No title available

titsay
I'd rather be in outer space 🛸
todays bird

Kiana Khansmith
Not today Justin
almost home

#extradirty

oozey mess
Phantogram Three

No title available

Jimmy Eat World
No title available

❣ Chile in a Photography ❣
macklin celebrini has autism
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
cherry valley forever
EXPECTATIONS

ellievsbear
NASA
seen from United States
seen from Türkiye

seen from United States
seen from United States
seen from Canada
seen from Vietnam

seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from Colombia

seen from Türkiye
seen from United States

seen from Germany
seen from Uruguay
seen from United Kingdom

seen from United States

seen from Malaysia
seen from Ecuador

seen from Bangladesh
@ccandicityy
"örneğin, seçilmiş olma duygusu her aşk ilişkisinde vardır. çünkü aşk, tanım olarak, hak edilmemiş bir armağandır; hak etmeden sevilmek, gerçek aşkın eksiksiz kanıtıdır. bir kadın bana, ‘seni seviyorum, çünkü zekisin, çünkü namuslusun, çünkü bana armağanlar alıyorsun, çünkü zamparalık yapmıyorsun, çünkü bulaşık yıkıyorsun’ derse, hayal kırıklığına uğrarım. bu aşkta çıkarcı bir yan vardır. şöyle bir cümle duymak kim bilir ne güzeldir: 'zeki olmamana, namuslu olmamana karşın, yalancı, bencil, alçak olmana karşın senin için deli oluyorum" milan kundera/yavaşlık
Mahremiyetin derinine inmek, zor bir iştir; aşk ardında fosil bırakmaz, genellikle kendi ayak izlerini de siler; yalnızca yanılsamalar, üstü örtülü, biçim değiştirmiş, kaçamak anılar zamana direnebilir... Önemli tarih kayıtlarında, aşk görmezden gelinir, savaşlardaki başarılar ona tercih edilir. Noter belgeleri ve nüfus cetvelleri, aşkı aşk olmaktan çıkarıp değersiz kayıtlara dönüştürür. Geriye sanat ve edebiyat kalır: Mahrem mektuplar ve günlükler, şiirler, tablolar, resimler, heykeller...
Aşkın En Güzel Tarihi
İnsan hiç değişmiyor. Hala bir şeyleri fazlasıyla düşünmekten vazgeçemeyen birisiyim. Önce düşünüyorum, sonra neden öyle düşündüğümü düşünüyorum, sonra neden neden öyle düşündüğümü düşünüyorum ki, bırak düşüneyim diye düşünüyorum. Sonra bakıyorum ki ancak başım için bir ağrı kesici ararken düşünmeye ara vermişim. Bir de insanın kendisiyle yaşadığı anlar çok değerli, aralarına daha fazlalarını ekleyeyim, diye düşünüyorum. Bir anıya dalıp kendimi bulunduğum yerden soyutlamış, gülümserken yakalamak da buna dahil. Ya da geçen gün karanlık bir yerden açık havaya çıkan, oldukça dik bir yürüyen merdivenin ilk basamağına adım attığımda karışık çalma listemin kulaklarıma tam da o anda stairway to heaven’ın giriş melodisini getirmesi. Sıkı bir diyete girdikten birkaç gün sonra, “ay şunu yesem mi? Yok yemeyim. Aman ya da yiyim, akşama sadece brokoli yerim,” gibi kendimle girdiğim küçük pazarlıklardan son derece keyif alıyor oluşum. Banyodan gelen cam kırığı seslerine koşa koşa gidip en sevdiğim makyaj malzemelerimden birini yerde parçalanmış halde ve aniden çıkan sesten korkmuş ama kendini fayansa gelişigüzel ve ilginç bir şekilde yayılan ten rengi sıvıyı incelemeye kaptırmış kediciğimi gördüğümde aklıma ilk gelenin ayaklarına batmasın diye onu kucağıma almak oluşu, hiç düşünmeden korktu diye onu okşayışım ama sonra döktüğü sıvıya bulanmış patisiyle karnıma bir tekme savurarak kucağımdan kaçmasıyla ortada kalışım, kendi halime gülerek dökülmemiş kısmı nasıl kurtarırım diye fikir yürütüşüm, sonra o pati izini hala saklıyor oluşum da bahsettiğim anılara dahil edilesi. Böyle basit günlük olayların arasında, insanın kendini eleştirmeden, nasıl bir insan olduğuna dair ipuçları yakalayarak kendini daha iyi tanımasına, bir nevi büyümek diyoruz. Bildiğimiz yaş almak anlamındaki büyümek değil kastım ancak, insan yaşlandığında bile büyüyebilir çünkü böyle bakarsak olaya. Ben de büyüyorum, ama değişmiyorum, olduğum kişiyi keşfediyor ve yaramazlık yaptığında kediye kızamamak gibi, bir hata yaptığımda kendime de kızamıyorum. Sonra yine düşünüyorum, -hep yaptığım gibi- demek ki insan kendini olduğu gibi kabul ederse, kendini değiştirmeye gerek duymuyor, dolayısıyla başarısızlığa uğrayıp kendini hayal kırıklığına da uğratmıyor. Şimdi gidip kendime biraz portakal sıkacağım.
