Produced by LEMAT WORKS
🌕 Lemat Moon 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 / instagram🌟 🌗
i don't do bad sauce passes
ojovivo

Kaledo Art
d e v o n
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

roma★
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
Monterey Bay Aquarium
dirt enthusiast
AnasAbdin
Sade Olutola
Mike Driver
YOU ARE THE REASON
styofa doing anything

JVL

Janaina Medeiros
wallacepolsom
sheepfilms

tannertan36
Peter Solarz

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Canada
seen from Malaysia
seen from Türkiye
seen from Spain

seen from Malaysia
seen from Germany

seen from United Kingdom

seen from Germany
seen from Australia
seen from United States

seen from India

seen from Indonesia
seen from Türkiye

seen from United States
seen from United States
seen from Germany

seen from Russia

seen from United States
@denisk38
Produced by LEMAT WORKS
🌕 Lemat Moon 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 / instagram🌟 🌗
#evet
Unutturulan Zafer Kutul Amare Zaferi
29 Nisan 1916 tarihinde Osmanlı Ordusunun Irak’ın Kut bölgesinde İngilizlere karşı kazandığı büyük bir zaferidir. Kutul Amare’de 13 bin 300 İngiliz askeri ile 13 general 481 subay esir alınmış ve 40 bini aşkın İngiliz askeri öldürülmüştür.
Osmanlı Ordusunun Birinci Dünya Savaşı’nda çarpıştığı cephelerden biri, İngilizlere karşı oluşturulan Irak cephesidir. Osmanlı dönemi kaynaklarında Irak-ı Arap olarak adlandırılan bölge, Dicle, Fırat havzasında tarihteki Mezopotamya’yı (Verimli Hilal) içine alır ve Basra Körfezi’ne kadar uzanır.
Irak petrollerini ele geçirmeyi amaçlayan İngilizler, 6 Kasım 1914 tarihinde Basra Körfezinden Şattülarap ağzındaki Fav mevkiine asker çıkararak saldırıya geçmişler, ilerleyen aylarda bu saldırılarını kuzeye doğru genişletmişlerdir. İngilizler, 3 Haziran 1915 tarihinde Kut’ül-Ammare’yi, Temmuz ayı sonlarına doğru da Nasıriye’yi işgal etmişlerdir. 23 Kasım 1915’de ileri harekata geçen Türk birlikleri, General Townshend komutasındaki İngiliz ordusunu geri püskürterek Kut-ül Ammare’de çember içerisine almayı başarmışlardır. Kut’ül-Ammare’yi bir kale gibi savunan General Townshend, 29 Nisan 1916 tarihinde teslim olmak zorunda kalmıştır. Türkler, Kut’ül-Ammare’de İngilizlerden başta Tümen Komutanı General Townshend olmak üzere toplam 13 general, 481 subay ve 13.300 askeri esir almışlardır.
Tarihe Kut ül Amare zaferi olarak geçen savaşlar sırasında İngilizler 40 bin kayıp ve esir verirken Türk birlikleri ise 25 bin askerini kaybetti. Kut ül Amare savaşı sırasında Türk birlikleri sınırlı sayıda uçakla önemli görevler yaptı. Keşif görevleri yapan Türk uçakları bir taraftan da düşman hedeflerini bombardıman etti. 26 Nisan 1916’da Kut ül Amare’deki İngiliz kuvvetlerine erzak yardımına çalışan bir İngiliz uçağı da Türk avcı uçağı tarafından düşürüldü.
Kut’ül-Ammare Zaferi, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun zor şartlar ve imkansızlıklar içerisinde, Çanakkale’den sonra kazandığı ve bir İngiliz tümeninin bütün personeli ile birlikte esir alındığı eşsiz bir zaferdir. Halil Paşa, Kut’ül-Ammare zaferinden sonra 6’ncı Ordu’ya yayınladığı mesajında şöyle demiştir:
“Arslanlar!
Bütün Türklere şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum.
Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10.000 erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık bugün Kut’ta 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir.
Şu iki farka bakılınca, cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır.
İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci zaferi Çanakkale’de, ikinci zaferi burada görüyoruz.”
Avustralyalı araştırmacı Dr. Gaston Bodart tarafından Kut’ül-Ammare Zaferi, “İngiliz prestijinin Birinci Dünya Savaşı’nda yediği en büyük darbe olarak yorumlanmaktadır.”
Halil Paşa, Kut’ül-Ammare’nin teslim alındığı gün orduya bir tebrik mesajı yayımlamış ve bu günün “Kut Bayramı” olarak kutlanmasını istemiştir.
Unutturulan Zafer Kutul Amare Zaferi
29 Nisan 1916 tarihinde Osmanlı Ordusunun Irak’ın Kut bölgesinde İngilizlere karşı kazandığı büyük bir zaferidir. Kutul Amare’de 13 bin 300 İngiliz askeri ile 13 general 481 subay esir alınmış ve 40 bini aşkın İngiliz askeri öldürülmüştür.
Osmanlı Ordusunun Birinci Dünya Savaşı’nda çarpıştığı cephelerden biri, İngilizlere karşı oluşturulan Irak cephesidir. Osmanlı dönemi kaynaklarında Irak-ı Arap olarak adlandırılan bölge, Dicle, Fırat havzasında tarihteki Mezopotamya’yı (Verimli Hilal) içine alır ve Basra Körfezi’ne kadar uzanır.
