hello vonnie

Game Changer & Make Some Noise

ellievsbear
todays bird
Color Me Curious
No title available
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
ojovivo
art blog(derogatory)
macklin celebrini has autism
Doug Jones

#extradirty
RMH

pixel skylines

tannertan36
untitled

Discoholic 🪩

titsay
TMBGareOK. The Official They Might Be Giants tumblr
Today's Document
seen from Thailand

seen from Saudi Arabia
seen from Netherlands

seen from Malaysia
seen from United Kingdom
seen from Vietnam

seen from Canada

seen from Germany
seen from Bangladesh

seen from Australia

seen from Colombia

seen from Türkiye
seen from Türkiye

seen from Italy

seen from Australia
seen from Iraq

seen from Australia
seen from Venezuela
seen from Australia

seen from United States
@burakkerem
Dün, Bugün ve Rüya
Hurda bir geçmişin üzerinde yükselen yarınlarımız var seninle. “Vardı” olacak aslında. Şimdiki zaman ile geçmiş zaman arasında şaşırıyor kelimelerim. Rüyalarımın bununla bir ilgisi var sanırım. Seninle sevişmeseydim dün gece, böyle zamansız cümleler kurmazdım. Karışık kuruyemiş tabağından senin için zamansız ayıkladığım fındıklar gibi.
Sayıca az olan fındıkları bulma mutluluğunu aldım elinden. Ne düşünüyordum biliyorsun. O yüzden şaşırmak ve kendini yargılamak da yok, dolanırken bir otel katının boş koridorlarında.
Hangi kapının arkasındayız? Şu rahatsız etme uyarısı olan kapı mı yoksa koridorun sonundaki kahkahaların duyulduğu odada mıyız?
“Çok soru soruyorum.” derken bile sorulara ara vermeyen merakım ve sabaha karşı içtiğim sıcak kakaolarımdı aslında seni ve beni hep yoran.
Kızıyorum hâlâ sana. Suçluyorum. Tartışıyoruz. “Neden susuyorsun? Suçlu mu yoksa, konuşacak kadar değer mi vermiyorsun? Her ikisi birden. Kaçıyorsun. Hep yaptığın gibi. Çünkü sen daha önemlisin. Biz değil. Bencilsin. Ben kendimi aldatılmış hissediyorum. Sen ise …”
Ve gidiyorsun o hayali tartışmamızda. Ben ise kızgınlık ve acı içerisinde dişlerimi sıkıyorum kırma pahasına. Tuhaf bir sessizlik ve içe dönme kaplıyor içimi. Sakinleşmem için gereken sürenin geçmesini bekliyorum.
Sonra gizli gizli içimden senin haklı olduğunu söylüyorum çaresizlikle. “Haklıydın. Biraz fazla üzerine geldim. Biliyorum sadece biraz zamana ihtiyacın vardı. Sabır gerekiyordu bana: bizim için. Burada olsaydın şimdi bırakır mıydım seni sanıyorsun? Sarılıp uyumak varken o gece koynunda, sorularla boğmazdım kendimi koltukta. Ben sadece …”
Yoruyor bunlar beni ve uyuya kalıyorum. “Aynı yatakta yatıyormuşuz. Kokunu alabiliyorum. Gözlerimi açıyorum. Yatak odasının koridoruna bakan ışığı açmışız. Yatağın sol tarafındasın ve bana bakıyorsun. Beyaz teninin yarısı ışığı yakalamış; parlıyor. Diğer yarısı karanlık. Seyrediyormuşsun beni. Sonra geldim diyormuşsun. Bir daha üzmeyelim birbirimizi diyormuşsun. Ben öğrendim diyorum. Sende tasdikliyorsun neyi öğrendiğimizi sorgulamadan. Öpüşüyoruz usulca ve sarılıyormuşuz birbirimize. Dudakların sıcak, inandırıyor beni bunun düş olmadığına. Sırtüstü uzanıyorum; başın omzumda, elin göğsümde.”
Uyanıyorum alarmın sesiyle veya vakitsiz arayan bir telefonla. Yatağın sol – sensiz- tarafındayım. Senin olmadığın gecelerde kokunla uyumak için kalan bir alışkanlık. Bir de yatağa yastıkları çifter koymak.
Komik bulduğun yüzleşmelerim işte bu sırayla tekrarlanıyor sen gittiğinden beri: Şimdiki zaman, geçmiş zaman ve rüya.
Aldatılmışlık duygusu kaplıyor tekrar içimi. Kızıyorum. “Neden susuyorsun? Suçlu mu yoksa, konuşacak kadar…”
some things never came, still moving through the game.
Burası karanlık biraz benim için
Burası karanlık biraz benim için. Avize düştü geçen gün. Ne gürültüydü. Ne dağınıklıktı. Her taraf kırılan ampulün camlarıyla doldu. İçine hangi kimyasalları koyuyorlar bilmiyorum ama beyaz bir toz da kapladı yerleri. Binlerce cam parçası on metrekareye yayılmış yürek gibiydi.
Ne kadar zordu, benim gibi tembel bir adam için kalkıp bu dağınıklığı temizlemek. Temizlemeliydim çünkü çok can yakar küçük cam parçaları battığında. Kanatması da değil, camın oradan vücudun içinde ilerlemesine ilişkin gayri bilimsel kocakarı bilgileri mevcut bir de.
Temizledim. Avizeyi tekrar takmadım. Üşendim. Sabah takarım dedim. Ama ne o sabah ne de başka bir sabah takmadım. Takarım belki bir ara. Şimdilik karanlık biraz benim için burası.
Sen memnun görünüyorsun sanırım. Gözlerini acıttığı için mi fazla ışık yoksa gölgelerin kattığı gizem ve güzelliği sevdiğin için mi bilmiyorum. Yok, gözlerinde kırışıklık yok. Kastettiğim bu değil. Bilmiyorum dedim. Çok da irdelemek istemiyorum. Hayır, analiz yapmak istemiyorum. Çünkü her söylediğim yaralıyor seni. Neden sivri bilmiyorum dilim. Ama aslında önyargılı değil. Sadece anlamak isteyen meraklı bir beyinin kurduğu cümleler bunlar. Nedense dokunuyor işte sana. Anlaşılmak istemiyorsun belki de bu kadar ve bu loş ışık(sızlık) seni güvende hissettiriyor.
Yine seni çözmeye çalışıyorum. Aslında tek çözmek istediğim düğümler. O yüzden bu gece votka içiyoruz. Neden mi? Herhalde bir şeylerle karıştırınca içmesi en kolay içeceklerden olması, ucuz olması ve çabuk sarhoş edebilmesinden dolayı. Yani hafif meşrep. Bizim gibi. İçeriz, sarhoş oluruz, bir iki tane salak televizyon programı seyrederiz diye düşündüm. Hani medya kuruluşlarının bizi a,b,c diye zekâ ve kültür düzeyine göre ayırıp c sınıfına hazırladıkları o programlara a ve b insanları olarak bakıp güleriz diye. Belki bir ara da duygu durumumuza göre müzik dinler, gözlerimizi öylece uzaklara daldırır ve birbirimizin omuzunda dinlenir başlarımız.
Biraz daha buz ister misin? Sen dur, ben koyarım. Ellerin üşümesin. Bak burnun kızarmaya başlıyor. Zaten düğme kadar o burun. Daha var votkamız. İçelim. Sadece unutalım dün ve dünleri ve hatta bu sabahı ve de öğleni. Akşamüzeri geldin sen değil mi? İşte o vakitten yani durakta karşılaşmamızdan ve ağır ağır gülümseyerek birbirimize doğru yürüyüşümüzden başlatalım zamanı. Anlatmak istiyorum sana o anı. O gülümsemeni ve güneşin kızıllığının saçlarını parlatışını gördüğüm o anı. Çok zor tuttum sana doğru koşmamak için kendimi. Koşmak istediğim sen miydin yoksa sadece koşup birisine sarılma isteği miydi? Yaklaştık önce ellerimiz sonra yanaklarımız kavuştu birbirine ve ben dayanamayıp ellerimi bırakarak kavrayıp sarıldım sana. Çok uzun olmamalıydı o sarılma anı. Çok kısa tutmak da istemedim. İkircimli bir sarılıştı. Bir arkadaşa sarılmanın güvenine sığınmış ağır duyguların ikircimiydi. Dedim ya koşmak istemiştim iki kolunu açmış bir kadına ve onu havalandırıp gücüm yettiği kadar havada döndürmek istemiştim. Sonra öpüşürdük ya da öperdim seni kimseye aldırmadan. Sonra koluma girerdin. Hayır, elimi tutardın ve uzaklaşırdık.
