Tanrım, sen benim atalarımın binlerce zorlukla kurduğu bu Cumhuriyeti haddini bilmez çıkarcılara yâr etme.
Alisa U Zemlji Chuda
TVSTRANGERTHINGS
Misplaced Lens Cap

tannertan36

roma★
Three Goblin Art

#extradirty
wallacepolsom
Claire Keane
almost home
sheepfilms
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
No title available
he wasn't even looking at me and he found me

Andulka
macklin celebrini has autism

titsay

Kaledo Art
Monterey Bay Aquarium
cherry valley forever

seen from Malaysia

seen from Slovenia

seen from United States

seen from Malaysia

seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Germany
seen from Uzbekistan

seen from United States
seen from Türkiye
seen from Türkiye

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Mexico
seen from United States
seen from United States
seen from United States
@beklenenhayaller
Tanrım, sen benim atalarımın binlerce zorlukla kurduğu bu Cumhuriyeti haddini bilmez çıkarcılara yâr etme.
Ben mavinin en çok Atatürk tonunu sevdim.
Atatürk ve Sincanlı Kadın
Gazi Çiftliği’nde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladık. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu ve;
-“Merhaba nine” dedi. Kadın Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle; “Merhaba oğul ” diye cevap verdi.
Atatürk;
-“Nereden gelip nereye gidiyorsun?”
Kadın şöyle bir duralayıp, -“Neden sordun ki” dedi. “Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?” Paşa gülümsedi. -“Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk Milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk Milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?” diye sordu. Kadın başını salladı. -“Tabii söyleyeceğim, ben Sincan’ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara’ya geldim…” dedi.
Atatürk; -“Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?”
Kadın; -“Gazi Paşamızı görmem için… Başını pek ağrıttım da…. Benim iki oğlum gâvur harbinde şehit düştü… Memleketi gâvurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum…. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa… Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi… Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.”
Atatürk; -“Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı?” deyince; Kadının birden yüzü sertleşti ve şöyle cevap verdi; -“Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki… O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver…” Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek; -“Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır… Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu…”
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum ve; “Anacığım” dedim, “sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.”
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı; -“Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim…. Seversen gene yapıp getiririm…” Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi…. Çok beğendiğini söyledi….
Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi: “Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.” ”
Kaynak:Araştırmacı Yazar Prof.İlknur Güntürkün Kalıpçı’nın Derlemelerinde
“Ne tuhaf bir gezegen! Her yer sert ve acımasız…”
Sabah saat 7. Masada kahvaltı hazırdır ve anne oğlunun odasına gider: "Jimmy hadi kalk! Okula geç kalacaksın, kahvaltın hazır." Jimmy yatakta döner ve homurdanır. 10 dakika sonra anne tekrar oğlunun odasına gider. Bu kez kızgındır: "Çık yataktan, geç kalacaksın!" Jimmy gözlerini açar ve annesine bakar. "Bugün okula gitmek istemiyorum," der. "Okulda bin tane öğrenci var ve hepsinin benden nefret ettiğini biliyorum. Yirmi tane öğretmen var ve hepsi benden nefret ediyor. Okula gitmem için bana tek bir sebep söyle!" Annesi "Sana iki sebep söyleyeyim," der. (Jimmy'nin annesinin söyleyebileceği sebepleri bir kağıda yazın ve daha sonra devamını okuyun. Jimmy'nin annesinin verdiği cevapla kendi cevabınızı karşılaştırmayı unutmayın!) "Birincisi 45 yaşındasın. İkincisi okul müdürüsün." Aslında hepiniz Jimmy'nin bir çocuk olduğunu düşündünüz. Ama öykünün hiçbir yerinde bir çocukla karşı karşıya olduğunuz söylenmedi. Kendi önyargılarınız sizi bu sonuca yöneltti. Önyargılarınızı bir kenara bırakın ve kendi özgün düşüncelerinizle hayatınıza yön verin.
"Ulan bu kadar olmaz" dedim. Tam tamına o kadar oldu.