Irak petrollerini ele geçirmeyi amaçlayan İngilizler, 6 Kasım 1914 tarihinde Basra Körfezinden Şattülarap ağzındaki Fav mevkiine asker çıkararak saldırıya geçmişler, ilerleyen aylarda bu saldırılarını kuzeye doğru genişletmişlerdir. İngilizler, 3 Haziran 1915 tarihinde Kut’ül-Ammare’yi, Temmuz ayı sonlarına doğru da Nasıriye’yi işgal etmişlerdir. 23 Kasım 1915’de ileri harekata geçen Türk birlikleri, General Townshend komutasındaki İngiliz ordusunu geri püskürterek Kut-ül Ammare’de çember içerisine almayı başarmışlardır. Kut’ül-Ammare’yi bir kale gibi savunan General Townshend, 29 Nisan 1916 tarihinde teslim olmak zorunda kalmıştır. Türkler, Kut’ül-Ammare’de İngilizlerden başta Tümen Komutanı General Townshend olmak üzere toplam 13 general, 481 subay ve 13.300 askeri esir almışlardır.
Tarihe Kut ül Amare zaferi olarak geçen savaşlar sırasında İngilizler 40 bin kayıp ve esir verirken Türk birlikleri ise 25 bin askerini kaybetti. Kut ül Amare savaşı sırasında Türk birlikleri sınırlı sayıda uçakla önemli görevler yaptı. Keşif görevleri yapan Türk uçakları bir taraftan da düşman hedeflerini bombardıman etti. 26 Nisan 1916’da Kut ül Amare’deki İngiliz kuvvetlerine erzak yardımına çalışan bir İngiliz uçağı da Türk avcı uçağı tarafından düşürüldü.
Kut’ül-Ammare Zaferi, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun zor şartlar ve imkansızlıklar içerisinde, Çanakkale’den sonra kazandığı ve bir İngiliz tümeninin bütün personeli ile birlikte esir alındığı eşsiz bir zaferdir. Halil Paşa, Kut’ül-Ammare zaferinden sonra 6’ncı Ordu’ya yayınladığı mesajında şöyle demiştir:
“Arslanlar!
Bütün Türklere şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum.
Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10.000 erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık bugün Kut’ta 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir.
Şu iki farka bakılınca, cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır.
İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci zaferi Çanakkale’de, ikinci zaferi burada görüyoruz.”
Avustralyalı araştırmacı Dr. Gaston Bodart tarafından Kut’ül-Ammare Zaferi, “İngiliz prestijinin Birinci Dünya Savaşı’nda yediği en büyük darbe olarak yorumlanmaktadır.”
Halil Paşa, Kut’ül-Ammare’nin teslim alındığı gün orduya bir tebrik mesajı yayımlamış ve bu günün “Kut Bayramı” olarak kutlanmasını istemiştir.
ULU HAKAN II.ABDÜLHAMİD HAN'IN TAHTTAN İNDİRİLMESİ - 27 NİSAN 1909 FETVA Yahudi ve Mason kuklası İttihatçıların bazı din büyüklerini âlet ederek almaya çalıştığı Abdülhamîd'i şeriata ihanetle suçlayan küfür fetvasını, Allah korkusundan bir pay sahibi din adamları reddettikten sonra zamane Şeyhülislâmı Ziyaeddin Efendi verdi. Aynen: «îmam-ül müslimin olan Zeyd, bazı mesâil-i mühimme-i şer'iyeyi kütüb-ü şer'iyeden tayy ve ihraç ve kütüb-ü mez-kûreyi men' ve hark ve ihrak ve Beytülmalde tebzir ve israfla mesuğ-u şer'i hilâfına tasarruf ve bilâ sebeb-i şer'i kati ve haps ve tağrib-i raiyye ve sair gûna mezalimi itiyad eyledikten sonra...» Diye başlayan mahut fetva cinayetinin, kelimesi kelimesine sadeleştirilmiş şekli: «Müslümanların imamı (başı) olan şahıs, bazı ehemmiyetli şeriat meselelerini din kitaplarından siler, çıkarır, o kitapları yasaklar, yakar, hazineyi zarara sokar, boş yere harcar, şeriat dışı tasarruflara kalkar, tebayı öldürür, hapseder, sürer, türlü zulümlere hedef kılar ve doğru yola dönmeye ahd ve yemin etmişken, yemini çiğneyerek müslümanların hallerini ve işlerini tamamen bozacak büyük fitne çıkarmakta ısrar eder ve o şahsın tegalübüne sed çekince İslâm beldelerinin birçok yerlerinden o şahsı tahttan indirilmiş tanıdıklarına dair bildiriler gelir ve o şahsın yerinde tutulmasında zarar ve atılmasında iyilik görülürse kendisini imamet ve saltanattan ayrılmaya davet etmek veya doğrudan doğruya ayırmak şekillerinden hangisi ileri gelenler ve memleket idarecilerince uygun görülürse yapılması vacip olur mu? Elcevap: Olur! Esseyid