BATTIK

gracie abrams
Jules of Nature
No title available
Xuebing Du
$LAYYYTER
EXPECTATIONS
Misplaced Lens Cap

ellievsbear
TVSTRANGERTHINGS

Discoholic 🪩
RMH
we're not kids anymore.
NASA
🩵 avery cochrane 🩵
todays bird
Keni
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open

pixel skylines
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
The Bowery Presents
seen from Malaysia
seen from Italy
seen from Japan
seen from Netherlands

seen from United States

seen from Singapore
seen from United States
seen from Malaysia
seen from Canada
seen from United States

seen from United Kingdom
seen from United States
seen from Ecuador
seen from Türkiye
seen from Vietnam
seen from Malaysia
seen from Finland
seen from Canada
seen from Türkiye
seen from Bulgaria
@bennokyanus
BATTIK
Neden aynı kalmıyor her şey? Değişim olmak zorunda mı? İnsanlar neden birbirlerini kaybeder ki? Neden yalnız kalırlar ve yalnız kaldıkça daha çok zorlaşır bir şeylerin üstesinden gelmek? Alışmak neden bir sıradanlık getirir hayatlarımıza? Neden ilk gün ki güzelliği ile kalmaz yaşanılan duygular?
Kafamda daha devamı gelen yığınla sorular dolanıyor.Onlar dolandıkça yaptıklarım,yaşadıklarım, verdiğim kararlar,istemeden dahil olduğum sokaklar ve niceleri tekrardan gün yüzüne çıkıyor.Belki başka şeyler kazanmak için kaybediyoruz insanlarımızı bilemiyorum. Ama benim kaybettikçe kazandığım sadece buruk tebessümlerim kaldı geriye.Bir kaç şarkı bir de. Yaşadıkça da değişiyoruz. Hoş değişim hiçbir şey yapmasan da gerçekleşiyor ya o daha vahim. Bazen rahatça uyuyabildiğin yatağın sana kaf dağının ardı gibi geliyor. Uyuyamıyorsun beyninin içindeki bütün konuşulanlarla. Yabancılaştığını filan hissediyor insan kafasının içindekilere kulak kesildiğinde. Mutlu gibi yaşamak için olağan hayata ayak uydurup, geleni gideni ağırlamak ve bütün yüzlere gülüp kahkaha atmak gerekiyor. Eğer sorgulamazsan veya sesleri duymazsan içeriden, yaşayıp gidiyorsun bir şekilde. Ama.. Ama bu ben değilim.
Ben, alıştım kendimle konuşmaya yıllardır. İçimdekileri dinlemeye. Dinledikçe biraz daha romantikleşmeye,melankolikleşmeye. Çünkü her verdiğim cevapla beraber acı gerçeği ile de yüz yüze kaldım. Tanıdım. İnsanları tanıdım. Korkakları, acizleri, ihanet edenleri, gamsızları, mutluları ve neşelileri. Tanıdım artık kim gülerken acı çekiyor. Yahut Kim suskunken gözlerinde çocuk büyütüyor... En acısı da kaybettiğim şeylere ulaşabilme ihtimallerini gün geçtikçe azalması. Azalıp yok olması. Ya hep ya hiç arkadaşım. Ya hep olacak, bu çok da memnun olmadığın yalanların içinde kendine bir gelişigüzel hayat kuracaksın, ya da kafanın içindekilere gömülüp bir hiç... Ben hep olmayı beceremedim bir türlü. Ama hiçliği bilirim. Onu da tanıdım çünkü.
Şimdi saatler gece yarısı. Hiçlikle heplik arasında kalmış bir ben. Ağırlığımız fazla. Batıyoruz. Batarken ipimizden ayaklarını daha doğrusu hayatlarını kurtulanlara seviniyoruz. Siz hiç suyun altından uzaklaşan gökyüzünü, güneşi, bulutları gördünüz mü? Ben onu da gördüm. Ve bazen sırf o güzellikle ve o sükunetle batmak için ağırlıklarımı çözmeyi denemedim. Daha yazasım var aslında. Ama saatler gece yarısı.Bense aydınlanmaya yakın göğe bakıyorum son kez.Bir gece daha son buluyor diye üzülerek. Yatmak istemeyerek. Uyuyamamanın acısından kaçarak.
