Bir siyasetçiden beklediğim tek şey beni rahatsız etmemesidir.
styofa doing anything

Discoholic 🪩

No title available
noise dept.

oozey mess

⁂
TVSTRANGERTHINGS
hello vonnie

blake kathryn
art blog(derogatory)
Sweet Seals For You, Always
i don't do bad sauce passes

pixel skylines

No title available

JBB: An Artblog!

shark vs the universe
DEAR READER
I'd rather be in outer space 🛸
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

#extradirty
seen from United States
seen from Germany
seen from United States
seen from Singapore

seen from United States

seen from Malaysia
seen from Norway
seen from Estonia
seen from United States
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from France
seen from United Kingdom
seen from United Kingdom
seen from United Kingdom
seen from United Kingdom
seen from New Zealand

seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia
@aymayan
Bir siyasetçiden beklediğim tek şey beni rahatsız etmemesidir.
Köşede oturan bir sandalye, sandalyeye oturan ben, zihnime oturan sen. Oturmak da değil de yanlış bir yere kaba şekilde park edilmiş güzel bir araba gibi. Sana dinletmek istediğim birkaç şarkı var ancak önce nasılsın diye sorduğun o soruya cevap vermem gerekiyor sanırım. Bu soru benim için Acun'un yarışmacılara hazırladığı survivor parkurları gibi. Tırmanıyorum, atlıyorum, zıplıyorum yine de nasılsın sorusuna yetişemiyorum. Sikerler böyle işi iyiyim diyip geçerim ben de. Bu arada o yarışma bence de tam senlik, katılmalısın. Şimdi yaz geliyor. Oturduğum tüm balkonlardan önce seni sonra kendimi atıyorum, düşmüyor o boşlukta sonsuza dek yaşıyoruz. Beni unutma, vicdan ile aklının arasında bir yerlerdeyim beni unutma. Yaşadıkların ile hatırladıklarının arasında bir yerdeyim beni unutma.
Uzun zamandır kendimle aynı fikirde değilim, kendime hiç katılmıyorum. Karşılıklı olarak sürekli "s*ktir oradan" diye küfürleşmeye de başladık artık.
Bazen saatlerce boşluğa bakabilirmişim gibi geliyor. Ve yine Aynı nehirde defalarca kez yıkanabilir, aynı ateşte iki kez de yanabilirim. Bu boşlukta ne var bilmiyorum. Güzel bir kadının arkasından bakar gibi bakıp kalıyorum. Toplumsal ayrışma nedir diye soruyor biri. Gözümü boşluktan ayrışmadan cevap veriyorum. Şu koltuklarda iki büklüm oturan, parmak uçlarında yeni bir parmağıymış gibi kalemini tutan insanlar da biliyor ki eğer yeterince istersek üzülmek için hiçbir zaman geç değildir. Üzülmek aslında her şeyi çözer. Hemen yanımdaki masada oturan şu iki kişinin bana neden küs olduğunu bilmiyorum. Benimle konuşmuyorlar. Umursamaz duruyorum onlara karşı ama aslında niye böyle oldu diye de düşünmüyor değilim. Keşke ölseler ölü arkadaşlarım bana gönül koymuyor.
Olduğumu sandığım ben, olmak istediğim ben ve de gerçekte olan ben bir asansör aynasında karşılaştık. İçlerinden biri "Beni hatırladın mı?" dedi pis pis sırıtarak . Seni en son fakültenin koridorunda görmüştüm dedim. Sahi kimdi bu. Ne kadar da değişmiş. Suratına okkalı bir tokat atmak istedim. "Siz ikiniz yine benden ne saklıyorsunuz?" diye atıldı öteki. Bu da kimdi bilmiyorum. Sanırım en son terminaldeki bir otobüsün camına yansımıştı yüzü. Ne kadar da zavallı görünüyor şimdi. Ellerine ne olmuş bunun böyle diş izleri, ısırıklar var. Sessizliiik diye bağırdım. Yardım diye haykırdı diğer ikisi. Asansör durdu. Sessiz olun dedim, olduğunuz gibi davranın. Yaşamak güzeldir.