Mehmed Ziyaeddin» İsminin başında bir de (Esseyid) gibi sıfatların en mübarek ve muhteremini taşıyan bu din adamı ve Peygamber sülâlesinden olmak iddiasındaki kişinin fetvası, 36 Osmanlı padişahı arasında en dindarı Abdülhamîd'e yahudi ve mason tesiriyle küfür isnat etmesi bakımından küfrün ta kendisidir. HEY'ET Daha evvel sarayda, istikbalin Başkumandan Vekili Enver Bey'e (Paşa) geldiğini kaydettiğimiz telgrafla haber verilen heyet, Mabeyn Başkâtipi Ali Cevat Bey'in karşısında... Heyet, âyân âzasından ve eski Padişah yaverlerinden Bahriye Feriki (Koramiral) Arif Hikmet Paşa, Ermeni cemaatinden Aram Efendi, Mebusan Meclisinden Draç Mebusu Jandarma mirilivası (Tuğgeneral) Esad Paşa ve Yahudilerden Selanik mebusu Emanüel Karuso Efendi'den kurulu... Dikkat! Bu dört kişilik heyet içinde ikisi müslüman ismini taşıdıkları halde, tek bir Türk yoktur. Arif Hikmet Paşa, karışık ve katışık bir aileden, Es'at Paşa ise doğrudan doğruya Arnavuttur. Bunlar, İslamların Halifesi ve Türklerin Padişahına "Meclis-i Millî" yâni Türk Milletinin vekillerine mahsus Meclis adına, tahtan indirildiğini bildirmeye gelmişlerdi. Bir katışkan, bir Arnavut, bir Ermeni, ve bir de Yahudi, Ulu İslâm Halifesi ve Türk Hakanına, Müslümanlık ve Türklük namına diyeceklerdir ki: Millet seni istemiyor, hal'etti; tahtından in aşağıya! Ve Millet, kendisinin kalp paradan daha sahte bu temsilcileri karşısında apışıp kalacak ve hiçbir vicdan sahibi çıkıp, Padişahını Yahudiye hal' ettiren denî hizbin yüreğindeki şenî küfrü, İslâm ile beraber Türk'ü batırmak kastını ortaya dökemeyecektir. Başkâtibi okuyalım: «Heyet ve miralay Galip Bey huzura girdiler. Şehzade Abdürrahim Efendi Hazretleriyle bu abd-i hakir ve diğer bazı hademe salon kapısının yanında bulunan paravanın önünde durduk. Heyetten Esat Paşa (Biz Meclis-i Mebusan tarafından geldik. Fetva-yi şerif var. Millet seni hal' etti. Ama hayatınız emindir!) dedi. Bunun üzerine Zat-ı Hümayunları kemal-i metanet ve vekar ile mumaileyhe biraz takarrub ederek, (Bu işi ben yapmadım! Sebep olanları millet arasın, bulsun. Ben milletimin iyiliği için çok çalıştım. Hepsi mahvoldu! Hepsinin üstüne sünger çekildi. Kaderim böyle imiş, Müsebbiblerini varsın millet bulsun. Yalnız bir ricam var: O da hayatımın Çırağan Sarayı'nda muhafaza edilmesidir. Ben orada hasta biraderimi bunca sene muhafaza ettim. Yarın bahçeden çoluk çocuğumla beraber oraya giderim. Zaten ben yorulmuş idim. Hiçbir şey istemem ve hiçbir işe karışmam. Milletten bunu rica ederim!) buyurdular. Esat Paşa ve Arif Hikmet Paşa, hayat-ı şahanelerinin emniyette olduğunu ve ancak mahal-i ikâmet tâyini için gûna memuriyetleri olmayıp, bu arzuy-u şahanelerini Meclise bildireceklerini beyan ederek gittiler.» Başkâtibin paravana arkasından dinlediği iddiasına rağmen, hal'in tebliği tablosunu onun çizdiğinden ibaret sanmamalıdır. Her şeyden önce Es'at Paşa, (millet seni hal'etti!) değil, (azletti) demiştir. Buna karşı Abdülhamîd, "Yasîn" sûresi'nden işlerin "Aziz ve Alim"in takdirine bağlı olduğuna dair ayetten bir kısım okumuş ve sonra kuvvetli bir rivayete göre, müslüman ismi taşıyan paşalara dönüp, Karuso'yu göstererek şöyle demiştir: - İslamların Halifesi ve Türklerin Padişahı'na hal'ini bildirmek için kurulan heyete şu Yahudiden başka alınacak insan bulamadınız mı? Peşinden 31 Mart hadisesiyle en küçük alâkası bulunmadığını bildirmiş ve Çırağan Sarayı'nda oturmak dileğinde bulunmuştur. Buna da bizzat Karuso, millet nereyi gösterirse oraya oturacağını ve bunun Selanik olacağını söylemiştir. Hal'in tebliği levhası bizzat Başkâtibin anlattığı gibi olsa da, yine aynı adamın şehadetiyle sabittir ki, Ulu Hakan bu esnada tarihte hiçbir hükümdarın olamadığı derecede vekarlı ve heybetlidir. İşte: «Sultan Abdülhamîd Han-ı Sâni hazretleri aklen ve cismen kavî ve metin, sahib-i kiyaset ve fetanet bir padişah-ı vakur ve mekîn olduğu halde, madde-i hal'in tevehhüm ve tahayyülü ve hattâ hin-i telâffuzda hal kelimesine müşahebeti