Kendi içimde anılarımdan hatırladığım en masum en mutlu en saf temiz en çocuk duygularıma, kaybettiğim ve bir türlü bulamadığım o neşeme kavuşma ümidiyle... Son çabalar bunlar.Sonra ya hep ya hiç...
KIRMIZI PABUÇLAR
Geçiyor azizim... Zaman geçiyor da nasıl geçiyor anlatmak biraz uzun.
İnsanlar, bizler yani. Dalmışız bir karmaşanın, kaosun içine.Nefes almaya ne yer ne zaman bulabiliyoruz.Ancak böyle bir anda karşınıza çıkan bir fotoğrafla geçmişe gidip, iç çekiyoruz. Çocukluğumuza.
Günlerden bir gün. Bundan belki 15 belki 18 sene evvel. Hatıralarımda bir hevesle aldığımız ayakkabılarımız. Öyle büyük şehirlerde ki gibi seçenekler yok pek. Küçük bir kasaba ve perşembe günleri kurulan bir pazarımız, bir de Şirin kunduracımız var.Heyecanlanırdık hep ayakkabı seçmeye gideceğimiz zamanlar. Öncesindeki günlerde de hevesle beklerdik ne zaman yeni ayakkabımız olacak diye.Mühimdi çünkü. Gider seçerdik ama giyemezdik hemen.Önce eve götürür koşa koşa, sonra evde geçirir, ayaklarımızı seyrede seyrede gezerdik evin içinde. Eskimemeliydi. Bize o zamanlardan kaldı ya bir şeylerin eskimemesi gerektiği fikri. İlk dışarı çıktığımızda kıyamazdık toza toprağa girmeye. Kırmızı ayakkabılar... Kirlenmemeliydi. Zaman geçerdi. Alışmaya başlardık.Kırmızı pabuçlarımız da tozlanmaya. Yıpranmaya. Kenarlarından açılmaya başlardı evvel. Sonra koşa koşa işte bu dükkana, camekanında ‘Ayakkabı Tamircisi’ yazan yere giderdik. Çıkarır verirdik.Diktirmek, güçlendirmek, o kırmızı pabuçları yeniden giyebilmek için. Bir kız çocuğun hayatında bir kere kırmızı pabuçları olur çünkü. Çok işim var derdi. Ayakkabıları verir poşetlerimizden yedeklerimizi, yani bir önceki ayakkabılarımızı giyer kırmızı pabuçları teslim eder eve dönerdik. Sabredemez her gün kapısına gider ‘Amcaa! Bizim ayakkabıları yaptın mıııı?’ diye çekinerek sorar, ‘Yarına, yarına..’ lafını duyar boynumuz bükük çıkardık. 2 gün,3 gün geçer artık katlanamaz tekrar giderdik. Her girdiğimizde çalıştığı masanın arkasında raflarda kırmızı pabuçlarımızı gözümüze kestirip ‘Benimkiler hazır mı?’ diye büyüklerin arasında sesimizi duyurmaya çalışırdık. Baktık rahat bırakmıyoruz, alırdı orada önce yapıştırır sonra dikip poşetle bize uzatırdı... Biz de durur muyuz. Orada giyer öyle çıkardık dükkandan. İlk gün aldığımız gibi ayakkabılarımızı....
Şimdi duydum... Ayakkabıcımız..Canım amcamız rahatsızlanmış da baba mesleği diye almış oğlu eline dükkanı. Helal olsun ne diyeyim. Birçok şey değişti çocukluğumuzun geçtiği o kasabada. Binalar yıkıldı yenileri dikildi.Sokaklar asfaltlandı.Işıklar çoğaldı.Arabalar sesler gürültüler... Bir ara sokakta burası kaldı, bir de birkaç şey daha. Umarım daim kalırsınız. Ve umarım sizlerin de hayatlarında acı da olsa tatlı da olsa birer anınız kalır çocukluğunuzdan..
Unutmayın.. Bir kız çocuğunun bir kere kırmızı pabuçları olur. Sonra tozlanır, kirlenir, yıprar ve eskir. Sonra... Sonra bir daha o hevesle kırmızı pabuç giyecek ne yaş kalır ne çocukluk ne de heyecan...