Başkaları adına konuşan, hüküm veren herkes az biraz sahtekardır. Siyasetçiler, politikacılar, psikologlar, hakimler, liderler, patronlar... Sanatçılar hariç. Onlar müstesna. Bizim adımıza konuşabilecek tek kişi onlardır.
Allahım sen bizi affet. Sen bize bilim, kültür ve sanatlı günler ihsan eyle.
İnsan yarattığını yıkmayı sever. Ve de çoğu zaman tekrar yıkmak, kırmak için onu onarır.
Bir kalp kırıklığı, birkaç acı otuz yaşındaki adamı tumblra dönmeye yeter mi. Yoo yooooo. Asla. Merak etmeyin size okuduğum bir kitaptan veyahut izlediğim bir filmden bahsedecek de değilim. Zaten artık okumuyorum da. Müge anlı izliyorum. Nietzsche öldü. Müge anlı öldürdü onu, yendi. Biraz karanlık biraz ışıksız bir günün sonunda hayal meyal gördüğüm rüyalardan hiç bahsedemem ki size. Zira artık rüyada göremiyorum. Size atlardan, otobüs camlarından, kışın balkonda unutulan kaktüslerden, sabah erkenden okula giden çocuklardan veyahut yüreğimin sıkışmasından bahsedebilirim belki. Ama bunu da yapmayacağım. Farklı soslar, farklı baharatlar da denemedim ki bunu da anlatamam. Aslında size yılgınlıklarımı mı ne bi sikim anlatacaktım ama ondan da vazgeçtim. Bu gemiyi limana, motorları maviliklere falan sürecektim. Vazgeçtim.
çok öfkelendiğimde, ilk dalganın hemen arkasından, kendime şunu sorarım :
"benden ne saklıyorsun?"
bu soru beni genellikle utandığım veya korktuğum için sakladığım şeylerin olduğu karanlık bir odaya götürür. hoş bana kalsa insanın içi bir ormandır da ben bir orman kuytusu hayal etmiyorum sakladığım sırları düşününce. o havasız, karanlık ve rutubetli bir oda.
oraya en son gidişimde kendimle ilgili, gerçekten kabul etmesi zor bir şey buldum. ilk bakışta bir şeye benzemiyordu. belli ki uzun süredir oradaymış. halbuki her şeyi ayan beyan açıklıyordu, en çok da o abartılı öfkelerin sebebini. insanın kendisinden bir şeyler saklama konusundaki becerisi ve kurnazlığı hafife almaya gelmez. o kadar zamandır saklı olmasına şaşırmasam da bulunca mutlu da olmadım. genellikle aradığımız şeyleri bulunca mutlu olmadığımızı biliyorum, öyleyse neden arıyoruz sorusuna ise bir cevabım yok. ama bu bambaşka bir konu. benim şu an aklımda bulduktan sonra yaşadıklarım var.
utandırıcı, kabullenmesi zor, ama bir kere bulduktan sonra da saklaması artık daha zor olduğu için, öfkemi yönelttiğim kişiyle yüzleşmeyi seçtim. itiraf etmeyi. ona bir kötülüğü yoktu, savunması gereken bir durum veya düzeltmesi gereken. af dilemiyordum. benim zayıflığımdı, benim öfkem, benim utancım.
buna rağmen sonuç hiç beklemediğim gibi oldu. aklımın ucundan dahi geçmeyecek şeylerle suçlandım. tam olarak ne olduğunu anlamam bile bir on dakikamı aldı. o on dakikanın sonunda her şeyi geri al seçeneği olsaydı tereddütsüz onu seçerdim. yoktu. karşımdakini anlamaya, suçlamaların gerekçelerini mantıklı bir zemine oturtarak, kendimi anlatmaya (aklamaya?) çalışabilirdim ama içimden bir ses bunun ne kadar boş bir çaba olduğunu söylüyordu. evet anlaşılmak istiyorum. anlaşılma arzusu kadar insani pek az şey biliyorum. bebeklikten gelen bir şey, içgüdüsel. yine de anlaşılma arzusu anlamını yitirdi çünkü en hassas ve korunmasız olduğum anda suçlanmak beni bir boşluğa düşürmüştü. o boşluğa bir isim verecek olsaydım şu olurdu: "beni kimse asla anlayamayaz ve bunu beklemek de boş bir çabadır boşluğu".
bir yerçekimsizlik durumuydu, ağırlığım yoktu, süzülüyordum. hem son derece özgürleştiren ama bir yandan da korkutucu.
bağlanmak istedim, ayağım altında bir zemin, ağırlımın hissi, bunlar alışık olduğum şeylerdi. ama işte dön dolaş yine aynı noktaya varıyoruz.