olan (hal) kelimesi bile muvazene-i asabiyesini müteessir ve mütehheyic ettiği cihetle, daire-i kitabetçe bu kelimenin istimalinden daima tevakki ve ihtiraz olunur idi. İşte bunun için vükelâdan ve ulemadan ve müşirandan velhasıl eâli ve esafilden bir sınıf halk bu hayali bin türlü şekil ve surete sokup, kendilerine sermaye-i terakki ve maişet ittihaz ederek Zât-ı Hümayunlarının bu babdaki zaafından istifadeye kıyam etmişlerdir ki, bu alçakları memleket ve halkın ve Sultan Abdülhamîd Hân Hazretlerinin felâketini mucip olmuştur. Fesubhanallah; şurası şâyan-i dikkat ve hayrettir ki, otuz üç sene, tayf ve hayaliyle iştigal ve cidal etmiş oldukları hal, tecessüd ve tecessüm ederek huzurunda bütün çirkinliğiyle ve bütün dehşetiyle arz-ı endam eylediği halde, Zat-ı Hümayunlarinca bittabi ve bihakkın hasıl olmuş olan teessüratin asar ve alâimi zan ve tahmin olunan derecelerde görülmedi. Bilâkis bu ân-ı felâket istimalde Zât-ı Şahaneleri kendileri gibi sahib-i azm ve irade olan büyük adamlara mahsus ve münhasır bir tavr-ı azamet ve haşmet ile metanet ve vekar-ı Hümayunlarını muhafaza buyurdular. Bu esnada haremsaray-ı âlide bulunan kadınların nâle ve feryadı ve şehzade Abdürrahim Efendi Hazretlerinin hıçkıra hıçkıra ağlayişıyla bendegâmn suzü güdazı öyle bir levha-ı hazin ve bir manzara-i felâketkarîn teşkil ediyordu ki, kalemim tariften âcizdir. Ben de kalb-i suzanım ve çeşnı-i giryanım ile bir köşeye çekildim.» Koca Sultan, kendisine Türk milleti adına hareket ettiği süsünü verecek kadar küstah ve hayâsız Yahudiliğin, sırf tevekkül ve merhameti yüzünden kurbanı olmuştur. Abdülhamîd mevzuunda Yahudiden başka hiçbir gerçek sorumlu yoktur. HAL'E DAİR Aşağıdaki yazı, meşhur ve merhum tarihçi ve ilim adamı Abdurrahman Şerefindir. Meşrutiyetin ilk günlerinde yazılmış ve Meşrutiyet ekâbirini öfkelendirmemekle hakikati söylemek gibi bir tezat içinde sıkışıp kalmış bir yazı... Buna ve yeni idare taraflılığına rağmen aslında necip bir ruh taşıyan bu ilim adamının kalemi, Abdülhamîd mevzuunda Padişahın mahrem çehresine ait incelikleri göstermekten geri durmamıştır. Aynen sadeleştirerek: «Osmanlı Padişahlarının yaş büyüklüğü noktasında ikinci ve saltanat süresi bakımından dördüncü olan Abdülhamîd artık tarihe mal oldu. Bu fâni dünyadan el çekenlere karşı, geride kalanların dünya husumetlerinden ve kalp ihtiraslarından elini çekmesi lâzım gelir. Ölüye rahmet okumak ve günahlarına mağfiret dilemek, İslâmî necabet iktizasıdir. Onun otuz üç sene süren hükümetini tenkit ve muhakeme etmek de ileride müverrihlerin âdil vicdanlarına ve tarafsız kalemlerine düşen bir borç... Abdülhamîd'in çehre ve bünyesinde, Osmanlı hanedanına mahsus alâmetler iyice seçilir. Nitekim (Bellini) tarafından tersim edilen Fâtih'in tasvirinde, Abdülhamîd'e ait çehre hatları besbellidir. Kendisi fevkalâde zeki, hassas, ince, inceliklere âşinâ, gayet nazik, hususi bir ses halâvetine mâlik, efendiliğin ve hilâfet ve saltanatın büyüklük ve vekarını şuurlu yerine getirir bir zattı. Bendelerini taltif ve kendisiyle görüşen ecnebileri teshir yolunu bilirdi. Tehditlerini hakkıyle yerine getirmeye kaadir ve icabında şiddetini izhar veya hiddetini teskin gibi ruhî fevkalâdeliklere mâlikti. Şimdi onun, herkesçe bilinmeyen ve tahttan indiriliş hikâyesini anlatacağım: 31 Mart (13 Nisan 1909) askerî isyanı üzerine Selanik'ten İstanbul'a gelen ve âsilerin tedibini üzerine alan Hareket Ordusu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa Ayastefanosa'da içtiması başlayan ayan ve Mebusan Meclisleriyle temasa geldiği vakit, Abdülhamîd'i asla tahttan indirmek fikrinde olmadığını söylemişti. Fakat sonra umumî efkâr ve heyecan, önüne geçilmeyecek dereceye çıktığı için, saltanat değişikliği bütün nazarların hedefi oldu. Hareket Ordusu İstanbul'a gelince, ayan ve Mebusan meclisi de Ayastefanos'tan Ayasofya'daki hususi dairelerine döndü. Mebusan salonunda, Milli Meclis halinde her iki meclis azasının (14-27 Nisan 1909) içtimaları vuku