Yine dalıp gitmek istiyorum birkaç saat de olsa uzak diyarlara...
Aklına ne gelirse hep yap olur mu...
“Varlığınızın fark yaratmadığı yerlerde boşluğunuz çok da koymaz. Bunu beni hayatından attığı bir akşam üstü anladım.fark yaratamamıştım sanırım.” Dedi bana seslerden biri.
Yine eksildik biraz.
Paylaşmak güzeldir diye kim dediyse yalan söylemiş vaktinde.Kim inanıp taşıdıysa bizlere bunu, bok yemiş. İnsan paylaştıkça azaldığını anladığında farkediyor her şeyi. Eksiliyorsun. Güzel şeyleri paylaştığında da çoğalmıyor yanlış biliyorsunuz. İçinizden ne geçtiyse dile getirmek de çoğaltmıyor. Büyümüyor dünyanız. Bir kapı açıyorum derken üç kapı daha kapatıyorsunuz kendinizden.
Şöyle anlatayım size. Zifiri karanlık bir mağaranın içindesiniz. Kapı nerde ne taraftan çıkacaksınız bilemiyorsunuz. O karanlıkta o kadar uzun süre kalıyorsunuz ki kendinizle konuşmaya başlıyorsunuz. O kadar çok konuşmaya başlıyorsunuz ki mağaranın içinde yankılanarak geri dönüyor size sesler. Hiç durmadan o duvardan bu duvara çarparak yükseliyor sesler. Siz konuştukça çoğalıyor. Epey zaman sonra arada mağaranın içinde başka sesler duymaya başlıyorsunuz. Birisini bulacağım ve burdan çıkacağım diye seslere doğru ilerliyorsunuz.İlerledikçe daha da zifiri karanlıkta kalıyorsunuz.
Zaman geçiyor alışıyorsunuz. Alışıyorsunuz karanlığa susmadan yükselen seslere. Siz de konuşmayı bırakıyorsunuz o seslerin arasında. Zaman geçmeye devam ediyor yabancı seslere kulak vermiyorsunuz.İçinizde kalan çocuğu da teslim ediyorsunuz o boşluğa. Kurban ediyorsunuz belki çıkabilirim diye. O da olmuyor kaybettiğiniz çocukluğunuzla kalıyorsunuz yine öylece. Zaman geçiyor yine kulak kesilmişken mağaranın içindeki o milyonlara ulaşan seslere, bir ses ayrıştırıyorsunuz. Bir çocuk sesi. Genç bir ses. Neşeli. Tedirgin. Ürperiyorsunuz ve inanmıyorsunuz.Gitseniz yine bir kat daha aşağı inecek ve daha da zorlaşacak çıkmanız.Biliyorsunuz. Bir süre aldırmamaya çalışıyorsunuz ama öyle çekiyor ki ses sizi. Kapılmamak için kendinize yükleniyorsunuz. Zaman geçiyor ve sesi merak edişinizi bastıramaz hale geliyorsunuz. Ona seslenmek için lal olmuş dilinizi çözüyor ve geliyorum diyorsunuz.Yürümeye başlıyor, anlatamaya girişiyorsunuz her şeyi. Biriktirdiklerinizi dökerken adımlarınız hızlanıyor. Adım attıkça daha cesur oluyor ama bir o kadar da korkuyorsunuz. Mağaranın içine kurban ettiğiniz o çocukluğunuz sizin peşinizde ilerliyorsunuz öyle. Dalıp hızlanmış daha çok anlatmaya başladığınızı farkediyorsunuz. Sustuğunuzda o genç neşeli sesin çoktan kaybolduğunu anlıyorsunuz ve o an kendinizi bırakıyorsunuz olduğunuz yere. Gözlerinizi kapatıyor,sesinizi kesiyor ve anlatamadıklarınızı bir sahil kenarında yağmur damlalarıyla karışmış çayınızda bırakıyor eksiliyorsunuz.
Ah O Kadın...