o, kendi arka odalarından birinin hapsindeyken oradan bana bakmasının bir yolu yoktu. onun odasında ne vardı bilmiyorum ama benim görebileceğim görsem de anlayabileceğim bir şey olmadığından eminim.
anlaşılmamayı ve anlamamayı kabullenmek gerekiyor. kendimi anlatmaya çalışmaktansa, benim seçtiğim bu oldu.
"yalnızız. bilemeyiz ve bilinemeyiz."(beckett) şimdi insan anne babasını düşününce veya çocuğunu, bu uç bir kabul gibi geliyor. nasıl yani doğduğumdan beri tanıdığım, aynı evde yaşadığım insanı nasıl anlayamam? o beni nasıl anlayamaz? tabii ki temel duygularda anlaşabiliriz. kızdım, üzüldüm, sevindim, haksızlığa uğramış hissettim... bizde karşılığı olan duygular. ama ötesine sadece tanık olabiliriz.
insanın kendisini anlaması bile bu kadar zor ve cesaret isteyen bir çabayken, başkasını anlamayı veya başkasının sizi anlamasını beklemek zaten delilik değil mi?
işte ben de bir köpek gibi ulumak istesem de öylece durabildim. anlatacak bir şey yok, belki de en başından itibaren hiç yoktu zaten. karşımdakinden beklediğim onaylanmanın, hâlâ kendimden kaçışım olduğunu fark ettim. merak etme sen kötü değilsin, utanma herkese olur böyle denmesini. oysa ki gerek yok. insanın kendi kendisiyle yüzleşmesi ve kabullenmesi için bir başkasına ihtiyacı yok.
bjornson hayattaki en güzel şey barış değil, bir şeyler yapma arzusudur demiş. ona katılıyorum. mutlu etmese de kendimi arayışım, bazen bir paranoyak gibi, hiç bitmeyecek. bir gün aradığımı o rutubetli ve karanlık odada değil de bir karaçam ormanında bulacağım günü düşlüyorum mesela. korkutucu olsa da heyecan verici bir gezintide.
merhaba.
https://eksisozluk.com/entry/161756602
Olmaz dediğim ne varsa oldu, yapmam dediğim ne varsa yaptım. Yok artık ebesinin amı diyeceğim bir şey kalmadı. Çok acı.
Küçük prens ekledi:
"Ama gözler kör. Yüreğiyle bakmalı insan..."
- Antoine de Saint-Exupéry ‘ Küçük Prens
İnsanların yüreğine ve de yüreğinin temizliğine olan inancı bana hep komik geliyor.
Tüm dünyayı " Buralarda da bi sik yokmuş" dürtüsü ve umursamazlığı ile gezip ardından köyüme dönerek tavuk beslemek isterdim.
Tanrım hem bu dünyada yüreğimi boğuyorsun hem de cehennem diyorsun ateş diyorsun, ölünce seni üzerim diyorsun. Bu adil değil diyorum. Cenneti işaret ediyorsun. Bin bir şartla bin bir labirent sonundaki cenneti işaret ediyorsun. Burada yaşamak hiç kolay değil. Bilmiyorsun. Var olmak hiç de kolay değil anlamıyorsun. Aynı nehirde iki kez yıkanmak istiyorum. Müsade etmiyorsun. Burası çok gürültülü duymuyorsun. Çığlıkların arasındayım sen sesimi duy diye fısıldıyorsun. Beni üzüyorsun.
Her şeyi, her davranışı ince ince ölçmeye çalıştıkça, her bir olayı tastamam dengede tutmayı denedikçe tüm bunları daha da karmaşık hale getiriyorsun. Asla "tastamam" olmayacağını sen de biliyorsun. Tüm bu çaban hiçbir şeyden vazgeçmeme tutkunun beceriksiz bir örtüsü.
Kendimi avutmak konusunda oldukça iyiyimdir, kimseye sürükletmem kendi cesedimi. Kekim mi kabarmadı, yoğurt mu maya tutmadı mesela. O an mutfak masasında umutsuzca otururken gökten kutsal bir ışıkla İsa mesih inse ve beni avutmaya kalksa ona derim ki "Jesus. Bu benimle yoğurt arasında." Matkap duvarı mı delmedi mesela. Kutsal bir el duvara beni teselli edecek birkaç kelam yazsa onu görmez gözüm ve kendime derim ki " Aymayan, yaraların büyük değil. Sen küçüksün." Bu arada konudan bağımsız ama unutmadan söyleyeyim. O kız hala çok güzel, o çocuk hala çok hoş. Onlar değişmedi, sen değiştin. Senin bakışın değişti. Çünkü götsün.