Çenem açıldı biraz. Votka etkisini gösteriyor. İşte bu yüzden içiyoruz. Açılmak için. Ve daha çok içeceğiz bu gece. Her şeyi unutmak için yarın uyandığımızda. Baş ağrısı da olacak biraz ama bunun için de birer biramız var sabaha. Ama konumuz bu değil bu gece. Bu yarınki bedenlerimizin sorunu.
Hadi bir yudum daha al da mutfağa gitmişken senin bardağını da doldurayım. Yorulma. Sen otur dinlen. Misafirsin ve bu gece ben sadece senin rahat olman için elimden geleni yapacağım. Belki kafanı karıştırabilirim ama rahatsız olmazsın sen. Tamam, sen de gel istersen eşlik et. Bak dolapta bir elma var. Onu dilimleyebilirsin. İyi gider votkayla. Bıçak şurada, tabak da şu dolapta. Sen bu tabureleri gördün mü? Otursana. Gülmesene. Ben öyle yapıyorum. Rahatlar. Eski oturduğum evin mutfağı için almıştım. Rengi o mutfağıma uyuyordu. Hani mutfaklarda bağımsız masa gibi dolaplar olur ya. Ne diyorlardı? Sanırım kitchenet'ti adı. Ya da her neyse. Onun etrafında oturmak için almıştım. İki tane yetiyordu. Daha fazlasına ihtiyacımız yoktu. Sabah kahvaltıları yapardık o masada onunla. Bazen de kahve yaparken birimiz orada oturur öbürünü beklerdi. Sonra oturur televizyon ve bilgisayardan arındırdığımız o yerde sohbet ederken kahvelerimizi içerdik. Biraz da müzik olurdu tabi. Tartışırdık, gülüşürdük. Ama rahattı tabureler. Bazen oturduğumuz yerden birbirimize uzanır masanın üstünden öpüşürdük. Bazen de seviştikten sonra çıplak oturur sigaralarımızı içip birbirimizi izlerdik. Uygunsuz mu oldu bu anlattıklarım? Bu gecenin anlam ve önemine uymadı mı? Nasılsa birkaç kadeh sonra bunları da unutacağız. Hadi içeri geçelim.
Rahatsız etmiyor değil mi başım? Ne zaman ağrırsa omzun, söyle ben çekerim başımı. O zaman da sen koyarsan benim omzuma başını. İstersen öbür elini de göbeğimin üstünden atıp, sarılabilirsin. Çok seversin eminim. Çünkü kızım ve kedim çok severdi göbeğimi. Rahattır. Yumuşaktır. Sıcaktır. Senin de buna ihtiyacın var. Görüyorum gözlerinden. En azından votka artık izin vermiyor bastırmana. Kime sarılıyorsun bilmiyorum. Ama şu an yetiyor bana. Sokulalım biraz daha birbirimize, üşümeyiz işte.
Bazen bu kadar yakınlık korkutuyor beni, ne kadar çok istesem de. Konuşurken bu kadar yakın mesafeden dudaklarını izlemek ve içimde deli gibi bir öpme duygusu. Klasik cümleler bile kuramıyorum. Hani kokun sarhoş ediyor gibi. Gözlerimi kapatmak ve öpmek istiyorum. İşte şu dakikadan sonra söylediklerimi duymuyorsun. Çünkü içimden konuşuyorum ama karnımdan değil. Bende gaz sancısı yapıyor sonra. Her konuşmamız ve gülüşümüzde sıcak nefesin değiyor dudaklarıma. Sigara ve alkol kokuyor ağzın ve tek düşünebildiğim bu anlarda gözlerimi kapatıp bir santim daha yakınlaştırmak dudaklarımı. Çünkü dudaklarımızın arasındaki mesafe bu kadar. Ufak bir öpücük. Sevişir miyiz diye bir beklentim yok. Sadece sonra daha sıkı sarılırız ve uyuyakalırız diye hayal ediyorum. Dedim ya, sevişir miyiz diye hayal edemiyorum çünkü çok yorgun bedenim. Hem üzülürüm sevişmezsek sonra. Örselenir egom. Uzaklaşırım seni rahatlatmak için ve çok tuhaf olur bu. Ama beklentisiz ufak bir öpücük kazara gibi olmuş gibi geçiştirilebilir. Affedebilirsin her zaman beni, kızsan da.
Efendim, ne mi düşünüyorum? Bir sonraki yarışmayı benim adam kazanır diye düşünüyorum. İddiaya mı girelim? Peki. Aç bakalım biraz daha sesini televizyonun. Ne verebiliriz birbirimize? Bir şiir yazarım sana istersen. Ve eğer ben kazanırsam sen de bana yazarsın olur mu? Ama hesapsızca ve korkusuzca olsun. Çünkü ben öyle yazarım. Ne mi yazacağım? Hayır, ben kazanacağım. Kaybedersem dinlersin. Evet dinlersin çünkü el yazımı sadece ben okuyabilirim bu vakitte. Ya berabere kalırsak? Kim demiş öyle bir şey olmaz diye. İlla birilerinin kazanması mı gerekiyor? O zaman ben kazanmak istiyorum. Sen de istiyorsan ikimiz birden kazanabiliriz. Anlaştık mı?
Anlaştık seninle. Sen yarışmayı seyrediyorsun ve bu basit iddiayı kazanmak için neşeli tezahüratlar yapıyorsun. Sen dalmışken ben defterime ve kalemime uzanıyorum. Loş, görmüyorum yazdıklarımı ama kelimeler orada. Çok kelimeye gerek yok. Üç beş satır yeter seni anlatmaya. Hayır, yeşil gözlerinden bahsetmeyeceğim. Onun yerine bacaklarımın üzerinden uzattığın minik ve beyaz ayaklarından başlayacağım seni anlatmaya. Matematikten kopya çekeceğim. Çünkü içimdeki çok olma hallerini en iyi sayılar tasvir eder. Sıfatlar yetersiz gelir.
Ne oldu? Ah kaybettin mi sen kuzum? Gerçi ben kaybederim diye yazmıştım ama hadi yaz bakalım. Kalem ister misin? Kendi defterine mi yazacaksın? Tabi oraya yaz. Orada kalsın. Orada kalsın ki yarın tekrar hatırlamak için tekrar okuma fırsatım olmasın. Hep merak edeyim. Çünkü ya unutmak isteyip hayallerimi bir başka şiire saklayacağım ya da dudakların unutturacak bana. Oh bunu sesli mi düşündüm? Seninle alakası yok. Aklıma başka bir şey geldi ve sesli düşündüm bir an. Dalgaya vurma hemen. Azıcık ciddi ol ya. Belki sana demişimdir. Biliyorum, biraz çapkın ve romantik olabilirim ama votkanın bununla ilgisi yok.
Tuhaf bir gülümseme var yüzünde yazarken. Yazdıklarından mı yoksa yazmanın hazzından mı? Kalem gıcırtısı dolduruyor kulaklarımı ama saçma. Televizyonun sesi hala yüksek. Kısıyorum. Biraz müzik açıyorum. Hafif bir şeyler. Ruhu dinlendiren yumuşak bir ses gerek bize. Votkalar bitmiş yine doldurmaya gidiyorum sen yazmakla meşgulken. İyi bir zaman çünkü her gidişimde uyuya kalmandan çekiniyorum. Ve geceyi yalnız geçirmek istemiyorum.
Buz bitmiş. Votka yeteri kadar soğuk ama buzsuz yine de olmuyor. Bu evde neden hep yeteri kadar buz olmaz? Yuh bize. Bir litreyi içmişiz. Eskiden bir büyük derken yetmişlik şişeleri kastederdik ama artık litrelik de yapıyorlar. Belki bir süre sonra daha büyükleri de çıkar. Damacana şarap görmüştüm ama votka için olur mu aynısı?Yeteri kadar sarhoş muyuz? Ben hiç olamadım. Sen de olmazsın biliyorum. Sadece ertesi sabah hatırlamadıkların veya hatırlamak istemediklerin olur hayatında. İşte o eşikteyiz. Yarın sabah ne hatırlamadığın ne de hatırlamak istemediğin olmayacağım. Bir kere olmuştuk. Hatırlıyor musun?
