bu yüzden anne odama yerel bir ısıtıcı vermişti, ancak iki gün geçmeden geri aldı. Genel ısıtma çalışmaya başlayacağı için gerek olmadığını söyledi.
Genel ısıtmayı başlattı, ancak belli bir saatten sonra sıcaklık evde olması gereken en yüksek sıcaklık yani 21 derecenin altına, 17-18 dereceye düşüyordu. Sabah uyandığımda her tarafım buz kesmiş kalkıyordum. Ayrıyeten akşamları yine soğuktan dolayı erkenden yatağa girmek zorunda kalıyordum. Şimdi böyle bir durumda aileden sıcaklığı o belli saatlerde arttırmalarını, olmuyorsa yerel ısıtıcıyı vermelerini beklersiniz. Anneye üşüdüğümü uygun bir dille defalarca belirttim. Başta geçici olarak ısıyı yükseltiyordu ama bu akşam üşümeme bir çözüm değildi.
Böyle bir durumda aileyle halledemediğim bir sorunu yerel koordinatörüme ileterek çözüme gitmeye uğraşabilirdim. Ancak aileyle aramda hiç sözlü bir tartışma geçmemiş olmadığından evde olan bir şeyi koordinatöre anlatmaktan çekinmiştim. Özellikle annenin takıntıları yüzünden eğer anlatırsam bana tavır alacağını düşünmüştüm. Benim davranışım anlaşılabilir ancak sizin yapmamanız gereken bir şey. Ne sorununuz varsa koordinatör kendisiyle paylaşmanız için var. Ben de anneyle olan her problemimi kendi başıma hallettiğim gibi bunu da halledebileceğimi düşündüm ve doğal olarak geceleri evin ısı ayarlarıyla oynuyordum. Eğer ailenin hoşuna gitmezse beni uyaracaklarını düşündüm ve tepkilerini bekledim. Ancak kimse evin sıcaklığı hakkında yorum yapmıyordu. Ben de onlar için sorun olmadığını varsayarak 1 ay boyunca sıcaklığı belli aralıklarda kendim yükseltiyordum.
Kasım ortasına kadar bu böyle devam etti. Sonunda ısıtıcıyla oynadığım anlaşılınca anne bunu yapmama izin vermediğini söyledi ve üşüyorsam ekstra battaniye verebileceğini söyledi. Anne hiçbir adam akıllı çözüm önerisinde bulunmuyor, yalnızca ayarlarla oynamama izin vermediğini papağan gibi tekrarlıyordu. Ben ise yatakta değil evde üşüdüğümü, defalarca kendisine üşüdüğümü belirttiğimi, odamda adım atamadığımı ve battaniyenin bu durumda bir işe yaramayacağını söyledim. O ise beni koordinatörümü aramakla tehdit etti ve bu evde daha fazla kalamayacağımı söyleyerek resmen beni evinden kovacağını belirtti. Kendisi konuşmadan evvel koordinatörümle görüştüm ve yaşananları anlattım. Beni ısı ayarlarıyla oynadım gibi saçma bir nedenden dolayı evinde istemediğini anlattım. Telefonda koordinatörümle bir görüşme ayarladım ve yüz yüze görüştüğümüz gün 3 ay geçmiş olmasına rağmen anneyle hala problemler yaşadığımı anlattım ve o da sonunda aile değiştirmeyi teklif etti.
Ayrıca kaldığım ev sırf bana göre soğuk değildi. Neredeyse evdeki herkes şimdiye kadar hastalandı. 3 hafta boyunca annenin öksürüklerine uyandım. İki değişim öğrencisi daha sırayla hastalandılar, ve tüm bu tartışma yaşanırken ben hastaydım.
• Annenin bana yaşattıklarını gözden geçirince üzerimde nasıl kötü bir etki bıraktığını fark ettim.