buldu. Abdülhamîd'in hal'ini mukarrerdi. Bu işin tatbikatında zorluğa tesadüf olmamak için Yıldız'da bulunan askerler ve maiyetin elde edilmesi ve Sultandan uzaklaştırılması karar altına alındı. - Bugün Cenab-ı Hak Milli Meclise mühim bir vazife tevdi etmiştir. Millet, telâş içinde, bu vazifenin yerine getirilmesini bekliyor. Hepimiz kalbimizde, evvelden verilmiş bir karar saklıyoruz. Sözü uzatmaya lüzum yoktur. Yalnız sizden şu iki şeyi rica ederim: Evvelâ memleketimizde, bu gibi hallerde kan döküldüğü sık sık görülmüştür; böyle bir hal milletin şan ve nezahatine yakışmayacağından bundan çekinilmesini şiddetle ihtar ederim. İkincisi, bu gibi hallerde fetvaya müracaat âdet olduğu için Şeriat mümessilliği tarafından hüküm istenmesini tavsiye ederim. Bu teklifler alkışlarla kabul edildi. Fetva emininin çağırılması için bir murahhas heyet seçildi ve gönderildi. Fetva emini Hacı Nuri Efendi'nin gelmesi üzerine fetva çıkıncaya kadar celse muvakkattan tatil olundu. Fakat, azadan hiçbir kimsenin meclis salonundan dışarıya çıkmaması ve dışarıdan da hiç kimsenin içeriye girmemesi emniyet altına alındı. Fetva eminiyle beraber ayan ve Mebusan reisleri, vükelâ odasında toplandılar. Bazı mebusların karaladıkları fetva suretini kabul etmekte Hacı Nuri Efendi zorluk gösterdi ve şahsen bu işe memur olmadığını ve bu hususta mütalâasına lüzum bulunmadığını ifade edip eliyle Şeyhülislâm Ziyaeddin Efendi'yi gösterdi: - Müftiyüleman zat-ı âlileridir. Fetva vermek kendilerine aittir. Nasıl tensip buyururlarsa, ol veçhile hareket ederler. Dedi. Bu mukabele üzerine lâf uzayıp sokaklarda toplanmış bulunan binlerce halkın sözden ziyade iş beklediği ihtar edildi. Nihayet Hacı Efendi reyini izhar etti: , - Padişah hal'inde meymenet yoktur; eğer saltanat değişikliği lazımsa, teklif ediniz, kendi kendini azletsin! Müsveddeyi kaleme alanlar, Fetvanın nihayetine (Padişahın hal'i veya kendisine istifa teklifi şıklarından hangisini memleket büyükleri tercih ederse, icrası...) diye bir fıkra ilâve edilince, buna Hacı Nuri Efendi razı oldu. Fetva yazılıp imza edildikten sonra, meclis salonuna dönüldü ve celse yeniden açıldı. Fetvayı imza eden kalemi, yadigar olarak Ahmed Rıza Bey almıştı. Bizde Padişah hal'i işlerini birtakım iç ve dış gaileler takip ettiği için, o zamanlar ayandan ve Maarif Nâzın bulunarı bendeniz de, Padişaha istifa teklif olunması taraftarıydım. Bu hususta tanıdığım mebuslara ve bazı ayan azasına fikrimi söylemekten çekinmemiştim. Hareket Ordusu Yıldız'ı teslim almış bulunduğu için, böyle bir teklif karşısında Sultanın mukavemeti imkânsızdı. Yeni celse Fetvanın okunmasıyla başladı. Her taraftan şu sesler yükseliyordu: "Hal'i lâzım! Hal'ine gidelim!" Heyecan o derecedeydi ki, istifa teklifini ağıza almak bile mümkün görünmüyordu. Mebuslar Padişahın hal'iyle milli hâkimiyetin kuvvetini göstermek kanaat ve niyetini besliyorlardı. Reis Paşa bir aralık: - Memleket büyüklerinden maksat, "Vükelâ" değil midir? Diye ortaya bir söz attı ve Padişahın hal'i mes'uliyetini vükelâ'ya yüklemek istedi. Vekillerin tevkil edici azletmesi mantığa zıt olmak şöyle dursun, bu işe hemen bütün mebuslar itiraz etti. Bütün zihinleri sadece tahttan zorla indirme keyfiyeti işgal ediyordu. Ayandan ferik Sami Paşa, İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet olduğu gibi, bu defa Padişahtan istibdat ve irticadan kurtuluşun da bir (Fethi Mübin) olduğu iddiasiyle Velahtın Beşinci Sultan Mehmet unvanı altında taht'a cülusunu teklif etti ve bu teklif alkışlarla karşılandı. Padişahın hal'i kararı verileceği ânda vaziyetin mehabetine delil olarak Reis Sait Paşa kürsüde ayağa kalktı. Onu takip ederek salonda bulunanların hepsi de ayağa kalktılar. Müthiş bir sükût hâsıl oldu. Meclisin manzarasında gurur ve azamet ve çehrelerde sevinç ve heyecan okunuyordu. Vazifenin ağırlığıyla beraber yerine getirilmesinde lüzum ve isabet, kanaat, tavırlardan hissediliyor, durumun dehşeti ve verilecek kararın ehemmiyeti