Gülerek başlayan bir geceydi. Bir ara ağlamıştın bir şeylere hüzünlenip. Sonra tekrar gülmeye ve eğlenmeye devam etmiştik. Hayatımızda bizi üzen şeylere lanet edip dalga geçmiştik. Güç bulmuştuk. Bütün masaları sarmıştı kahkahalarımız. Sarhoştuk ve gece güzeldi ve bitsin istemiyorduk. Sana gitmiştik. Müzik devam ediyordu. Dans ediyorduk kontrolsüzce. Sigara sarmıştık. Ama zaten dumanın kafasına ulaşamayacak kadar sarhoştuk. Bir iki defa öpüşüp sonra da sevişmiştik. Yoğundu. Uzundu. Ama bir şey eksikti. Kafalarımız uzaktı ve ben boşalamamıştım. Uzun olması seni memnun mu etmişti yoksa boşalamam hayal kırıklığı mıydı? Sonra gidip odana yatmıştın ve ben o kanepede kalmıştım. Sonra sabah kahve yapmıştın bana. Ayılıp bir an önce gitmem için miydi? Umursamamıştım. Düşünmemiştim hiç. Sen de sanırım. Bana bunu daha sonra bir gecelik bir şey diye anlatmıştın. Denemiştik ve olmamıştı demiştin. Oysa ben denendiğimi veya denediğimi bilmiyordum. Tenin çekmemişti belki beni. Belki de seks düşündüğün kadar iyi değildi. Ya da hatırlamıyordun iyiliği veya kötülüğü. Tek hissettiğin kasıklarındaki tükürük, ter ve vajinal salgıların karışımı bir kokuydu. Duş almışsındır arkamdan. Bense duş almadan gitmiştim o gün işe.
Ne yaptın bitirdin mi yazmayı? Sen mi okuyacaksın ben mi? Hadi oku bakalım. Tamam, senden sonra da ben okuyacağım. Hayır, kendin oku. Herkes kendi okuyacak. Bak kıstım müziği. Işık zaten loş. Utanacak bir şey yok. Duyamıyorum seni zaten. Dudaklarından okumak ister gibi bir çabası var gözlerimin ama ben ne dudak ne de niyet okuyabilirim. Gülüyorsun. Sözler mi gülümsetiyor seni yoksa sarhoşluk mu? Bilmiyorum. Alınmalı mıyım? Yoksa gülmene eşlik mi etmeliyim. Çünkü ben okurken gülmeyeceğimi bilmiyorum. Sıra bende sanırım.
Duyuyor musun beni? Sözlerimi mi yoksa sesimi mi dinliyorsun? Rahatsız ediyor seni bu etkileyebilme çabam. Böyle olmamalıydı. Şiir ve sesim, yaralar ama sarhoş kızların üzerindeki etkisini bilmiyorum. Bir de dinlemeyenlerin. Tepkisizliğin mi yoksa mahsunlaşman mı etkiledi beni. Yine suratımda o sahte gülümsemem okumayı bitirince. Acımadı ki gülüşü.
Boynun düşüyor. Kalkabilecek misin? Yatak hazır. Hayır, burada uyuma. Ben taşırım seni. Küçük kız çocukları taşınmalıdır. Sen dert etme. O kadar ağır değilsin. Bak işte kuş gibisin. Başında düşmüş işte. Nasıl bir sıcaklık bu. Sana en yakın olduğum an bu galiba. Uçarız bile belki birazdan. Dert etme sen sadece dola kollarını boynuma hiç bırakmayacak gibi. Ben taşıyorum bugünü, seni ve rüyalarını.
Üstünü örtelim şöyle. Umarım bu yorgan yeter sana. Temizlikçi kadın battaniyeyi yıkamış. Her şeyi yıkıyor ve siliyor. Etrafta bir deterjan ve yumuşatıcı kokusu. Yumuşamıyor yine de camlarımı sıkı sıkı örten perdeler. O yüzden gündüzleri de karanlık bu ev. Tek faydası ütülenmiş gömlek ve temiz kül tablası günü, on beş günde bir tekrarlanan. O yüzden bugün bir tek yorgana kaldın. Ben içerde koltukta yatarım. Zaten hep orada uyuyorum. Gidiyorum. İyi geceler kuzum.
Tutuyorsun ama hâlâ ellerimi. Böyle başımdan tutup çekme beni kendine doğru. Tamam, yanında uyuyacağım. Ben de istiyorum bunu ama seçimi sana bıraktım. Beklentisiz. Senin için bir fark yok biliyorum. Sanırım ben de bunu kabullenebilirim. En azından üşümem ve sarılır uyurum. Ya sen kime sarılacaksın? Ne önemi var. Sadece an var. Sevişip ayrı uyumaktansa sevişmeyip birlikte uyumak güzeldir. Koklamak, sarılmak sıcak bedenine. Ne kadar yumuşak karnın? Sıcak ve pürüzsüz. Belin açılmış ve o aralıktan karnına değiyor elim. Utanmıyorum. Çekinmiyorum. Hayır, sarhoşluğundan faydalanmıyorum. Çünkü bu kadar çıplaklığı hak ediyoruz.
Ara sıra uyanıp seni seyrediyorum. Bazen de gözlerimi açamıyorum, elimle yoklayarak seni buluyorum ve tekrar sarılıyorum. Buradasın ve rahatlıyorum. Hatırlamayacağım rüyalarıma dalabilirim birazdan. Aldırmıyorsun sarılmama. Yarın hatırlamasan o an umursamadığını biliyorum. Uyanacağız sabah günaydın diyeceğiz birbirimize.
Uyandın mı? Günaydın. Kahvaltı yapalım mı? Biraz garip bakıyorsun önce bana ama üstünde pantolonunun ve elbiselerinin olması rahatlatıyor. Şüpheye ve elbiselerini yoklamana gerek yok. Sorsan söylerim. Çok sarhoştuk ve biz şiir yazdık birbirimize.
Ayaklarının karekökünden bir güvercin ayağı çıktı. Ya gülüşünün üçüncü kuvvetiyle dudakların? Toplanır mı? Ardışık öpüşlerin ve asal yalnızlıkların çok bilinmeyenli denkleminde “x” ve “y” yokluk mu diye sorasım gelir. Kesişir tekir sırtı örülü saçların, karnımın üstünden omuzumla. Parabol eğrisi midir kaderimiz iki nokta arasında eğilen? Yoksa sarhoş, biraz da dumanlı bir gecenin uzay düzleminde buluşması mıdır? Bir sayı belki. Görünmez. Belki de bir cevabım vardır ama asıl bildiğim bir artı birden, bir çıkarmaktır. Onu da birdirbir sanıyordum okula başlayana kadar. İki artı ikiden, yirmi iki çıkaran da benim. İki parantez arası sadeleştirilmiş bir bölme işlemi değil. Çünkü bir sayısı etkisiz. Haydi, oyna benimle: Birdirbir.
Ve sen bana “Ölülere umut besleme” dedin ya da umut besleme dedin. Hatırladığım bu.
Burası karanlık biraz benim için
Burası karanlık biraz benim için. Avize düştü geçen gün. Ne gürültüydü. Ne dağınıklıktı. Her taraf kırılan ampulün camlarıyla doldu. İçine hangi kimyasalları koyuyorlar bilmiyorum ama beyaz bir toz da kapladı yerleri. Binlerce cam parçası on metrekareye yayılmış yürek gibiydi.
Ne kadar zordu, benim gibi tembel bir adam için kalkıp bu dağınıklığı temizlemek. Temizlemeliydim çünkü çok can yakar küçük cam parçaları battığında. Kanatması da değil, camın oradan vücudun içinde ilerlemesine ilişkin gayri bilimsel kocakarı bilgileri mevcut bir de.
Temizledim. Avizeyi tekrar takmadım. Üşendim. Sabah takarım dedim. Ama ne o sabah ne de başka bir sabah takmadım. Takarım belki bir ara. Şimdilik karanlık biraz benim için burası.
Sen memnun görünüyorsun sanırım. Gözlerini acıttığı için mi fazla ışık yoksa gölgelerin kattığı gizem ve güzelliği sevdiğin için mi bilmiyorum. Yok, gözlerinde kırışıklık yok. Kastettiğim bu değil. Bilmiyorum dedim. Çok da irdelemek istemiyorum. Hayır, analiz yapmak istemiyorum. Çünkü her söylediğim yaralıyor seni. Neden sivri bilmiyorum dilim. Ama aslında önyargılı değil. Sadece anlamak isteyen meraklı bir beyinin kurduğu cümleler bunlar. Nedense dokunuyor işte sana. Anlaşılmak istemiyorsun belki de bu kadar ve bu loş ışık(sızlık) seni güvende hissettiriyor.
Yine seni çözmeye çalışıyorum. Aslında tek çözmek istediğim düğümler. O yüzden bu gece votka içiyoruz. Neden mi? Herhalde bir şeylerle karıştırınca içmesi en kolay içeceklerden olması, ucuz olması ve çabuk sarhoş edebilmesinden dolayı. Yani hafif meşrep. Bizim gibi. İçeriz, sarhoş oluruz, bir iki tane salak televizyon programı seyrederiz diye düşündüm. Hani medya kuruluşlarının bizi a,b,c diye zekâ ve kültür düzeyine göre ayırıp c sınıfına hazırladıkları o programlara a ve b insanları olarak bakıp güleriz diye. Belki bir ara da duygu durumumuza göre müzik dinler, gözlerimizi öylece uzaklara daldırır ve birbirimizin omuzunda dinlenir başlarımız.