Ben ilk geldiğimde 10 günlüğüne başka bir evde kalmıştım. O sırada oradaki teyzeyle hep sohbet eder, aşağı inip televizyon izlerdim ve beraber vakit geçirirdik. Şimdi ise bu eve taşındığımdan beri bir kere anneyle vakit geçirmek için odamdan inmedim bile. Yaptığım her yanlış hareketi uygun bir dille düzeltmesi gerekirken hep azar işitiyordum. Anne beni strese sokuyordu ve stres olduğum zamanlarda yutma problemleri yaşıyorum. Boğazıma elma parçası takıldığından beri yemek yemek benim için çok zor bir hal almıştı ve her öğün bir kabusa dönmüştü. Bir dilim ekmeği ya bitiremiyordum ya da yarım saatte yutabiliyordum. Başkalarıyla yemek yemek benim için neredeyse imkansız hale gelmişti. •
Çok kötü hissettiğim zamanlar oldu. Özgüvenim eksildi. Her gün yeni birileriyle tanıştığım için hakkımda olan ilk izlenimleri gözümde iyice büyümüştü. Herkesin arkamdan nedensiz yere bana acıdığını/beni çaresiz ve rezil gördüğünü düşünüyordum. Bildiğiniz gibi Türkiye bu sene saatleri geri almadı, bu yüzden Toronto ile aradaki saat farkı 7'den 8'e çıkmış oldu. 7 saat hesaplamasına alışmışken şimdi o düzen de altüst oldu. Türkiye ve içindeki sizler benden daha da uzaklaşmıştı, üşüyordum, hastaydım, yutamıyordum ve host anne beni evden atacağını söylüyordu. Kendimi bu kadar yalnız ve çaresiz hissetmemiştim. Hayatımın en kötü günlerini geçirdim. Hiç bu kadar dibe vurmamıştım.
Ancak dibe vurduğunuzda gidecek tek bir yön vardır. O da “yukarıdır”.
Ben buraya bir amacım var diye geldim ve buradaki günlerimin üçte birini tamamlamışken pes etmeyeceğim.
Bu yazıyı gönderirken bir yandan odamda bavullarım hazır. Bu hafta aile değiştiriyorum. Umarım gideceğim yerde çok daha mutlu olurum. 🙏
–
İyi tarafından bakacak olursak bu 50 gün içinde portfolyo günü diye bir etkinliğe gittim ve başvurmayı düşündüğüm bir üniversitenin temsilcisiyle görüştüm. Bilmeyeniniz varsa ben animasyon okumak istediğim için üniversiteler başvuru sürecinde portfolyo istiyorlar. Temsilci bana tek tek güçlü bir portfolyo için neler yapmam gerektiğini sırasıyla anlattı. Ayrıca başvurmak istediğim bir diğer üniversiteye ise bizzat gittim ve gezdim. Benim için çok yararlı bir deneyim oldu. Üstelik yutma fobim oradayken ne olduysa bir an yok oldu ve koca bir hamburgeri bitirdim! İşin psikolojik boyutu işte buradan anlaşılıyor, gerçekten mutlu hissettiğimiz yerde stres olmuyoruz.
Başka yaşadığım bir ilginçlik ise bindiğim otobüste ve McDonald’s'ta Türklerle karşılaşmış olmam oldu! Ben bölgede hiç yok sanarken her gün okula giderken kullandığım yolda Türk bir aile oturuyormuş meğerse. Dünya küçük 😄
Cadılar bayramı yani 31 Ekim burada çoooook eğlenceli geçti. Okula herkes kendi kostümleriyle gelmişti. Korku evi ve kostüm yarışması tarzı etkinlikler oldu. Benim de yüzümde kendi yaptığım kurukafa makyajı vardı. Hoca sınıfa girdiği an beni görünce yerinde zıpladı ya. Çok beğendiğini, gerçekten acayip korkunç göründüğümü ve benimle karanlıkta aynı odada bulunmak istemediğini söyleyerek sınıftaki ışıkları açtı! Akşamsa şeker toplamaya gelen çocukları zilimizi bastıkları an kapıyı açıp korkuttum. Bazıları çığlık çığlığa, bazılarıysa o çocuk sesleriyle “korkmadım kiiiii” yaptı. Çok komikti ya!
150 güne kadar bakalım neler değişecek? Bu 50 günde hayatımın en zor ve en sıradışı tecrübelerini edineceğim aklımın ucundan geçmezdi. Takipte kalın!