Annemin hastalığını öğrendiğimde uzun bir süre farkında olamadım hicbirseyin. Oturtamadım da ona zaten. Ben genç yaşımda ihtiyar hissederken kendimi o benden daha genç daha deli dolu olur hep. Daha çılgındir filan. Başlarda düşünmedim. Yalnızca işten çıkıp evin kapısına varana kadar bir kaç sefer gözlerim dolar içime ağlardim. O da ne hissedecegimi bilemedigimden işte. Zaman geçti ameliyat oldu tedavisine başlandı. Bu süre zarfında ise tamamen kendimi onu mutsuz edebilecek en küçük şeye varana kadar ortadan kaldırmaya adadim. Elimden geldiğince işte. Sabahın köründe beni evin içinde kovaladı ekmek almaya gönderemezdi misal. Şimdi ekmek lazım demesi saatin kaç olduğuna bakmıyor. Sonradan anlıyorsun da o sonralari acı anlıyorsun. Ben korkuyu basite alırdım. Gerçekten korktuğumda ise annem in kanser olduğunu öğrenmiştim işte. Ve ne biliyor musunuz ? En çok da dertlesmeyi Özlüyor insan. Ama dertlesemiyorsun. Anlatamıyorsun. Ben annemin neyi oldugunu soranlara gülerek cevap veriyorum. Çünkü hala inanamıyorum. Oturtamiyorum. Tutup da birine kafamı sokup Aglayamıyorum. Ve dertlesmeyi unutuyorum. Çünkü... Çünkü anlatmiyor insan. Denedim ama bogazima düğümlendi içimdekiler.oyle olunca da sustum gülmeye çalıştım.baska konulara atladım. Şimdi de ne düşünüyorum biliyor musunuz... saat 02:30 olmuş. Annem nasıl güçlü bir kadın diyorum. Hepimizden güçlü.o kadar acıya diş sıkıp hastaneden çıktıktan sonra gülmeye çalışıyor ya mecali bile olmasa... şükür. Biz genç olarak çocuk olarak bilemiyoruz arkadaslar cevremizdeki güzelliklerin kıymetini.kaybetmeye yakın anlıyoruz. İnsanlığı da,doğayı da , çocukluğu da , anneyi babayı da...
İnsan annesini iniltisinden veya öksürmesinden bile tanıyabiliyormuş...
Ağrılarım çoğaldıkça küçülen bedenim ve ben...
Gecelerden bir gece daha.Yine oturmuş saatleri umursamadan,yorgunluğumu umursamadan çayımı sigaramı yudumluyorum. Düşünüyorum sessizce şarkılar eşliğinde.Beynimin içi kıyamet soğukluğu. Bedenimden çok yüreğim yanıyor. Unuttum artık dinlenmeyi. İlk önce gülmeleri unuttum. Şimdilerde ise ağlamayı.
Güzel şeyleri unutmaya başlayalı da epey oldu sanırım. Boğuluyorum karanlık bir boşlukta. Bir otobüs camında, bir sahil kıyısında, sonsuz yıldızların altında. Boğuluyorum işte. Her şeyin yanında yeni şeyler de öğrendim. İçine ağlamak nasılmış mesela. Acı değil de ağrıması nasıldır içinin insanın, öğrendim sanırım. Daha ötesi de var biliyorum ama erteliyorum sadece.
Gölgelerinde kaybolmaya başladım insanların. Kendimi düşünmeyi de bıraktım daha da. Güzel olmayı da. Bir kadını en güzel yapan tebessümler de düştü yüzümden. Ağrırken nasıl yer çekimine yenik düşmez ki zaten dudaklar. Belki bir kaç saniye. Hepsi o kadar işte. Yine unuttuklarının arasına gömüyorsun ve yer çekimi kazanıyor.
Anlatamıyorum ki artık. o kadar sade geliyor ki hislerim cümlelerde. Yaşıyorum ama. Hala uyanıyorum çünkü uyanmam ve devlerle savaşa devam etmem gerekiyor. Yılgınlıklarımı yastığımda, gözyaşlarımı içimde bırakarak kalkıyorum sabahlara. Tutuyorum avuçlarımda kalan umutları da ve yine devam..
Gecelerden bir gece daha. Ben tükenip yerin yedi kat altına gömülmeye sürükleniyorum. Sesim çıkmıyor. Çıkaramıyorum. İyiyim diyorum. Yarından kötü dünden iyiyim işte. Ancak Küçük İskenderin de söylediği gibi ‘Basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım.’