şahıstan şahısa 'aksediyordu. Nihayet Reis Paşa'nın sesi yükseldi: -Efendiler! Okunan Fetvaya ve millet tarafından gösterilen arzuya göre Sultan İkinci Abdülhamîd'in hilâfet ve saltanattan hal'ine karar veriyor musunuz? Umumi bir tasvip!.. Reis: -Sultan Abdülhamîd tahttan indirilmiştir. Hilâfet ve saltanat makamına meşru Veliaht Mehmet Reşat Efendi'nin çıkartılmasına karar veriyor musunuz? (Yaşasın Beşinci Mehmet!) nidalarıyla bu teklifi de kabul edildi. Hemen, ayan meclisinden Esat Paşa (Draç) ve Karuso Efendi (Selânik)den mürekkep bir heyet seçilip sabık Padişaha hal'ini bildirmek üzere Yıldiz'a gönderildi. Karar verilirken istifa tasavvurunda bulunan küçük bir zümre ayağa kalkmıştı. Reis Paşa "İttifakla karar verildi!" sözünü söylerken oturanlar gözüne ilişip: - İttifakla mı, ekseriyetle mi? Diye sorunca bu şahıslar ayağa kalktı. Böylece Padişahın hal'i kararı ittifakla verilmiş oldu. Murahhaslar sabık Hakana hal'ini haber verdikleri za; man şu karşılığı aldılar: - Ne yapalım? Kaderin icabı böyle imiş... Ben bu ne'ticeyi anlamıştım! Ve sabık Hakan devlet ve millete ettiği hizmetleri sayarak, kardeşini senelerce muhafaza ettiği Çirağan Sarayı'n oturmasına müsaade edilmesi arzusunu belirtti. Murahhaslarsa bu arzusunun Millî Meclise tebliğ olunacağını vâdettiler. Fakat eski Sultanın bu arzusu kabul olunmadı; ve o, ertesi akşam vakti Selânik'e doğru yola çıkarıldı.» NECİP FAZIL KISAKÜREK ULU HAKAN II.ABDÜLHAMÎD HAN
BİRİLERİ İNTİHAR MI DEDİ?
Tarih bizi biz yapan değerleri barındırır derinliklerinde. Bize de bu değerleri tarihin derinliklerden bulup çıkarmak düşer. Geçmişte kalan bazı değerlerimiz vardı. Şimdi rehberlerin eski bir şehirde eski evleri, camileri gezdirirken anlattıklarından duyduğumuz, uygulamaya bile utandığımız değerler… Bu değerler bizi biz yapan olgulardır işte.
Belki tarihte Fatih’in, Yavuz’un veya Sultan Abdülhamid’in hal-i ruhiyesini bilemeyiz ama neler yaptıklarını, ne kadar büyük işler başardıklarını, bu başarıların altında hangi değerlerin yattığını görebiliriz. Fatih’in Fatih olabilmek için hangi yollardan geçtiğini gördük duyduk, Yavuz Sultan Selim’in 8 sene de yaptıklarını ve hiçbir padişahın da bu yapılanları yapamadıklarını büyüklerimizden dinledik. Yavuz Sultan Selim gibi, hiçbir padişah hazineyi ağzına kadar dolduramamıştır. Bu yüzden hazineye Yavuz Sultan Selim’den başka hiçbir padişahın da mührü vurulmamıştır.
Biliyoruz ki bu değerler 150 yıl öncesine kadar Anadolu insanı tarafından kabul edilen değerlerdi. Fakat 150 yıl önce de herkes tarafından değil… Devşirme olanlar en çabuk unutanlardı bu değerleri. Bizim kaybettiğimiz bu değerleri devşirme olanlar 150 yıl öncesinden kaybetti, biz de onlara uymaya başlamıştık o zamanlardan.
Bizi biz yapan bu değerleri kaybedince ne oldu peki? Bu sorunun cevabı çok uzun fakat size bununla ilgili bir padişahı anlatmak istiyorum.
Bir padişah intihar eder mi, etse bile niye intihar eder? Ya da bir padişahı öldürüp neden intihar süsü verilir?
Biz Osmanlı’da, damarlarındaki akan kana kadar işlemiş bir İslam anlayışının olduğunu biliyoruz. Ve intiharın dinen yasak olduğunu da…
Sultan Abdülaziz Osmanlı Devleti’nin 32. Padişahıdır. Ağabeyi Abdülmecid vefat edince odan sonra tahta çıkmıştır. 22 yıl tahtta kalan Abdülaziz’in, tam olarak bilinmemekle beraber bir suikast sonucu öldürüldüğü düşünülmektedir.
Sultan Abdülaziz tahta ilk çıktığında devletin giderlerinden dolayı fazla maaş alan gereksiz memurları uzaklaştırmıştır. Bununla beraber sarayın fazla harcamalarını yasaklayıp kendine ayrılan paranın da üçte birinden vazgeçmiştir. Mali problemlerle beraber devletin dağılma tehlikesi de vardır. Abdülaziz’e, atalarına kalan mirasın aksine hasta olan bir devlet kalmıştır ve kendisinden bunu toparlaması beklenmiştir. Diğer şehzadelerin aksine kendisi serbest yetişmiştir. Halkın gözünde ikinci bir Yavuz’dur ve Yavuz gibi de sade yaşamıştır. Anlayacağınız beklenti yüksektir fakat imkânlar eskisine göre daha kısıtlıdır.