Biraz daha buz ister misin? Sen dur, ben koyarım. Ellerin üşümesin. Bak burnun kızarmaya başlıyor. Zaten düğme kadar o burun. Daha var votkamız. İçelim. Sadece unutalım dün ve dünleri ve hatta bu sabahı ve de öğleni. Akşamüzeri geldin sen değil mi? İşte o vakitten yani durakta karşılaşmamızdan ve ağır ağır gülümseyerek birbirimize doğru yürüyüşümüzden başlatalım zamanı. Anlatmak istiyorum sana o anı. O gülümsemeni ve güneşin kızıllığının saçlarını parlatışını gördüğüm o anı. Çok zor tuttum sana doğru koşmamak için kendimi. Koşmak istediğim sen miydin yoksa sadece koşup birisine sarılma isteği miydi? Yaklaştık önce ellerimiz sonra yanaklarımız kavuştu birbirine ve ben dayanamayıp ellerimi bırakarak kavrayıp sarıldım sana. Çok uzun olmamalıydı o sarılma anı. Çok kısa tutmak da istemedim. İkircimli bir sarılıştı. Bir arkadaşa sarılmanın güvenine sığınmış ağır duyguların ikircimiydi. Dedim ya koşmak istemiştim iki kolunu açmış bir kadına ve onu havalandırıp gücüm yettiği kadar havada döndürmek istemiştim. Sonra öpüşürdük ya da öperdim seni kimseye aldırmadan. Sonra koluma girerdin. Hayır, elimi tutardın ve uzaklaşırdık.
Çenem açıldı biraz. Votka etkisini gösteriyor. İşte bu yüzden içiyoruz. Açılmak için. Ve daha çok içeceğiz bu gece. Her şeyi unutmak için yarın uyandığımızda. Baş ağrısı da olacak biraz ama bunun için de birer biramız var sabaha. Ama konumuz bu değil bu gece. Bu yarınki bedenlerimizin sorunu.
Hadi bir yudum daha al da mutfağa gitmişken senin bardağını da doldurayım. Yorulma. Sen otur dinlen. Misafirsin ve bu gece ben sadece senin rahat olman için elimden geleni yapacağım. Belki kafanı karıştırabilirim ama rahatsız olmazsın sen. Tamam, sen de gel istersen eşlik et. Bak dolapta bir elma var. Onu dilimleyebilirsin. İyi gider votkayla. Bıçak şurada, tabak da şu dolapta. Sen bu tabureleri gördün mü? Otursana. Gülmesene. Ben öyle yapıyorum. Rahatlar. Eski oturduğum evin mutfağı için almıştım. Rengi o mutfağıma uyuyordu. Hani mutfaklarda bağımsız masa gibi dolaplar olur ya. Ne diyorlardı? Sanırım kitchenet'ti adı. Ya da her neyse. Onun etrafında oturmak için almıştım. İki tane yetiyordu. Daha fazlasına ihtiyacımız yoktu. Sabah kahvaltıları yapardık o masada onunla. Bazen de kahve yaparken birimiz orada oturur öbürünü beklerdi. Sonra oturur televizyon ve bilgisayardan arındırdığımız o yerde sohbet ederken kahvelerimizi içerdik. Biraz da müzik olurdu tabi. Tartışırdık, gülüşürdük. Ama rahattı tabureler. Bazen oturduğumuz yerden birbirimize uzanır masanın üstünden öpüşürdük. Bazen de seviştikten sonra çıplak oturur sigaralarımızı içip birbirimizi izlerdik. Uygunsuz mu oldu bu anlattıklarım? Bu gecenin anlam ve önemine uymadı mı? Nasılsa birkaç kadeh sonra bunları da unutacağız. Hadi içeri geçelim.
Rahatsız etmiyor değil mi başım? Ne zaman ağrırsa omzun, söyle ben çekerim başımı. O zaman da sen koyarsan benim omzuma başını. İstersen öbür elini de göbeğimin üstünden atıp, sarılabilirsin. Çok seversin eminim. Çünkü kızım ve kedim çok severdi göbeğimi. Rahattır. Yumuşaktır. Sıcaktır. Senin de buna ihtiyacın var. Görüyorum gözlerinden. En azından votka artık izin vermiyor bastırmana. Kime sarılıyorsun bilmiyorum. Ama şu an yetiyor bana. Sokulalım biraz daha birbirimize, üşümeyiz işte.
Bazen bu kadar yakınlık korkutuyor beni, ne kadar çok istesem de. Konuşurken bu kadar yakın mesafeden dudaklarını izlemek ve içimde deli gibi bir öpme duygusu. Klasik cümleler bile kuramıyorum. Hani kokun sarhoş ediyor gibi. Gözlerimi kapatmak ve öpmek istiyorum. İşte şu dakikadan sonra söylediklerimi duymuyorsun. Çünkü içimden konuşuyorum ama karnımdan değil. Bende gaz sancısı yapıyor sonra. Her konuşmamız ve gülüşümüzde sıcak nefesin değiyor dudaklarıma. Sigara ve alkol kokuyor ağzın ve tek düşünebildiğim bu anlarda gözlerimi kapatıp bir santim daha yakınlaştırmak dudaklarımı. Çünkü dudaklarımızın arasındaki mesafe bu kadar. Ufak bir öpücük. Sevişir miyiz diye bir beklentim yok. Sadece sonra daha sıkı sarılırız ve uyuyakalırız diye hayal ediyorum. Dedim ya, sevişir miyiz diye hayal edemiyorum çünkü çok yorgun bedenim. Hem üzülürüm sevişmezsek sonra. Örselenir egom. Uzaklaşırım seni rahatlatmak için ve çok tuhaf olur bu. Ama beklentisiz ufak bir öpücük kazara gibi olmuş gibi geçiştirilebilir. Affedebilirsin her zaman beni, kızsan da.
Efendim, ne mi düşünüyorum? Bir sonraki yarışmayı benim adam kazanır diye düşünüyorum. İddiaya mı girelim? Peki. Aç bakalım biraz daha sesini televizyonun. Ne verebiliriz birbirimize? Bir şiir yazarım sana istersen. Ve eğer ben kazanırsam sen de bana yazarsın olur mu? Ama hesapsızca ve korkusuzca olsun. Çünkü ben öyle yazarım. Ne mi yazacağım? Hayır, ben kazanacağım. Kaybedersem dinlersin. Evet dinlersin çünkü el yazımı sadece ben okuyabilirim bu vakitte. Ya berabere kalırsak? Kim demiş öyle bir şey olmaz diye. İlla birilerinin kazanması mı gerekiyor? O zaman ben kazanmak istiyorum. Sen de istiyorsan ikimiz birden kazanabiliriz. Anlaştık mı?
Anlaştık seninle. Sen yarışmayı seyrediyorsun ve bu basit iddiayı kazanmak için neşeli tezahüratlar yapıyorsun. Sen dalmışken ben defterime ve kalemime uzanıyorum. Loş, görmüyorum yazdıklarımı ama kelimeler orada. Çok kelimeye gerek yok. Üç beş satır yeter seni anlatmaya. Hayır, yeşil gözlerinden bahsetmeyeceğim. Onun yerine bacaklarımın üzerinden uzattığın minik ve beyaz ayaklarından başlayacağım seni anlatmaya. Matematikten kopya çekeceğim. Çünkü içimdeki çok olma hallerini en iyi sayılar tasvir eder. Sıfatlar yetersiz gelir.
Ne oldu? Ah kaybettin mi sen kuzum? Gerçi ben kaybederim diye yazmıştım ama hadi yaz bakalım. Kalem ister misin? Kendi defterine mi yazacaksın? Tabi oraya yaz. Orada kalsın. Orada kalsın ki yarın tekrar hatırlamak için tekrar okuma fırsatım olmasın. Hep merak edeyim. Çünkü ya unutmak isteyip hayallerimi bir başka şiire saklayacağım ya da dudakların unutturacak bana. Oh bunu sesli mi düşündüm? Seninle alakası yok. Aklıma başka bir şey geldi ve sesli düşündüm bir an. Dalgaya vurma hemen. Azıcık ciddi ol ya. Belki sana demişimdir. Biliyorum, biraz çapkın ve romantik olabilirim ama votkanın bununla ilgisi yok.
Tuhaf bir gülümseme var yüzünde yazarken. Yazdıklarından mı yoksa yazmanın hazzından mı? Kalem gıcırtısı dolduruyor kulaklarımı ama saçma. Televizyonun sesi hala yüksek. Kısıyorum. Biraz müzik açıyorum. Hafif bir şeyler. Ruhu dinlendiren yumuşak bir ses gerek bize. Votkalar bitmiş yine doldurmaya gidiyorum sen yazmakla meşgulken. İyi bir zaman çünkü her gidişimde uyuya kalmandan çekiniyorum. Ve geceyi yalnız geçirmek istemiyorum.