Anlatamadım. Hiçbir zaman da anlatamayacağım sanırım.
Gecelerden bir gece daha.. Günaydın şahlanan sessizliğim.
Bazen sadece huzuru ararsın yazdıklarında, çizdiklerinde… Döner bir bakarsın huzur hep kendinde kalır,
Sen bir başkasında ararken..
Düşerken küllerin,
Yanarken mumların ağaçların ucunda…
Denizler Ülkesinden
Güzel şeyler yazılamazmış. Yazamıyorsun işte. Alışmışsın hep karanlık bir okyanusta boğulmaya, tutunduğun ışığın adını koyamıyorsun. Olsun ...
Bazen sadece sıranın gelmesini beklersin oyuna dahil olabilmek için...
Sevemedim şu zaman işini. Geçiyor mu, hızlı mı, yavaş mı anlayamıyorum bile. Her neyse zihnimde yer alan bu dert, zamanı öteliyor sanırım.
Biz çok aptalız aslında. İnsanlık olarak çoğunluğumuz öyleyiz. Hassasız her seye karşı. En ufak bir olumsuzlukta çöküyoruz. Ruhumuz var ya bizim hani. En küçük taşlara dağ diye bakıyor oturup ağlıyoruz. çoğumuz gerçekten aptalız; kendi derdimizin bokunda boğulmaya mecbur bırakıyoruz kendimizi. Aman ne alâ... Her gün bir fazla yoruyoruz o var dediğimiz ruhumuzu. Ben de yaptım evet. Küçük şeylerde ağlamaya başlayıp büyük dertlerle karşılaştığımda daha felakete döndü isyanım.
Şimdi ağlayamıyorum ben mesela. Ama saatlerce oturup ‘Ne olacak şimdi?’ diye düşünmek daha zor ağlamaktan biliyor musunuz? ‘’O giderse ben ne yapacağım?’’ demek. Her ihtimalin açık olduğu ve hala bilinmezliğin koca bir duvar olduğu dönemde bu sorular ve niceleri.. En trajik kısmı da düşüncelerinin sonunda kimseye bunu belli etmemeye çalışıp neşeli olmak. Şimdi okuyan kim varsa bilemiyorum fakat sanmayın sevgilimdi korkularıma sebebiyet veren. Değil.
Aslında sevgili. Ama sevginin başladığı yer bendeki. Yüreğimin en ince teli. Kopsa dünyamın başıma yıkılacağı yer. Evim dediğim yeri ev yapan insan. Bağdat gibi diyar olmaz dan önce gelen yâr.
Şimdi de belli olmayacak.Daha da belli olmayacak. Bu beklemenın bittiği an ya yeniden doğacak ya da hayatımın kıyameti kopacak. Sadece bekliyorum.
Medya ve Günümüz
İnsanların ve toplumların arasında var olan iletişim kanallarından biri olan medya günümüzde geçmişte en büyük etkileri oluşturan bir kaynaktır.
Medyanın oluşması ile beraberinde gelenler sorunlar bir hayli fazladır. Haberleşme konusunda iyi bir konumda olsa da medya doğru haber sunumunu yapmalı ve toplumu doğru bilgilendirme sorumluluğunun altına girmektedir. Medya kurumlarının tarafsız ve yansız bir politika izleyip siyasi toplumsal olayları detayıyla anlatmalı ve aktarmalıdır. Ayrıca her kesime hitap eden haberler yayınlanmalı ülke içinde durumlardan bir fiil herkesin haberdar edilmeleri sağlanmalıdır.
Günümüzde en yaygın medya televizyon kanallarınca düzenlenmektedir. Fakat yayın yapan kanalların taraflı olması da bireylerin taraf tutmasına ön ayak olmaktadır. Bu durum ise toplumsal bölünmelere ve insanlar arasındaki çizgilerin daha belirgin ve keskin olmasına neden olmaktadır. Bu bölünmeler keskinliğini artırdıkça insanlar arasındaki bölünmeler şiddetlenmeye başlayacaktır.