Paylaştığım fotoğrafları takip etmek için; Instagram: @nilsuduran Snapchat: niladerp
150. gün: 17 Ocak 2017
50. Gün, 9 Ekim 2016
Bu yazıda bazı önemli konular üzerinde konuşmakla beraber hissettiklerimden bahsedeceğim. Kaldığım süre içinde en zorlu dönemim ilk günlerim olacağından muhtemelen bu blogda göreceğiniz en uzun yazı olacak. Yazacaklarım tamamen şahsi görüşlerim ve önerilerim, kesinlikle bir yapılması gerekenler listesi değil. Ayrıca anlatacaklarım hangi kurumun değişim programına katılırsanız katılın genel olarak yaşayabilecekleriniz olacak, bu yüzden kendi program detaylarıma girmeyeceğim.
Başlayalım o zaman. Nasıl hissediyorum?
Buraya geldiğimden beri şiddetli inişli çıkışlı duygular yaşıyorum, çok kısa sürede mutlu ruh halindeyken nedensiz hüzünlenebiliyorum. Pasaport kontrolü öncesi annem ve arkadaşlarım tarafından uğurlandığım anda bir yalnızlık duygusuna kapılmıştım. Evet Türkiye'deki sevdikleriniz iyi dilekleriyle hep yanınızda olacak, ancak pasaport kontrolünden sonra kelimenin tam anlamıyla yalnız kalacaksınız. 10 saat boyunca uçakta tanımadığım insanlarla beraber kalınca bu yalnızlık içime oturuverdi. O zamanlar bu his bir yandan heyecan vericiydi; bilinmeyene doğru gidiyor olmak kendime güven veriyordu. Uçak indiğinde ise gerçek yüzüme tokat gibi vurdu: Artık başka bir ülkede, başka bir kıtada, okyanus ötesinde yalnızdım. Evimden 7 saat geride yaşamaya başlayacaktım. İkinci günümde İstanbul'da toplu taşımayı yeterince kullanmayan biri olarak hiç bilmediğim bir ülkede metro ile Toronto'nun merkezine giderken de yalnız kalacaktım. Fazlasıyla ağır olan çantalarımla gidip daha ağır olan iki bavulumu almam gerekecekti ve yalnızdım. Göç ofisinden geçip yanımda olan tüm belgeleri göstermem gerekiyordu, bir yandan aklım bavullardaydı. Normalde en büyük korkularımdan biri havaalanında bavulların karışması/bavulun kaybolması iken insanlar geçip gidiyordu, ben ofiste vakit kaybediyordum. Bir yandan pasaportumu kollamak, öbür yandan bavulları eşya arabasına yerleştirmeye çalışmak, üstüne jetlag olmamak adına 10 saat uykusuz kalmak ile beraber tam bir zombi gibiydim.
•
Şu an içimde pılımı pırtımı toplayıp apar topar Türkiye'ye dönme isteği yok, hatta Kanada'da her gün medeniyetten bir parçaya tanıklık edip bir kez daha “iyi ki buradayım” diyorum. Ancak doğal olarak Türkiye'ye olan bir özlemim var. Arkadaşlarımı fazla özlüyorum. Annemi özlüyorum; evimi, odamı, hatta her sabah servis bekleyişimi bile özlüyorum, İstanbul boğazını özlüyorum. Fakat bu özlemin büyüyüp kontrolden çıkmaması adına buraya geliş amacımı hatırlıyorum ve bunu yapmak bana güç veriyor. Yurt dışına okumaya giderken hepimiz farklı hayallerle bırakıyoruz evimizi, mesela benimki gelecekte kariyer yapmak için yaşamak istediğim bölgeyi görmek ve kariyerim üzerine okulda gerekli dersi alabilmek. (Film ve animasyon alanında çalışmak istiyorum)
Bölgede liseye giden tek Türk değişim öğrencisiyim. Toronto hakkında bir bilgi daha, ben hayatımda bu kadar farklı milletten insanı bir arada görmemiştim. İnsanlar dünyanın her yerinden gelmiş olsa da çoğunluk kendi milletinden olanlarla takılmayı tercih edebiliyor. Dünyanın her tarafından arkadaşı burada edindim; 50 günde yeni kültürler, diller, şarkılar, seriler keşfetmeme yardımcı oldular. Ancak kendimi her ne kadar İngilizcede iyi ifade edebiliyor olsam da bir yerden sonra aynı milletten takım halinde dolaşanları görünce benim de ağzımdan Türkçe kelime kaçabildiğine tanıklık ettim. Yani etrafınızda sizin gibi Türk birileri yoksa dilinizin konuşulmasını duymayı ayrıca özleyebiliyorsunuz.
Peki buna karşı ne yapıyorum?