Bu kadar olumsuzluklara rağmen geminin kaptanı olarak Abdülaziz her şeye hazırdı. Bazı insanları susturmak için mevcut hükümeti dağıtmadı. Bunlara benzer uygulamalar ile bu zorlu yolu yürüyecekti.
Osmanlı tarihinde Avrupa’ya sefer için değil de gezi için giden ilk padişah unvanını taşımaktadır. Sultan Abdülaziz, Avrupa’ya 3. Napolyon tarafından davet edilmiştir. Fransa’nın ardından İngiltere Kraliçesi de Sultan Abdülaziz’i İngiltere’ye davet etmiştir. Fransa’nın hemen ardından İngiltere’ye giden Sultan, tam 61 gün Avrupa ziyaretinde bulunmuştur. Mısıra da sefer için giden Yavuz Sultan Selim’den sonra, seyahat eden tek padişahtır.
Sultan Abdülaziz Osmanlı’da beste yapan ilk padişahtır. Piyano ve lavta çalıyor, çok iyi ney üflüyordu. Müziğe ilgisi çocukluğundan gelmekteydi. Ayriyeten bestekârlığı da vardı.
Sultan, Avrupa gezisinde birçok ülke ile dostluk bağı kursa da bunların hepsinin tamamen yüzüne gülüp arkasından iş çevirdiklerinin farkındaydı. Sultanın Avrupa gezisi yaklaşık iki ay sürmüştü. Bu geziden sonra nedense harcamaları artmaya başlamıştı. Zaten bu harcamaları bahane eden Midhat Paşa ve Hüseyin Avni Paşa, talebeleri galeyana getirdiler. Abdülaziz, bu galeyanı bazı değişikliklerle bastırdığını düşünse de bu olay Sultanın hem padişahlığına hem de hayatına mâl olmuştur.
Midhat Paşa, Hüseyin Avni Paşa ve Mütercim Rüşdi Paşanın kurdukları planla Sultan Abdülaziz Han’ın padişahlıktan alınmasına vesile olmuşlar ve yerine yeğeni 5. Murad’ın tahta geçmesini sağlamışlardır. Sultanın padişahlığı alındıktan sonra Dolmabahçe sarayından da çıkması için sarayın etrafı Sultan Abdülaziz tarafından güçlendirilen ordu ile çevrilmiştir. Hem karadan hem de denizden etrafı çevrilen Sultan çaresizce Topkapı Sarayına gitmek zorunda kalmıştır.
Sultan ve ailesi yağmurlu havada üstü açık bir araba ile Topkapı sarayına gönderilmiş ve tüm ailesi sırılsıklam bir şekilde Topkapı sarayına varmıştır… Bunun üzerine Sultan Abdülaziz, 5. Murad’a bir mektup yazmıştır. Bu mektubunda kendi elleriyle güçlendirdiği ordu tarafından ihanete uğradığını ve bundan ders alması gerektiğini anlatmıştır.
Sultan Abdülaziz bu zorunlu taşınmadan 4 gün sonra iki bileği kesilmiş bir halde ölü bulunmuştur. 3 tane doktor tarafından otopsi yapılıp aynı gün içinde defnedilmiştir.
Sultan Abdülaziz 22 yıllık saltanatı boyunca Osmanlı’nın askeri olarak güçlenmesi için çok çaba sarf etmiştir. Dış borçlanmanın çok fazla artmasının bir nedeni de buydu. 90 bin altın olan borç onun zamanında yaklaşık 200 bin altına çıkmıştır. Saray harcamalarının da buna etkisi olmuştur.Özellikle Sultanın yeğeni ve sonraki padişah olan V. Murad çok fazla borçlanmaya gitmiştir. Uçan kuşa borcu var denilecek kadar hem de. Bunun aksine aynı sarayda yaşayan bir başka şehzade Abdülhamid ise hesabını çok iyi bilen, ona göre yaşayan bir şehzadeydi.
Yazının ilk başında da bahsettiğim gibi bizi biz yapan değerler vardı. Eğer o değerleri kaybetmeyip para hırsı veya makam hırsı ile yaşamasaydı bazı paşalar, belki de Sultan ölmeyecekti. Böyle bir günaha girmeyeceklerdi. Günah diyorum çünkü her ne kadar intihar(!) etmiş de olsa bu onların vesilesi ile olmuştur. Sultan Abdülaziz’in iki bileği kesilmiş olarak bulundu demiştik. Akıllara çok klasik bir soru geliyor; intihar eden biri iki bileğini kesebilir mi? Bu sorunun cevabını doktorlar daha iyi verecektir. 22 yıl bir ülkeyi iyi kötü yönetmiş bir insana verilebilecek en acımasız cezadır bu.