Buz bitmiş. Votka yeteri kadar soğuk ama buzsuz yine de olmuyor. Bu evde neden hep yeteri kadar buz olmaz? Yuh bize. Bir litreyi içmişiz. Eskiden bir büyük derken yetmişlik şişeleri kastederdik ama artık litrelik de yapıyorlar. Belki bir süre sonra daha büyükleri de çıkar. Damacana şarap görmüştüm ama votka için olur mu aynısı?Yeteri kadar sarhoş muyuz? Ben hiç olamadım. Sen de olmazsın biliyorum. Sadece ertesi sabah hatırlamadıkların veya hatırlamak istemediklerin olur hayatında. İşte o eşikteyiz. Yarın sabah ne hatırlamadığın ne de hatırlamak istemediğin olmayacağım. Bir kere olmuştuk. Hatırlıyor musun?
Gülerek başlayan bir geceydi. Bir ara ağlamıştın bir şeylere hüzünlenip. Sonra tekrar gülmeye ve eğlenmeye devam etmiştik. Hayatımızda bizi üzen şeylere lanet edip dalga geçmiştik. Güç bulmuştuk. Bütün masaları sarmıştı kahkahalarımız. Sarhoştuk ve gece güzeldi ve bitsin istemiyorduk. Sana gitmiştik. Müzik devam ediyordu. Dans ediyorduk kontrolsüzce. Sigara sarmıştık. Ama zaten dumanın kafasına ulaşamayacak kadar sarhoştuk. Bir iki defa öpüşüp sonra da sevişmiştik. Yoğundu. Uzundu. Ama bir şey eksikti. Kafalarımız uzaktı ve ben boşalamamıştım. Uzun olması seni memnun mu etmişti yoksa boşalamam hayal kırıklığı mıydı? Sonra gidip odana yatmıştın ve ben o kanepede kalmıştım. Sonra sabah kahve yapmıştın bana. Ayılıp bir an önce gitmem için miydi? Umursamamıştım. Düşünmemiştim hiç. Sen de sanırım. Bana bunu daha sonra bir gecelik bir şey diye anlatmıştın. Denemiştik ve olmamıştı demiştin. Oysa ben denendiğimi veya denediğimi bilmiyordum. Tenin çekmemişti belki beni. Belki de seks düşündüğün kadar iyi değildi. Ya da hatırlamıyordun iyiliği veya kötülüğü. Tek hissettiğin kasıklarındaki tükürük, ter ve vajinal salgıların karışımı bir kokuydu. Duş almışsındır arkamdan. Bense duş almadan gitmiştim o gün işe.
Ne yaptın bitirdin mi yazmayı? Sen mi okuyacaksın ben mi? Hadi oku bakalım. Tamam, senden sonra da ben okuyacağım. Hayır, kendin oku. Herkes kendi okuyacak. Bak kıstım müziği. Işık zaten loş. Utanacak bir şey yok. Duyamıyorum seni zaten. Dudaklarından okumak ister gibi bir çabası var gözlerimin ama ben ne dudak ne de niyet okuyabilirim. Gülüyorsun. Sözler mi gülümsetiyor seni yoksa sarhoşluk mu? Bilmiyorum. Alınmalı mıyım? Yoksa gülmene eşlik mi etmeliyim. Çünkü ben okurken gülmeyeceğimi bilmiyorum. Sıra bende sanırım.
Duyuyor musun beni? Sözlerimi mi yoksa sesimi mi dinliyorsun? Rahatsız ediyor seni bu etkileyebilme çabam. Böyle olmamalıydı. Şiir ve sesim, yaralar ama sarhoş kızların üzerindeki etkisini bilmiyorum. Bir de dinlemeyenlerin. Tepkisizliğin mi yoksa mahsunlaşman mı etkiledi beni. Yine suratımda o sahte gülümsemem okumayı bitirince. Acımadı ki gülüşü.
Boynun düşüyor. Kalkabilecek misin? Yatak hazır. Hayır, burada uyuma. Ben taşırım seni. Küçük kız çocukları taşınmalıdır. Sen dert etme. O kadar ağır değilsin. Bak işte kuş gibisin. Başında düşmüş işte. Nasıl bir sıcaklık bu. Sana en yakın olduğum an bu galiba. Uçarız bile belki birazdan. Dert etme sen sadece dola kollarını boynuma hiç bırakmayacak gibi. Ben taşıyorum bugünü, seni ve rüyalarını.
Üstünü örtelim şöyle. Umarım bu yorgan yeter sana. Temizlikçi kadın battaniyeyi yıkamış. Her şeyi yıkıyor ve siliyor. Etrafta bir deterjan ve yumuşatıcı kokusu. Yumuşamıyor yine de camlarımı sıkı sıkı örten perdeler. O yüzden gündüzleri de karanlık bu ev. Tek faydası ütülenmiş gömlek ve temiz kül tablası günü, on beş günde bir tekrarlanan. O yüzden bugün bir tek yorgana kaldın. Ben içerde koltukta yatarım. Zaten hep orada uyuyorum. Gidiyorum. İyi geceler kuzum.
Tutuyorsun ama hâlâ ellerimi. Böyle başımdan tutup çekme beni kendine doğru. Tamam, yanında uyuyacağım. Ben de istiyorum bunu ama seçimi sana bıraktım. Beklentisiz. Senin için bir fark yok biliyorum. Sanırım ben de bunu kabullenebilirim. En azından üşümem ve sarılır uyurum. Ya sen kime sarılacaksın? Ne önemi var. Sadece an var. Sevişip ayrı uyumaktansa sevişmeyip birlikte uyumak güzeldir. Koklamak, sarılmak sıcak bedenine. Ne kadar yumuşak karnın? Sıcak ve pürüzsüz. Belin açılmış ve o aralıktan karnına değiyor elim. Utanmıyorum. Çekinmiyorum. Hayır, sarhoşluğundan faydalanmıyorum. Çünkü bu kadar çıplaklığı hak ediyoruz.
Ara sıra uyanıp seni seyrediyorum. Bazen de gözlerimi açamıyorum, elimle yoklayarak seni buluyorum ve tekrar sarılıyorum. Buradasın ve rahatlıyorum. Hatırlamayacağım rüyalarıma dalabilirim birazdan. Aldırmıyorsun sarılmama. Yarın hatırlamasan o an umursamadığını biliyorum. Uyanacağız sabah günaydın diyeceğiz birbirimize.
Uyandın mı? Günaydın. Kahvaltı yapalım mı? Biraz garip bakıyorsun önce bana ama üstünde pantolonunun ve elbiselerinin olması rahatlatıyor. Şüpheye ve elbiselerini yoklamana gerek yok. Sorsan söylerim. Çok sarhoştuk ve biz şiir yazdık birbirimize.
Ayaklarının karekökünden bir güvercin ayağı çıktı. Ya gülüşünün üçüncü kuvvetiyle dudakların? Toplanır mı? Ardışık öpüşlerin ve asal yalnızlıkların çok bilinmeyenli denkleminde “x” ve “y” yokluk mu diye sorasım gelir. Kesişir tekir sırtı örülü saçların, karnımın üstünden omuzumla. Parabol eğrisi midir kaderimiz iki nokta arasında eğilen? Yoksa sarhoş, biraz da dumanlı bir gecenin uzay düzleminde buluşması mıdır? Bir sayı belki. Görünmez. Belki de bir cevabım vardır ama asıl bildiğim bir artı birden, bir çıkarmaktır. Onu da birdirbir sanıyordum okula başlayana kadar. İki artı ikiden, yirmi iki çıkaran da benim. İki parantez arası sadeleştirilmiş bir bölme işlemi değil. Çünkü bir sayısı etkisiz. Haydi, oyna benimle: Birdirbir.
Ve sen bana “Ölülere umut besleme” dedin ya da umut besleme dedin. Hatırladığım bu.
http://bachibouzouck.com/index.php?option=com_k2&view=item&id=12291%3Aburas%C4%B1-karanl%C4%B1k-biraz-benim-i%C3%A7in&Itemid=300
Benim küçük ama mutlu dünyam
Zulamda bir şiir, bir hikâye ve biri açılmış iki paket sigara. Huzurlu hissediyorum. İlaçlarımı unuttum ama bu sabah temiz don giymiş gibi emniyette ve rahat hissediyorum. Sadece seni hissedemiyorum artık.
Hayal kırıklıkları ayrı mı sayılır yoksa kırgınlıkların içine mi sokulur bilmiyorum. Aslında kırgınlık ve kırıklıkların arasında ki farkı da bilmiyorum. Çünkü tuhaf şeyler oluyor ve her şey seni gösteriyor.
Kuruntu mu? Boş bir kıskançlık mı? Bilmiyorum. Yoruldum sularla boğuşmaktan ve toprağa basmak istiyor ayaklarım. Gömülsün balçık çamura. Boğulmaktan iyidir. Tuhaf mı?
Eski bir film repliğiyle seslenmek isterdim sana: “Ne istedin benim küçük ama mutlu dünyamdan.”. Dur. Mutlu kısmı fazla oldu biliyorum. Konu eski Türk filmleri de değil. Ben ve yaratılmasına katkı sağladığın paranoyalarım da değil. Haklıyım çünkü. Ama haklı olmak istemedim ben hiç. Böyle saçma aforizmalar saçan bir adam olmak da en son istediğim şey. Artık korkmuyorum.