Say good-bye. Bye. Good-bye. Au revoir. Later. — Before Sunrise (1995, dir. Richard Linklater)
Amore. Che cos’ho imparato sull’amore? Quello che ho imparato sull’amore è che l’amore esiste. O forse, più semplicemente, quello che ho imparato e imparo sull’amore è quello che racconto nei miei film, in tutti i miei film. E cioè che non dimentichiamo mai le persone che abbiamo amato, perché rimangono sempre con noi; qualcosa le lega a noi in modo indissolubile, anche se non ci sono più. Ho imparato che ci sono amori impossibili, amori incompiuti, amori che potevano essere e non sono stati. Ho imparato che è meglio una scia bruciante, anche se lascia una cicatrice: meglio l’incendio che un cuore d’inverno. Ho imparato, e in questo ha ragione mia madre, che è possibile amare due persone contemporaneamente. A volte succede: ed è inutile resistere, negare, o combattere. Ho imparato che l’amore non è solo sesso: è molto, molto di più. Ho imparato che l’amore non sa né leggere né scrivere. Che nei sentimenti siamo guidati da leggi misteriose, forse il destino o forse un miraggio, comunque qualcosa di imperscrutabile e inspiegabile. Perché, in fondo, non esiste mai un motivo per cui ti innamori. Succede e basta. È un entrare nel mistero: bisogna superare il confine, varcare la soglia. E cercare di rimanerci, in questo mistero, il più a lungo possibile.
-Ferzan Ozpetek
Ho imparato che è meglio una scia bruciante, anche se lascia una cicatrice: meglio l’incendio che un cuore d’inverno.
Bir gömleğin vardır. Uzun zamandır giymekten hafif solmuş toz mavi rengiyle de deseniyle de artık bütünleşmişsindir, insanlar seni onunla hatırlar. Katlanma yerlerini ezbere bilen bir kağıt gibi katlanır kolları. Rahattır; kışın kazağının içinde sıcak tutar, yazın ince bir tişörtün üstüne geçirirsin. Önündeki düğmeler hep açıktır.
Tesadüfen bulunduğun başka bir yerde, başka bir gömlek görürsün. Tesadüfen görürsün çünkü yeni veya daha farklı bir şey aramıyorsundur. Nitekim gözünü de alamazsın ondan. Dokunursun, yumuşacık. Açık deniz yeşili desenleriyle, rengiyle çok güzel ve canlıdır. Daha önce gördüğün hiçbir şeye benzemez, özeldir. Alıp denersin. O her zaman giydiğin gömleğin hissini vermez oysa, etiketi kaşındırır, kolları zor katlanır, uzunluğunu ayarlayamazsın, üzerinde emanet gibi durur.
Yine de rengine, desenine ve dokusuna aşık olmuşsundur, onu da alırsın.
Sonra bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmaz.
Eskisini eski diye, yenisini yeni diye giyemezsin.
Üstüne hangisini geçirirsen geçir, o rahatsızlık hissinden kurtulamazsın.
Bir gün dışarı çıkacaksın. Çok özel bir günde, herkesin yıllarca bakacağı fotoğraf karelerinde üzerinde görecekleri bir gömlek olacak. Hangisi diye çok düşünürsün, zamanı da yaşamı da kaçıracak kadar kararsızlığa düştüğün anda, alıştığından vazgeçmemek adına artık bir seçim yapmışsındır.
Düğmelerini iliklemeye başlarsın, ancak daha önce hep önü açıkken giydiğin için yakasının aslında boğazını sıktığını yeni fark edersin. Düğmelerin kapandığı yerlerde desenlerin birbirini takip etmediğini de. Eskidiği için bazı yerleri pot durur, çekiştirdikçe daha beter olur. Tüm bunların daha önce nasıl farkına varamadığını düşünmenin kimseye bir faydası yoktur artık.
Sonra geçenlerde okuduğun bir alıntıyı hatırlarsın;
“Gömleğin tüm düğmelerini yanlış iliklemek gibidir, bazı insanları sevmek. En başından beri yanlış yaptığını sonuna kadar gelmeden anlayamazsın.”