Hayatında garantiye aldığını düşündüğün şeylerin bir son kullanma tarihinin çıkması çok pis sarsıyor insanı. Doğduğun günden beri hep orada olan insan yavaşça solup gidiyor ve bir gün artık orada olmamaya başlıyor.
Bir buçuk yıllık bir hastalık süreci, üç ameliyat, radyoterapiler, kemoterapiler, yüzlerce hap. Kısmi felç, hareket kabiliyetinin kaybı, tam yatalak hali, dört gün deliksiz susuz yemeksiz uyku. Yine de son dakikaya kadar bir umut taşıyor içinden. Rüzgar yön değiştirir mi? "Yapacak bir şey yok evine götürün" diyen doktora inat başka şehirlerde başka hastane odaları. Mrlar, tomografiler.
Sonra bir gün sabahın yedisinde çalan telefonu açmana gerek kalmıyor alacağın haberin ne olduğunu öğrenmek için. Bekliyorsun çünkü. En kötüsü bu mu? Bilmiyorum. Yaşanan süreçte en az on tane şey gösterilebilir en kötüsü de bu diye. Kaybolan insanların yakınları hep "en kötüsü ne olduğunu bilmemek öldüyse öldüğünü bilelim" diyordu. Bilmek de yumuşatmıyor ki içindeki hissi.
Başta bir çöküş. Sonra teselliler. Çok çekmediler. Artık yorulmuştular. Çok acı çekiyordular. Seven herkesin kendine göre kaçışı.
Sonra kabullenme. Artık yok. İdare etme çabaları. Güçlü kalma uğraşı. Baktığın zaman zaten son bir buçuk sene yoktu ki. Biz vardık onun için. Dört kişilik bir ailenin hastalığa karşı tek vücut direnişi. Biri yemesini içmesini takip eder diğeri ilaçlarını kremlerini diğeri doktorlarını tedavilerini. Artık yok.
Yerini doldurma çabaları. O yoksa artık ben olmalıyım. Sırada ben varım çünkü. Dimdik ayakta durma savaşı. Belgeler, hocalar, bankalar, noter tapu ruhsat vergi dairesi kredi kartları belediyeler. Gereksiz bir savaş hali.
On gün olmuştu. İyi de dayandım. Sadece iki kez ağladım. Biri haberi alınca, biri mezarlıkta. Fazla da dalıp gitmedim ayaklarım yere bastı hep. Ailenin büyükleri bana bakıp tükürük dolu maşallahlarını patlattılar hep. Evin erkeği artık sensin. Babasının oğlu.
Kimseyle kavga etmedim. Ne kendi büyüklüklerinin yanında ufacık kalan borçların peşindeki bankalarla ne mezarlıkta beş lira koparmak için çakallık yapan koca koca amcalarla.
On gün olmuştu. İyi de dayanıyordum. Sonra arabanın lastiği patladı. Tüm gerçekliğin üstüne hücum etmesi için gerçekleşebilecek o kadar şey varken hem de. Arabanın lastiği patladı. Nokta atışı. Daha isabetli olamazdı. Arabanın lastiği patladı ve benim elim telefona gitti babamı aramak için. Hani böyle filmlerde araba suya düşer de çıkmak için camı kırması gerekir filmin kahramanının. Camı kırdığı an içeri su dolmaya başlar ama. Aynen öyle oldu işte. Elim telefona gitti babamı aramak için ve bir anda içeri su dolmaya başladı. Ölümden sonraki on gündür, hastanede yattığı bir aydır, tedavi gördüğü bir buçuk yıldır, evinden çıkıp tek başıma yaşamaya başladığım on yıldır hallettiğim, halledebildiğim o kadar işten sonra bir lastik patladı ve benim aklıma gelen ilk şey onu aramak oldu.
Bugün iki hafta oldu. Biliyorum sensiz hayatta kalırım. Biliyorum sensiz yaşamaya da alışırım. Ama bugün iki hafta oldu ve bugün acemi şoförün teki ölmeden yirmi gün önce bizim için aldığın arabaya arkadan çarpınca benim düşündüğüm ilk şey seni arayıp "gerizekalının teki yine gelip bana çarptı" demek oldu.
Hayatım boyunca beni herşeyden korumaya çalıştın. Ben bunu nasıl atlatırım bilmiyorum.
Üç etti.