Zulamda bir şiir, bir hikâye ve biri açılmış iki paket sigaram var.
Elveda.
Bu sefer gerçekten ve son kez demek istiyorum ama yine bir sabah uyanır seni affedebilirim. Veya sen sadece bir tanıdık olursun belki de o sabahta.
Saat dört çeyrek. Şu ana kadar içilenler:
4 filtre kahve 1 yeşil çay 3 soda liman 3 paket sigara 2 bardak tonik.
Saat beş yarım. İçilenler
Süzme mercimek çorbası 1 hazır kahve Yarım paket sigara
Cinayet
Ellerin vardı karşımda. Ellerime baktım. Soğuktu ellerim. Boştu. Uzaktı sana. Sonra nereden geldiğini bilmediğim bir altıpatlar geçti elime. Uzattım kolumu tereddüt etmeden ve tetiği çektim. Vurdum seni ellerinden bir daha tutamamak üzere. Durdurmadın. Sesini bile çıkartmadın. Baktın bana ellerime. Ellerim boştu. Soğuktu. Ve uzaktı hala.
Gitmişti ellerin silahınla. Şaşkındım. Korkuyordum. Kokun ve sıcaklığın oradaydı hala. Hafif, markasını bilmediğim pahalı parfümünle karışmış ter kokun. Ne kadar da pahalıydı üstelik ama yinede adını öğrenememiştim işte. Ama sen söylemiştin bana ne kadar pahalı olduğunu ellerini çektiğin bir vakitte. Bir vakitte avuçlarımdan. Ama ben en çok ter kokunu sevmiştim.
Yıkamalıydım kendimi. Çarşafları değiştirmeliydim. Delil kalmamalıydı geride. Planımda bu yoktu işte ama o lanet silahın nereden elime geçtiyse patladı ellerimde.
Yıkadım ellerimi ve kendimi. Çarşafları değiştirdim. Delil kalmadı geride sandım. Planda yoktu o saç teli. Yatağımın bir köşesinden elime gelen. Uyurken sağdan sola dönerken ya da ellerimle saçlarını okşarken veya da sevişirken mi koptuğunu bilmediğim o saç teliydi beni ele veren. Bir Pazar akşamı tetiği çeken ellerimi gösteren o saç teliydi.
Aylar geçti. Dostlarla rakı sofrasındaydık. İçeri girdin. Biliyordum geleceğini ama asla sana hazır olamadım ben. Her seferinde heyecanlanırdım. Bugün de öyle oldu. Yanıma oturdun. Tanımadın beni ve ellerimi. Salıverdin kahkahanı tüm masamıza. Yanıma oturdun. Tanımadın beni ve ellerimi. Atmosferindeydim. Değmeden hissediyordum sıcaklığını ve duyuyordum pahalı parfümünün bastıramadığı ter kokunu. Yanıma oturdun ve tanımadın beni ve ellerimi.
Rakım ellerimde daha da soğudu. Sessizlik boğdu, gıcıklara cümlelerimi. Bakamadım gözlerine. Ellerine baktım. Yumuşak, parmaklarının ucuna doğru sivrileşen yuvarlak, tombulumsu ellerine. Süt gibi beyaz ve lekesizdi vurduğum eller. Nasıl olur derken kaydı birden. Ellerim. Ellerim. Ellerim kanıyordu. Yaklaştırdım yüzüme inanmazlıktan. Baktım sadece mermi yanığı halkalı yaralarıma. Kanayan ayalarıma.
Yıkamak için kalktığımda gördüm. Meyhanenin kapısı ve koridardan masaya kadar olan kan damlalarını. Sigara paketimi ve söndürdüğüm filtereleri kırmızı izmaritlerimi. Merdivenlerde ve sokaktaydı izler. Tüm deliller ve izler beni gösteriyordu.
Dostlarla rakı sofrasındaydık aslında. Mahkeme kurulacağını nereden bilebilirdim ben. Sanık ve maktulün de ben olacağımı. Tokalaştığım bütün eller havaya kalkmış ve işaret parmaklarıyla beni gösteriyordu. Savunmamı ya da itirafımı istiyordu. Yumuşak, parmaklarının ucuna doğru sivrileşen yuvarlak, tombulumsu bir el de vardı o kalabalıkta.Elin de vardı.
Temizleyemiyordum cümlelerimi. Sessizlik boğmuştu gıcıklara cümlelerimi. Rakımdan bir yudum almak istedim, kan karışmıştı. Kaçacak yer yoktu ve itiraf etmeliydim.
“Ben hala Cahit Oben dinliyorum arka arkaya.
Ona hala gizli gizli şiirler yazıyorum.
Film seyrediyorum her hafta sonu. Önce salonda ve yemekten sonra yatakta.
Sarılıyorum yastığına.
Ne yürüyebiliyorum onunla yürüdüğüm sokaklarda, ne de oturabiliyorum onunla oturduğum kafelerde.
Onsuz yaşlanamayacağımı da biliyorum artık.
Tanımadan, gizliden sevdiğim, bana baba demeyecek oğlumun ziyaretlerinin düşüde olmayacak.
Ve kızım onu sevmeyi öğrenemeyecek.
Ben vurdum. Tetiği çeken bendim. Maktul ellerimse kanayandı.
Ama silahı nereden bulduğumu bilmiyorum. Benim değildi.
Her şey bir anda oldu.
Ben sadece Cahit Oben dinliyordum.”
Eller vardı karşımda. Ellerime baktım. Soğuktu ellerim. Boştu. Uzaktı herkese. Başımı duvara çevirdim ve eski bir filmden bir kareye baktım. Anlaşılmamış ve seyredilememiş bir filmin karesine. Gelinlik giymiş bir kadın aşkla bakıyordu o adama. Kaybolmak istedim o surette. Ben olmak istedim o adam. Boş bırakmak pahasına, dostlar sofrasını.
Ellerin gözükmediği o surete uzandım. Canım Kardeşim çalıyordu Cahit Oben’den. Ve ben bilemedim nasıl saklayacağımı ellerimde ki kanı. Ve hatırladım neden çektiğimi o tetiği. Ama silah benim değildi ve nereden elime geçti hatırlamıyorum. İtirafım ve ihbarımdı. Ve şikayetiydi ellerimin.
Tutsak
Islaklığın parlattığı yarım küre bir dana gözünden görmeliydin, ovaları ve gelincikleri: beyaz bir tuvale gelişi güzel vurulmuş yeşil boyanın üstündeki kırmızı serpintilerin ufukla birleşimi. Öpmeliydin o gözlerden, masumiyetten. Öpmeliydin beni. Öpmeliydin.
Biliyorum o masum dana değilim, öp derken beni. Bir öküzüm. Ama öküzüm diye de ön yargılı düşünme.
Öküzler, sadece hayalleri hadım edilmiş danalar değil midir? Hayaları köpürmeyecek, denize atsan ama gözlerinde bir resim; çamurlu yolları anlatan bir resim. Kahverengi ve siyah alabildiğine.
Nir altında eğilmiş başların çektiği arabada, her saplanışta çamura, taşların üstünden aşarken veya bir yokuşa vurulduğunda, deli gibi kan pompalayan kalbi yarışırken akciğerleriyle, verilen her nefeste karbon yoktur sadece.
Görmezsen hep dana kalmış gözlerdeki resimleri, anlamazsın da neler anlattığını ağzındaki gemine takılan hırıltıların ve nefesin. Tuhaf ve komik gelir öküz kelimesi ve iğdiş sanırsın hayaları yok diye. Gülersin, dalga geçersin dost meclislerinde sana yazılan gizli şiirlerle. Her kızdığında da öküz dersin. Ama sen öküzleri bilmezsin.
Hayalleri çalınmış danalardır sadece. Köpürmez denize atsan gümüşlenmiş hayaları. Hormonsuz severler ve gizli gizli şiirler yazarlar delice. Sevmeliydin o gözlerden, masumiyetten. Sevmeliydin beni, danayı ve öküzü.
Mimarlık fakültesinde okuyan çapkın bir arkadaşım vardı. Bir gün yardım istemeye gittim. Dedim ki, “Canım kardeşim, ocağına düştüm, ne olur bana bir akıl ver.” Ankara’ya o sene gelmiştim, aynı kız tarafından üç sefer reddedilmiştim. Kendimi uzay çöpü gibi hissediyordum.
“Fısıldamalısın,” dedi. “Kadınların sana yaklaşmasını istiyorsan onlarla fısıldayarak konuş.”
“Neden?” dedim.
“Çünkü kadınlar her şeyi duymak isterler.”
Makul bir öneri gibi geldi. Onunla tekrar karşılaştığımızda, “İnsan iradesi çelikten bir binadır,” dedim fısıldayarak. “Ama bataklık üstüne inşa edilmiştir, en ufak sallantıda batar.” Bu lafın kendisi de mimarlıkta okuyan arkadaşa aitti.
