Mağlubiyet
Yaşamı kurcalamanın yararı yoktu. Yaşam… Yaşanıyordu işte ve bitip gidecekti günün birinde, onların aralarına katılmalı ve eğlenmeliydi, bitmesi kesin olan bir şey böylesine ciddiye alınır mıydı?
-Duygu Asena
Büyük ihtimalle alınmamalıydı ama insanoğlu, hayatı ciddiye alırsa hayat da ona istediği her şeyi sunar sanıyordu. Tüm çabası, telaşı bir umuda, düşük bir olasılığaydı. Çoğu insan savaşıyor var gücüyle, geçmişle gelecek arasındaki mücadelesinde şu anı kaçırma korkusuyla. Su akıyor yolunu buluyor zaman geçtikçe, ama insan yarasını kapattı sanırken bir daha sızıyor kan içeriden. Bir şey de diyemiyorsun, yarayı sızlatan insanın kendisi nihayetinde.
Bir filmde duymuştum, “Eğer geçmişle mücadele etmek zorunda değilsen hafıza harika bir şeydir.” diyordu kadın. Ben de bazen geçmişteki güzel anılarımı, duyduğum heyecanı, hissettiğim mutluluğu, tatlı endişelerimi; o anlarda olduğum kişiyi özlüyorum. Bazı anılar diğerlerinden daha fazla acıtıyor hatırlanınca. Mesela, artık hayatında olmayan insanlarla güzel anılarını hatırlamak kağıt kesiği gibi. İncecik, zarif bir çizik ama acısı şiddetli.
Hâlâ o günkü gibi içim titriyor, “Allah'ım bu ne?” diye içimden sevinç çığlıkları attığım anı düşününce. Şimdi de “Allah'ım bu ne?” diye soruyorum hayatıma bakıp, öncekinin zıttı bir duyguyla. Öyle ki, “Hiç pişmanlığım yok.” diyordum. Öyle sanıyordum. Çünkü hissettiklerimden ve olduğum kişiden hiçbir zaman utanmadım. Sevdim, güvendim, inandım diye hiç pişman olmadım. Beni var kılan şeyler zaten bunlar. Madem bir kere geldiysem bu dünyaya, kendimi, hem kendime hem bir başkasına yaşattığımdan sorumlu tutuyorum. Hissettiğim pişmanlık ise bir ilişkiyi bitirme şeklime. Severken ne kadar cesursam, bir sorunla karşılaştığımda önemsemiyor gibi yapıp içten içe korkmama.
Şu hayatta beni en rahatlatan şeylerden biri yazmak; ama bir sorun varken, bir yanlış, sorulması gereken sorular ve alınması gereken cevaplar varken yazmak doğru bir seçim değilmiş. Belki anı bırakmak için güzel bir yol, ama kalbin kırılmışsa ve o hissi kelimelerle anlatamayacaksan yazmanın hiçbir anlamı yok. Geç fark ettim. Çok istedim kalbimi kıran insanlara “Neden bana bunları yaşattın?” diyebilmeyi. Dedim de. Cevap alamayacağımdan emin olduğum bir şekilde sordum. Aslında beni süründüren sorumun cevabı sanki umrumda değilmiş gibi yaptım.
Hayatta öyle anlar oluyor ki, aylarca olayların durulmasını bekleyip yapmak istediğini, yapmaya ihtiyacın olan seçeneği seçmene fırsat vermiyor. O an sıcağı sıcağına doğru ya da yanlış bir yol seçiyorsun kendince. İşte, benim de öyle oldu hep. Bir sandalyeye oturtup, gözlerinin içine baka baka sormam gereken sorular, sesini duyarak almam gereken cevaplar olan insanlar var hâlâ. Çünkü ben zamanında kendim için yanlış yolu seçtim. Sevdiğim, değer verdiğim insanların kalbini kırmamak için, korktuğum için önemli değilmiş gibi yapmayı seçtim. Nasılsa biri yanlışımı düzeltir sandım, böyle olması gerekiyormuş dedim. Kendimi avuttum. Görmemişim, duymamışım, hiçbir şey olmamış gibi; ben hiç yara almamışım gibi. Anlıyorum ki, bazı şeylerin üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, onca çabaya rağmen, en fazla alışılacak kadar değişiyor.
Nihayet aklımı yitirmeden, kendimi kaybetmeden yaşamıma devam etmek, öğrenilmiş çaresizliğe inadımdan, her gün yine yeni yeniden başlamak beni yordu. Cevapların hiçbir zaman gelmeme ihtimalini fark ettiğimde soru sormaktan vazgeçtim. Bu zamana kadar akıntıya kürek çektiğimden herhalde, bunu kabullenmek sandığımdan daha zor oldu. Şanslıyım ki yaptığım en iyi şeyler ne hissettiğimi, ne düşündüğümü sorgulamak ve kendimle yüzleşmek. Yani arada bir kendime “Hayat nasıl gidiyor?” diye soruyorum, “İyi işte, yokuş aşağı hızla bisiklet sürüyorum. Düşmem an meselesi ama ben düşsem de kalkacağıma inanıyorum.”
Nisan 2016
-Lu.