Günümüzde baktığımızda medyaların tarafsız olanının kalmadığını görebiliriz. Ayrıca aşikar olan bir durum ise Türkiye de haber yapma özgürlüğünün önüne geçilmekte ve ülke içinde gerçekleşen olaylar tam anlamıyla topluma aksedilmemektedir. Bu da insanların birbirlerini yanlış değerlendirmekte hatta ırkçı politikanın daha da ilerlemesine neden olmaktadır. Bir örnekle açıklayacak olursak günümüzde artık kanıksanmaya başlayan patlama olayları şiddetini artırmaktadır. Bunlar hakkında net bilgi edinememekte ölen yaralanan kişi sayılarının bile kesin olarak tayin edilememektedir. Gündemimiz bununla çalkalanırken doğuda gerçekleşen çatışmalardan herhangi bir yayın kurumu detaylıca haber yapamamaktadır. Kimimiz net olarak haberdar peki bu yaşanan çatışmalardan veya patlamaların detaylarından?
Ayrıca en büyük eleştirilerden birisi de haber yapma özgürlüğünün kısıtlanmaya başlamasıdır. Devlete değil iktidara karşı olan bir tutum gündeme geldiğinde yayın ve yayım organlarına kılıfı uydurularak engeller konulmaktadır. Düşünce özgürlüğü sınırlanmakta, düşündüklerini dile getirmek git gide güç hale gelmektedir. Düşüncelerimizi dile getirirken büyük bir endişe güttüğümüz bir dönemde olduğumuz kuşkusuzdur.
Medya bir sorun teşkil etmemektedir. Yalnızca yetkililer üstlerine düşen görevleri hiçbir mani olmadan yapabilmeli, doğru olanın yayını konusunda endişe gütmeden haber yapabilmelidir. Gerekirse iktidar veya devlet yerinmeli gerekirse övülmelidir.
Türkiye’de Ahlak Anlayışı ve Ahlak Çatışmasının Ortasında Kalan Kadınlar
Ahlak toplumlar arasında değişken özellikler gösteren bir unsurdur. Her toplumun birbirine yakın tanımları olmasına karşın toplumlar arasında farklı anlamlandırılması da dikkate alınmalıdır. Ahlak, toplum normlarının ve bireyin bu normlar karşısında göstermiş olduğu/göstermeyi düşündüğü/göstermediği şeylerin tümüdür. Bir toplumda ahlaklı olmak o toplumun normlarına uyarak yaşamak anlamına gelmektedir. Ahlak anlayışı olmayan birey veya toplumdan söz etmek mümkün değildir. Peki bireyin bu kuralların arasında ki etkisi ne ölçüdedir? Ayrıca tam tersi durum, yani ahlaksızlık –ki benim için ahlaksızlık tabiri yoktur, ahlak dışı olma tabiri vardır- bu kurallara aykırı davranmak demektir.
Ahlakın tanımını veya içeriğini daha da genişletebiliriz. Toplumlar arası ahlak ve cinsiyetlerin bu ahlak çerçevesi içindeki konumları bizim ilgileneceğimiz kısmı olacaktır. Toplumlar arası farklılıklar gösterebildiğini söylediğimiz ahlak anlayışı, çoğunluğunun Müslüman olarak yaşadığı Türkiye bazında ne anlama geldiğini, diğer toplumlarla karşılaştırmada Türkiye’nin konumunu, bu ahlak çemberinde kadının yerinin neresi olduğunu ve toplumun kadına olan bakışının hangi derecede olduğuna değinmeye çalışacağım.
Ahlak bireysellikten toplumsallığa kaymış bir tutumdur. Daha doğrusu iki tür ahlaktan söz edebiliriz; Evrensel olan ahlak, kültürsel olan ahlak. Birey için ahlaklı olmak veya olmamak yaşadığı bölgeye,yaşına veya cinsiyetine göre farklılıklar da sergilemektedir. Yapılan anketlerde yaş,cinsiyet,eğitim gibi faktörlerin ‘ahlak’ kavramının ne olduğuna ilişkin görüşlere etki etmektedir. Örneğin, ilk makalede söz edilen ‘Aileden gizlice para aşırıp aşırmamak’ anketinde yaş faktöründen dolayı değişkenlik gösterdiğini görmekteyiz. Bu ankette baz alınan konu ahlaki çatışma ile ilişkilidir fakat ahlaki çatışmanın yaşanmasında yaşın da önemi vardır. Orta yaşta bulunan bireyler açısından bu durum önemli ve çatışma gerektiren bir konu olarak görülmektedir. Ahlaklı olmak onlar için aileden gizlice para aşırmamaktır.