“Ne diyorsun, anlamadım,” dedi o.
“Senin yanında kendimi iyi bir adam gibi hissediyorum,” diye devam ettim aynı tonda. “Bir avukat gibi. Bir avukat ne kadar iyi olabilirse.” O ara tıp fakültesinde okuyan bir arkadaş ilaç firmalarının dağıttığı eşantiyon çantalardan hediye etmişti. Aslında o çantayla yürüdüğüm zamanlar kendimi bir avukat gibi hissediyordum ama bunu söyleyemedim tabii. “Ve kendimi senin yanında bir doktor gibi hissediyorum,” diye devam ettim. “Çünkü sonunda hep doktorlar kaybeder. Hayatta bu kadar umutsuz bir meslek var mı? Hemingway, İhtiyar Balıkçı’da, ‘İnsan yenilmek için yaratılmamıştır,’ der. Doktorlar yenilmek için yaratılmıştır. Ve ben senin için yaratıldım. Herkes sustuğunda seninle konuşmak için buradayım. Hep burada olacağım.”
“Mıy mıy ne diyorsun anlamıyorum, karnından konuşmayı bırak lütfen,” dedi. O gün bugün karnından konuşmak deyiminden nefret ederim.
Akşam bir koli rakı alıp eve gittim. Altı gün boyunca içtim. Sonra sirke gitmeye karar verdim. Çünkü sirkte eğlenebilen biri alkolik olamaz.
İnsan bir sirkten ne bekler: Rutinin bozulmasını. Ayıyla güreşen adamı seyrederken beklediğim şey, ayının sinirlenip adama pençe atmasıydı. Lobutları çeviren palyaço onları düşürsün istedim. Ateş yutan adam yansın istedim. Sonuçta sirkte eğlenemedim.
Ertesi gün Atatürk Orman Çiftliği’ndeki hayvanat bahçesini denedim. Yedi metrelik bir piton vardı, altı metrelik bir camekânın arkasında duruyordu, bir metresi odanın diğer yanına kıvrılmıştı. Hiç kıpırdamıyordu, kendisine bakan hiç kimseyi umursamıyordu. Başımı cama yaslayıp bir karışlık mesafeden iki saat boyunca pitonun gözlerinin içine baktım ve piton kazandı. Hiç kıpırdamadı.
Nefes’e gidip bir bira söyledim. O gece pitonu rüyamda gördüm. Dev bir terazinin üstündeydik, bir yanda ben duruyordum diğer yanda o. Ağırlığımız eşitmiş gibi dengedeydik. Sonra günlerin geçmesini, hatıraların yağmurda sızlayan eski kırıklara dönüşmesini bekledim. Ama bazı hatıralar ölümcül oluyor. Sonuçta Truva atı da bir hatıraydı. Hatıra olarak kabul edilip içeri alınmıştı. Ve ben rüyalarımda ölebilirdim.
Bu gezegende, iki insanın birbirlerine duydukları sevgi, bir terazide dengelenmiş midir hiç? Eşitlik fikrine en çok âşıkken inanırız. Çünkü en çok o zaman ihtiyaç duyarız.
Hoşçakal
Ağzımda birikmiş kelimeler. Meme arar gibi yol arayan. Cümle olacaklar, aralayabilsem dudaklarımı, yavru kuş gibi.
Bırak kırılsın dişlerim. Dökülsün kelimeler avuçlarıma. Beni ve benlerimi ve dillerimi ve seslerimi ve sözlerimi ve sözcüklerimi gör. Gözlerimi değil. Hepsi ben değilim ve hiç biri de sen değilken al beni içeriye. Yeter bir sevişmelik vakit. Terlemiş oluruz. Bir bardak su içemeyecek kadar da yorgun. Bir sigara yakar ve sarılırız en fazla.
Anlatsın, ıslak kelimelerden, senin ve benim kadar terli ıslak cümlelerin bedenlere yapışmış paragrafları.
Hoş geldiniz, Bu sokağın, bütün bu yıldızları, Yakamoz ve şehir ışıkları. Karşı kıyı neresi neresi, anlatsana ? Bu yaka orası değil çünkü.
Sokak lambasının ışığı dalgalanır.Işık köreltir bıçağımı. Terlemek yok bugün. Karanlık yok. Ay da yok. Sokağının girişi ayaklarımın altında. Ama kar da yok, kâr da yok bu sokakta.
Hoşça kal. Hoş kal. Burası orası değil çünkü.
Kağıt Tarlaları
Uzun cümlelerim var dallarımın yerine ve kısa cümlelerim yapraklarım için. Bir de sert ünsüzlerden çanak yapraklarımın üzerinde, kelimelerden tacım. Her biri ayrı bir rengi ve dokuyu anlatan.
Köklerim noktalama işaretlerinden ve sapım ise bağlaçlardan ki ilişkilendirir hepsini ve belki kocaman bir paragraf yapar beni.
Mürekkep ekilen uçsuz bucaksız kâğıt tarlalarında büyürüz gülüş ve gözyaşıyla. Büyürüz harflerden kelimelere, kelimelerden cümlelere, paragraflara ve paragraflardan buketlere.
Kokar “de ve da”larımız dahi anlamında olmasa bile. Dokunur sessizce, ak memelerine saklarsan derine.
Sonra dil biçer ve anlatır çiftçi :
“Bir çiçek yazdım sana. Bir ömür sakla koynunda.
Bir çiçek yaptım kelimelerden, devrik cümlelerden. Fısıldasın hep gözlerine.
Bir çiçek çizdim klavyemle, gülüşümle, gözyaşımla. Isıtsın sırtını şimalden.”
usulca.
Bir çiçeğim senin için işte. Tasvir değil sadece.
Güneş istemez, su istemez.
Gül yeter bana.
Sadece.
Lügat-ül Duhul
Şefkat: Kolları yıpranmış bir hırkanın şefkatidir, uzun aradan sonra rastlanan halin sureti. Bakarken ufku bile göremediğim uzaklara, duyamamaktır gidenleri ve kalanları.
Bacaklar: Bacakları görüyorum her tarafta. Paralel, dikine, iç içe, keşmekeş. Terliler. Belli ediyor pamuklu kumaşlar katlandıkları yerden. Özgürlüğünü ilan ederken kasıklar, biz kurtarabilecek miyiz başlarımızı o bacakların arasından? Öpmek istesem doğurgan yanından: dudaklarından? Bulaşsa bıyıklarıma ve çeneme ıslaklığın ve kokun.
Sevişmek: Sevişmeliyiz deli gibi. Sikmeliyiz birbirimizi. Nefesimiz kesilene ve terimiz vücut sıvılarımıza karışana kadar. Savaşır gibi. Çığlıklar ve bedenlerin çarpışma sesleri doldurmalı odayı ve hatta açık bir pencere bulursa sokağa taşmalı. Hayvan gibi değil çünkü düzüşmenin böylesi insana has.
Zevk acıya karışmalı ve sikişmeliyiz yabancılaşana kadar. Boşalırken üzerine bir ağlama tutmalı. Bir sigara içer misin diye sormalı.
Göz göze gelmeden sen temizlenmeye çalışırken insani yapışkanlığımızdan bir sigara yakmalıyım. Nefesler bozmalı, dişlere çarpan havanın yarattığı tiz çığlıklarla sessizlik kuralını. Etkisiz eleman olmalı hıçkırıklar da. Çarpan bir etkisizliğinde.
Gömlek: Çıplaksın. Sana verecek bir gömleğim yok. Sadece ve sadece kolları yıpranmış at dediğin bir hırkam var. Ben de ise bir sigara. İz düşümü penisimi bile örtmez.
Sigara içerken dudaklarımı ve çenemi okşayan ellerim, bana ne kadar primat olduğumu anlatır sadece.
Boşalma: Ağlamalıyız tükettiğimiz bedenlerimiz arasından, ufku görmeyen gözlerle bakarken birbirimize. Akan göz boyalarının seni çevirdiği panda sevimliliğine aldırmadan. Salyamız ve sümüğümüzle ağlamalıyız. Öpüşürken tuzlu tadı gelmeli dudaklarıma gözyaşlarının.
Sümük, vücut sıvısı, gözyaşı, döl karışırken ne kadar kirli olduğumuza bakmadan koklamalıyız birbirimizi. Yani böylesini yaşamalıyız boşalmanın.
Son: Atmalı hırkayı, şefkati bittiğinde. Attırmadan ve fıttırmadan. Ama döndüğünde.
Bir yudum cin ve dans eden bacaklar arasında görünmeyen bir ufuk, soğutmalı terleri. Sırasını vermeli ıslaklık, kokulara.
İnsan gibi. Çünkü böylesi bize has sadece.