Çoğu zaman kafamdan monolog kuruyorum. Bir karar alırken veya kendimi cesaretlendirme amaçlı kendimle konuşuyorum ve Türkçeyi böyle hayatıma sokabiliyorum. Bölgede benimle aynı zaman aralığında Türkiye'den Kanada'ya üniversite okumaya gelen bir arkadaşım var, henüz bir kere buluşabildik. Onun dışında kimse ile yüz yüze Türkçe konuşmadım, zaman zaman bunun eksikliğini de hissediyorum.
Şimdi gelelim en büyük konulardan birine, yani beraber kalacağınız aileye. Değişim öğrencilerinin büyük bir bölümü gibi aile yanında kalıyorum. (Okul yurdu bölgenize göre değişen başka bir seçenek olabilir) Öncelikle Kanada'daki ilk 10 günümü şimdikinden farklı bir evde geçirmek zorunda kaldım çünkü evlerinde kalacağım asıl ailem tatildeydi. (Geliş tarihim hakkında değişiklik yaşamış olduğumdan böyle bir aksilik çıkmıştı.) 60-70 yaşlarında bir teyzenin evinde kalmıştım. Teyze öyle katı kuralları olmayan tatlı biriydi ve hiç bana karışmıyordu. Evde o ve arada uğrayan benden yaşça büyük bir kız/kadın vardı, İngilizcesini geliştirmek için gelmişti. Üstüne öyle kötü bir dönemde gelmiştim ki beni 10 gün ağırlayacak teyzenin evinin her yerinde devam eden tadilat vardı. Zaten her yeri eşya, ıvır zıvır ile dolu olan ev bir de tadilat ile birleşince adım atacak yer kalmamıştı. Evimdeki düzenden böyle bir yere ani gelişim ile şok yaşamıştım. Ben de bu nedenle evde olabildiğince az bulunmaya çalışıyordum, ilk haftamda bu nedenle Toronto'nun büyük kısmını keşfettim. Asıl aileme geçiş yaptığımda ise çok farklı bir ev ile karşılaştım. Gereksiz eşyalar yok, ev tertemiz, odamın yeri mükemmel… Ancak bu sefer sorun kaldığım ailedeki anne oldu. Kendisi kocaman evin aşırı temizliğinden de anlaşılacak şekilde bazı takıntıları olan bir insan, ilk haftalarda teşekkür edişimden saçıma başıma kadar yorum yaptı. Pasif agresif bir ilişkimiz oluşmuştu. Tartışmaya girmedim, ancak bana imalı laflar ettiği oluyor ve ben de anlam veremiyordum. Bir gün “hoşuna gitmeyen tavırlarıma” yaptığı yoruma dayanamayıp okula yürürken gözyaşlarına boğulduğum bile oldu. Fakat zamanla ilişkimiz düzelmeye başladı, sanırım iki taraf olarak da birbirimizi anlamaya başladık. Her aile farklı olduğundan birinin önem vermediği bir detay başkasının ev kuralı haline gelebilir.Yapmanız gereken tek şey alışmak, alışmak zorundasınız.
Başka sorun yaşadığım bir konu ise Toronto ve hava şartları. Gideceğiniz ülke nasıl olursa olsun her durum için kıyafet getirin. Mesela bana Kanada soğuk, Kanada donuyor denildi, tüm uzun kolluları bavula tıkarak geldim. Ancak daha uçaktan inmeden terlemeye başladım, yarım kollu tshirt alışverişi yapmak zorunda kaldım. Aylardan Ağustos, 20 Ağustos. İlk ay anormal şekilde sıcak geçti, fakat daha kötüsü havanın dengesizliğiydi-gölgede üşüyor, açıkta terliyordum. İki hafta evvelse havalar acayip serinlemişti, evin içinde kat kat giyinmeme rağmen donuyordum, şu an arada bir yarım kolluyla gezebiliyorum. Nasıl iş bu? Ayrıca Kanada'nın farklı havasından mı olacak bilmem ama bende acayip bir kaşıntı başlamıştı. Bildiğim hiçbir şeye alerjim olmadığı halde alerji ilacı almak zorunda kaldım ve etkisi azalana kadar bekledim. Kısacası tüm söylenenlere aldanmadan her duruma hazırlıklı olarak gelin derim.