Gilligan için insanların kendi hayatlarıyla ilgili nasıl konuştukları çok anlamlıdır.Kullandıkları dil,yaptıkları bağlantılar içindeki yaşadıkları ve faaliyette bulundukları dünyayı bize gösterir. Bireylerin ahlaki görüşlerini ve yaşantılarını anlayabilmek için eylemlerine ve sözlerine dikkatli incelemeler yapılmalıdır. Birey, ben merkezci konuma geçmesiyle beraberinde gelen kendi ahlak çemberi değişkenlik de gösterebilir. Şöyle ki öncesinde ahlak dışılılık olarak adlandırdığı bir durumu kendisi yaptığında/yaşadığında aradaki çelişkiyi ortadan kaldırmak adına fikir değişikliliği yapabilir. Düşüncelerimizle davranışlarımızın birbirleriyle tutarlı olmasını isteriz.Düşüncelerimize uymayan bir davranış sergilediğimizde bu davranışımızı geri alamayacağımız için tutumumuzu değiştiririz.Bu duruma bilişsel çelişki kuramı denmektedir. Erkeklerin evlilik öncesi cinsel ilişkiye girme deneyimleri sonrasında kadınların da bunu yaşamaları konusunda tutum değişikliliği görülebilir. ‘Ben yaşıyorsam neden bir kadın da yaşamasın.’ bakış açısı oluşmaktadır. Bunların yanında ataerkil tutucu yapıya sahip bireyler de mevcuttur. Bakir olup kadının da bakire olmasını istemektedirler veya bakir olmamalarına rağmen evlilik öncesi kadının cinsel ilişkiye girmesini olumsuz karşılamaktadırlar.
Bireylerin ahlak konusunda çatışma yaşamaları da yaşadıkları kültürün etkisi büyüktür. Birey tek başına iken kendi ahlak kurallarını koyar fakat yaşadığı toplumda bu kurallar bazen iş görmez olarak kalabilir ki bu durumda birey iç bunalıma girme yatkınlığı da gösterebilir. İnsanların ahlaki kurallarını koyarken toplumlarının normlarına uygun bir çizgi çektiklerini rahatlıkla görebiliriz. Kendi toplulumumuzda bireylerin ortak bir ahlak algılaması vardır (azınlıklar mutlaka olacaktır) ve bu algılamaya eğitim faktörünün de etkisi büyüktür.
Müslüman bakış açısının hakim olduğu bu kültürde doğunun gelenekselliği ve batının modernitesi, toplum içinde ahlak çatışmalarına da neden olmaktadır. İkinci makalemize konu olan kadının evlilik öncesi cinselliği toplumumuzda hem geleneksel ve tutucu bakış açısı ile ahlaksızlık (ahlak dışılık) olarak görülürken, modernizme daha yakın olan kesimin bunun ahlaksızlık olarak algılamadığı görülmektedir. Modernizm eğitim ile beraberinde gelmektedir ve Türkiye’de eğitimin yükselişe geçmesiyle cinsellik vb. konularda daha olumlu bir bakış açısı elde edilmeye başlanmıştır.
Toplumumuzda cinsellik kadın ile bağdaşlaştırılan bir konudur fakat cinsellik iki cinsiyetin de ortak bir alanıdır. Ataerkil bir toplumda yaşıyor olmamızın benim penceremde eksik olduğu nokta eşit bir bakıştan yoksun olmasıdır. Bunun nedeni ise tutucu veya gelenekselci bir yapımız olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durumu yargılıyor değilim fakat insanların cinsiyetlerinden veya cinsiyet tercihlerinden dolayı yargılanıyor olmasını hoş karşılayamıyorum.