“Ankara'dan gelip Balıkesir istikametine gitmekte olan …. ‘in sayın yolcuları. Otobusünüz hareket etmek üzeredir.” anonsunu duyduktan sonra otobüse yürüyorum ağır ağır. Otobüs önlerinde, bir yandan saatlerine bakarak sigaralarının tedirgin dumanını üfüren adamları ve kadınları izliyorum. Otobüsü gözden kaçırmaktan korkuyor kimisi, hatta bırakılma korkusundan lavaboya gidemeyenler var. Ah… Merdivenleri çıktıktan sonra karanlıkta el yordamıyla koltuğumu buluyorum. Sen varsın. Başını cama yaslamış, terler içinde uyuyorsun. Saçların boynuna yapışmış ve hayır tiksinmiyorum çünkü uyumuş bir bebek gibi kokuyorsun. Ben otobüsten inince çantanı çalan olur diye iyice koluna dolamışsın. Omzunda İrankari kumaştan bir şal. Kimbilir hangi rüyadasın.
Hareket ediyor otobüs. İçinden geçiyoruz ateş böceği sokak lambalarının ve yağmur yıldızla karışık yağıyor.
Balıkesir'e vardığımızda dağların üzerindeki rüzgar güllerini göstermek için uyandırmak istiyorum seni. Onları ne de çok seversin. Oysa hayır tek başıma izliyorum yeşil dağların üstünde gelene geçene el sallayışlarını.
Zeytinlikleri geçiyoruz ve güneş doğrulturken belini, uyanıyor ve masmavi gözlerini bana çeviriyorsun.
Denizde gün doğumunu hayatımda ilk defa o an görüyorum.
Carpe
Senaryo
Mekan : Dış - Gece
Sahne : 1
Adamın sahnenin sağından geldiğini görürüz. Sahne boştur ve bir mikrofon vardır sadece. Ama kablosu kopuktur.
Adam:
Kereviz kokulu apış arasının mahdum ve kerimelerinin dünyasına hoş geldiniz. Korkak dünyamıza da. Bakabilir misiniz yüzümüze? Katlanabilir misiniz kokumuza? Korkar mısınız, kor parçası gözlerden ? Kokulu gözlerden. Sirke yanığı dudakların kuruttuğu sözlerden ve sizlerden başka ne var ki şu karlı kasıklarımın üstünde ?
Elvedalar mıdır sessizleştiren sizleri ? Yoksa kereviz kokusu mudur sadece ? Ateş de var mı ? Sigara,kahve ve “ama”? Ama: Elvedalar çok uzun olmamalı. Çok da sesli ve sizli bizli.
Mahkumu olmak veya radyo dalgalarıyla ulaşacak sesin bir cihazın içinde toplanıp bana gelmesini beklemek. Ölümün uzun ince yollarından mıdır kereviz kokmak. Ve bu kokudan korkmak ve hani durakta arkası arkasına gelen otobüslere güvenip bir sonrakine binerim diye sigara yakmak. Arkasından ıssızlaşan trafikte, güneşin altında titreyerek öğrenmek. Ve aslında ilk nefes olsa da o sigarayı atma gerekliliğini anlamak. Anlamak, maalesef yakalamak için sizi. Hoşgeldiniz kokuların kara dünyasına. Hoş gelebilseydiniz elvedaların arkasından, ne hoş olurdu aslında.
Hoş oldu mu pekş şimdi bu?
Adam sol taraftan çıkarak sahneyi terk eder ve ışık söner. Perde iner.
İKİ FİNCAN
İki fincan ve iki ayrı el, bir masada buluştuğunda çapraz duran sigara ve çakmağa rağmen simetri takıntısına aldırmadan kavuşurken birbirlerine, fark ettim. İki fincan, iki el, iki ağız, iki kalp ve tek sade şekersiz kahve. Aynı kahveyi ayrı fincanlarda da olsa, ayrı dudaklarla nasıl içtiğimizi gördüm. Sadece altüstü şekersiz sade kahveydi içtiğimiz.
Islaktı dudaklar. Kahvenin sıcaklığıyla ıslanmış. Sıcaktı.
Gözler: Dinleyen, anlayan ve kızarmış. Yine ıslak. Kahveden değil. Masada çapraz duran sigara paketinden alınarak, bardak altlığının üzerindeki çakmakla yakılmış sigaranın dumanından hiç değildi. Islaktı.
Çakmağın sigaramı yakarken gözümü alan ateşinin yarattığı bir yanılsama değildi. Serap da değildi. Ateşti ama sigaranın ki değildi.
Uyanmalı dedim bu rüyadan. Bir nefes almalıydım. Sigaramın tüm ciğerlerimi tıkamasına rağmen bir nefes almalıydım. Terlemiş göğsümü indirip kaldırırken korkmuyordum artık sol yanıma dönmeye.
Sola. Sana.
Uzanıp öptüm yastığından seni. Koklayarak hemde. Ben bugünde ölmem dedim. Güneşe baktım. Ne şekersiz sade kahve vardı ne de iki tane fincan. Ateşe uzandım. Sigaramı yaktım. Bir nefes çektim ve sana uzattım sigarayı. Yeterdi bize.
Loş bir düşün terlettiği bedenim yatarken seyrettin kendimi. Bir gülümseme vardı.
Mutluydum.
Yastığına baktım. Mutluydun.
Biraz incinmiş ama mutlu. Bugünde ölmem dedim. Ve koskoca bir günüm daha var dedim kendimi affettirmek ve senin için.
Affet. Affet tatlım demek için.
Uç Kızım
Ağlayamıyorum artık, öfkelenemiyorum da kızım. Nefretim de yok. Seviyorum sadece seni kızım. Seni sevemeyen bu dünyayı da.
Belki sevgimiz köreltir bu nefreti. Bu sefer durdurur belki başka bir kurşunu.
Ve Dileğim, sevgili kızım, bir kurşun daha hızlı olmamalı bir kuşun kanadından.
Uç kızım kurşundan da hızlı.
Uç kızım nefretten de hızlı.
KIRKAYAK
Ben o adamım. Olmamı korktuğun adam. Tam istediğin gibi sidik kokulu karanlık sokakların kan, ter ve tozdan yapılmış, bar ışığını arayan o adamım. Belki neondanım.
Ama ben adam değilim. O yüzden ben korktuğun adam olamam ki. İzin ver burnuna, koklamak için, hacışakir sabun kokan tenimi. Yani hem o adamı, hem de beni.
Çünkü adam değilim. Belki sayısız savaşlarından birinde tek gözünü kaybetmiş bir sırtlanım. Ya da kurşun kalemin uzun siluetine sıkışan kısa bir kırkayak.
Kırk ayağı, kırkının da numarası kırk, kırılmış bardak dibi gözlüklü yaban hayatların müdavimi bir kırkayak için fena da olmayan kırık cümleli hikayelerle kırktığım hayatımın,hayatınızın, hayatlarının kopyası bir serseriyim belki. Belki de gereksiz uzun cümleler savurganı, bir haramzade.
Yine “ama” kelimesiyle başlayıp uzaklaşmadan konunun özüne dönersek işte ben hep olmamdan korktuğun adamım. Başka da neden korkarsan o olacağım. Üzgünüm. Özür dilerim. Söz veremiyorum. Benim ki bir temenni sadece.
Ve yine “çünkü” ekmek kokulu gazetelerin üçüncü sayfalarında bile yer bulamamış, metruk eklerinde, “sizden gelenler” adlı bir halk köşesinde, benimle ilgili bir tek adımın, yaşımın bir de vesikalığın olduğu bir köşenin altına sığdırılmış, iki kıta ve bol uyaklı bir şiirin yazarıyım. Biraz da redif.
Ve diyorum ki herkes en az bir şiir yazmalı ve herkesin ortaokul soslu lise model şair dönemi olmalı. Ve her erkek bir kez bıyık ve her kadın da bir kez perçem bırakmalı şu hayatta.
Perçemli ve bıyıklı saçmalıklara inanan bir ayağı kopuk, yedi bacaklı bir hamam böceğiyim aslında. Ama en sosyalinden ve fiyakalısından. Sosyalist değil sadece.
Kayıp ve aksi bir ihtiyarın ağzından ara sıra kayan yapışkan, vıcık vıcık takma dişleriyim en nihayetinde ve “yine” üzgünüm o adam ben olmadığım için ve yolum karyola başındaki yarısı su dolu, yarısı senden yoksun bir bardağın içinden öteye uzanmadığı için. İki kere “için” ve bir adet “çünkü” ki o duru sabahlarım hep yapışkan bir geceyle bittiği için.
Bir “için” daha.
Terli apış arası kadar narin ve sakin gecedeki itim işte. Kafana takarsan da bitim ve acı koyan bir yetim. “Tim” le biten kafiyelerin sonunda tıkanan ve hadi ben git”tim” diyenim.
Ne düşünüyorsan oyum, şuyum ve biraz da buyum. Söylesen kuzum, neyim ben ?
Yoksa kilometrede elli kuruşluk “ama”, “çünkü”, “ve”, “için”, “yine” yakan adam görünümlü şahin miyim ?
fotoğraf seçimi için teşekkürker @arzzuuu