Para konusuna gelirsek fikrimce yanınızda bir kredi kartı bulunmalı. Ayrıca debit card denilen karttan çıkarmanız gerekecektir çünkü burada bazı mağazalar (Kanada için “dollarama” gibi ucuz yerler) yalnızca debit card veya nakit kabul ediyor. (Debit card kullanımı Amerika kıtası dışında nasıl işliyor bilmiyorum, araştırabilirsiniz) Başka bir önerim ise paranızı alışverişten çok etkinliklere harcamanız. Bulunduğunuz bölgede varsa festivallere, fuarlara, tüm görülecek yerlere gidin; bu sayede hem bölgeyi daha iyi tanımış olursunuz, hem de güzel vakit geçirirsiniz ki ben alışveriş yapmanın verdiği histen çok daha güzel olduğunu fark ettim.
Başka bir korkumsa kilo almak. Amerika'daki yiyeceklerde bulunan şeker ve yağ oranının bizdekinden fazla olduğunu biliyorsunuzdur. Gerçekten de porsiyonlar büyük, Kanada'da olmama rağmen genelde her şeyin küçük boyuyla doyuyorum. Halbuki etrafımda insanlar fazla yemeye alışık gibi. Kilonuza dikkat edin.
Size ilk 50 gün ile alakalı anlatacaklarım bu kadardı, 100. güne kadar neler değişecek beraber göreceğiz, buraya aktarıyor olacağım ben de. Yazımın sonunu getirdiğiniz için tebrik ederim, 50 güne görüşmek üzere!
100. gün: 28 Kasım 2016
Nedir bu blog, kimim ben?
Merhaba, Öncelikle karşısına bu blog çıkan herkes için kendimi tanıtayım:
Adım Nilsu, 16 yaşındayım ve şu an günümüzde olma talebi giderek artan bir değişim öğrencisi olarak lise 2'yi Kanada'da okuyorum. 10 ay burada bir ailenin yanında kalacağım ve bu kelimeleri yazarken Kanada'daki 49. günümdeyim.
Öncelikle blog adı pek bir şirin olsa da paylaşacağım şeylerin pek öyle olmayacağına değinmek istiyorum. Blogum tam bir exchanger blogu değil. Gezdiğim yerleri, denediğim yeni şeyleri buraya yüklemeyeceğim, çünkü onları zaten sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz. (Instagram: @nilsuduran Snapchat: @niladerp) Burada asıl amacım değişim öğrencisi olmayı düşünen herkesin bu isteklerine göre karar almadan evvel başka bir ülkede yaşayabilecekleri zorlukları, şaşkınlıkla bakakalacakları olayları düpedüz aktarabilmek olacak. Belki hevesinizi kıracağım, belki abarttığımı düşüneceksiniz, belki de çok olumsuz biri olarak göreceksiniz beni. Gerçekte hiç böyle biri değilim. Sadece bir değişim programına katılmanın göründüğünden çok daha zor olduğunu size gizlisi saklısı olmadan anlatıyor olacağım.
Peki neden?
İnsanların sosyal medyayı en mutlu oldukları anları paylaşmak için kullandıklarını fark etmişsinizdir. Attığınız fotoğrafları düşünün; kimi zaman sevdiğimiz insanlarla beraberken, kimi zaman yeni yerler keşfederken karşılaştıklarınız ile dolu değil mi hesaplarınız? Asıl niyetiniz bu olmasa da sanki herkes birbirini imrendirme yarışı içinde gibi. Benim de Toronto'da geçirdiğim süreyi sosyal medyadan takip edenleriniz belki imreniyor, yerimde olmak istiyor. Ancak bir itirafta bulunma zamanı geldi: Ben de herkes gibi size tüm bu exchange olayının tozpembe tarafını yansıtıyorum. Daha gerçekçi bir yaklaşımın gerektiğini hissettim. Bu sebeple “gezmeye doyamadığım” Instagram paylaşımlarım devam ediyor olsa da bu blog altında yatanları açığa çıkaracak. *kötü gülüş*
Blog çok aktif olmayacak, ancak sebebi var. Size daha kapsamlı bir gözlem sunabilmek için bu blogda Kanada'da geçireceğim 50-100-150-200-250-300. günlerimde paylaşımda bulunacağım.
Umarım sizlere yardımcı olabileceğim konulara değinmiş olurum.
50. Gün incelemem için yarını bekleyin!