Kadın ve ahlak konusu yan yana geldiğinde toplumumuzda bu iki kavramın ortaya çıkardığı ‘namus’ anlayışı vardır. Yanlış olduğunu düşündüğüm nokta ise ahlaklı olmak ile namuslu olmak aynı şey değildir fakat kadın söz konusu olduğunda toplumumuzda bu iki kavram birbiriyle neredeyse eş değerde kullanılmaktadır. Namuslu olmanın anlamı ise kadının evlilik öncesi cinsel yaşantısı veya eşini aldatma konusunda kadın evlendiğinde bakire olmalı ve eşini aldatmamalıdır. Bu yalnızca benim toplumumuzda gözlemlediğim bir tutumdur. Cinsellik ve kadın hakkında günümüzde ve öncesinde detaylı bir deney veya anketler bulunmamasından dolayı bu konuda çok bir şey söylemek mümkün olmayacaktır. Fakat ODTÜ öğrencilerinin de katılımının sağladığı bir deneyde tutucu, gelenekselci ve bu ikisi de olmayan üç temel bakış açısı vardır. Gelenekselci ve tutucu olarak tanımlanan bireyler kadının evlilik öncesi cinsel ilişkiye girmelerini olumsuz karşılamaktadır. Gelenekselci veya tutucu olmayanlar ise bu durumu normale yakın bir durum olduğunu söylemektedir.
Türkiye’de cinsiyet ayrımcılığı ve kadınların yaşadığı zorluklar ön planda olan bir konudur. Modernitenin yükselişi ile beraber oluşan bilinçli bireylerin cinsiyet eşitliğini dengelemekte olduğu da ortadadır. Ahlaki olarak gelenekselci ‘Elalem ne der?’ sözü yavaş yavaş kaybolmaya başlamaktadır fakat bir diğer tutucu yanımızla beraber ciddi çatışmalara zemin hazırlamaktadır.
Toplum baskısı ile karşı karşıya kalan kadınların ahlak-namus kavramlarında kaybolmaktadırlar. Yukarıda bahsedilen deneylerin sonucu genellemeye dökülebilecek kadar detaylı değildir. Aynı deneyleri Türkiye’nin doğu kesiminde yapılmasıyla beraber istatistiklerde büyük oranda değişiklik olacaktır. Toplum baskısı kadının veya bireyin üzerinde doğu bölgelerinde daha ağırlaşacaktır. Türkiye’de ahlak çatışmalarının yaşanması normal bir durumdur. İki ayrı kültürün arasında yer almaktadır ve ülke içinde farklı kültürlerden insanların çoğunluğu da yadsınamayacak seviyededir.
İncelenen makaleler:
*Yaşanan Ahlaki Çatışma Örnekleri Üzerinden Türkiye’de Gündelik Ahlak Anlayışı [Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi-Yaz-2010 Cilt:9 Sayı:33 (348-367)]
*Evlilik Öncesi Yaşanan Cinsel İlişkiye ve Kadınların Evlilik Öncesi Cinsel İlişkide Bulunmasına Karşı Tutumlar [Nuray Sakallı, Güıuuır Karakurt, Ozanser Uğurlu ]
En Başında Anlatamaz İnsan...
Kırılıyoruz bir çok noktamızdan. Benim de kırıldığım günlerin ardından geliyorum şu an. Kadın olmak zor iş efendim. Vereceğin kararların sadece seni etkilemediği yaşlarda isen üstelik. Son deminin, ilklerinin dumanı hala içindeyken incinmemek olası değil. Korkmak hele ki... Bilemediğin ufuklara doğru seyir halinde isen ve o süt liman okyanus bir anda çalkalanmaya başladı ise ne yöne gideceğini bilemez insan. Göz görmez, uzak ama çok uzak bir yere sığınmak istersin ve bilirsin ki çıkan fırtınadır senin o sığınağın. Yağan yağmurda sırılsıklam ıslansan da gemin parça parça olsa da yine başını onun göğsüne sokup orada saklanmak istersin. Bir yavrunun annesinin kollarında güvende hissettiği gibi hissedersin kendini. Elden ne gelir ki.. Doğa halidir, kaçınılmazdır. Vereceğin kararlar, tercihlerin, belki de tek bir hamlen bile seni mat edebilir halde bırakır.
Keşke saklanmak çözüm olabilse ve ben yastığımın altına başımı sokup gizlenebilsem tüm çizilen hikayelerden,olay örgülerinden. Unutulsa ve hiç olmamış, duymamışım veya ben hiç var olmamış olsam.