Son olarak şunu demek istiyorum; burada yazdıklarımızla bir ülkenin nasıl yavaş yavaş, içten içe yıpratıldığını görebiliyoruz. Bir padişahın ölmesine göz yummak, bundan kendini sorumlu tutmamak bu değerleri bir kalemde silmek demektir. Bunda da dış güçlerin etkisini görmemek aynı şekilde tüm değerlere çizik atmak olacaktır. Haritanın ortasında hasta olarak nitelendirilmiş bir imparatorluk ki bu imparatorluk birçok kez tokmağını Avrupa’nın başına geçirmekte tereddüt etmemiş bir imparatorluk olunca Avrupa kendi intikamını ancak böyle alabilmiştir. Eğer biz bu ülkeyi kurarken sahip olduğumuz değerleri son zamanlarda da koruyabilseydik belki de Avrupa bizi hala onların başına tokmak vuran imparatorluk olarak görecekti. Bizi biz yapan değerleri hatırlamak tabi ki de bizim elimizde…
gokyuzudergisi.com
31 Mart Ayaklanması – II. Abdülhamit’in Hal Edilmesi
93 Harbi’nden sonra (1877-1878 Osmanlı – Rus Savaşı) Osmanlı Devleti’nde uygulanan baskıcı yönetim 2. Abdülhamit’e yönelik gün geçtikçe muhalefetin gelişmesine sebep oldu. İktidarını olağanüstü hal şartlarında geçiren 2. Abdülhamit denge politikaları ve konjonktürel politikalar ile Hükümet ile olan ilişkisini sürdürdü. Ancak 30 yıldan fazla süren iktidarında sürekli olarak muhalefete uğrayan Abdülhamit 1909 yılına gelindiğinde büyük bir ayaklanma ile karşı karşıya kaldı. Ayaklanma her ne kadar bastırılmış olsa da takip eden süreçte ilan edilen sıkı yönetim ortamında 2. Meşrutiyet’in getirdiği haklardan yararlanılarak Meclis-i Mebusan kararı ile 2. Abdülhamit’in yerine 5. Mehmet Reşat geçirildi.
beyaztarih.com
Kabakçı Mustafa İsyanı ve III.Selim
Osmanlı yenişleşmesinin ana figürü olarak kabul edilen III.Selim, ıslahat fikirlerini zamanın ruhuna uygun, ciddiyetle ve kararlı bir şekilde ele alarak bozulmuş Osmanlı düzenini yeniden tesis edip Devletin gücüne yeniden kavuşmasını sağlamaya çalıştı. Sultan III. Selim, Nizam-ı Cedîd adı ile askerî, mülkî, idarî, ticarî, sosyal ve siyasî bir dizi ıslahat teşebbüslerine girişerek, devlete yeni bir soluk ve canlılık getirdi. 1807 yılında Nizam-ı Cedid ordusunun kaldırılmasını isteyen yeniçeriler Kabakçı Mustafa'nın önderliği altında ayaklandılar. III. Selim Nizam-ı Cedid ordusunu dağıtmak ve 29 Mayıs 1807 tarihinde de tahttan çekilmek zorunda kaldı ve saraydaki ‘Şimşirlik’ denen hücreye kapatıldı. Saltanat kendinden sonra gelen IV. Mustafa’ya yani amcasına geçmişti. Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa 15 bine yakın ordusuyla III. Selim’i yeniden tahta çıkarmak için İstanbul’a gelirken 28 Temmuz 1808’de III. Selim padişah IV. Mustafa'nın emriyle boğduruldu.
beyaztarih.com
Yavuz Sultan Selim'in Tahtı Ele Geçirişi
24 Nisan 1512'de Osmanlı Devleti 9.padişahı olan Yavuz Sultan Selim, taht’ta bulunan babasının yaşlılığını ve Safevi hükümdarı Şah İsmail’in doğudaki tehlikeli hareketlerine karşı tepki vermemesini gerekçe göstererek tahta hak iddiasını kuvvetlendirdi. Taht için hayatta olan rakipleri ağabeyleri Şehzade Korkut ve Şehzade Ahmet ikilisinden Şehzade Ahmet taht konusunda daha ısrarcı olsa da Yeniçeriler bu şehzadeye ‘korkak’ diyor ve onun devleti yönetemeyeceğini söylüyorlardı. Yavuz Sultan Selim şehzadeliği döneminde merkezden habersiz Safevi üzerine yürümesiyle ilk sefer yapan şehzade ünvanına sahipti. Yaptığı bu sefer ve bilinen cengaverliği onun yeniçeriler arasında sevilmesini ve destek bulmasını sağladı. Yaşlılığı artan II.Bayezid’e Selim yanlısı paşalar Yeniçerilerin isteklerinin kabul edilmezse kendilerinin öldürüleceğini belirtti. II.Bayezid yaşadığı müddetçe tahtı bırakmayacağını belirtse de Yeniçerilerin Selime olan desteklerini hissetmiş ve İstanbul’a çağrılan Selim babasının askerlerin başına geç telkinlerine karşı muhalefet edemeyeceğini ama bunun kabulünün güç olduğunu belirterek askerin ancak padişahıyla birlikte sefere giderse tam olarak hizmete edeceğini belirtti. Babasının üzerinde Yeniçerileri de arkasına alarak bir baskı oluşturan I.Selim, babasının tahttan feragat etmesini sağladı. 7 Safer 918/ 24 Nisan 1512 yılında tahta çıkan Yavuz Sultan Selim Osmanlı’dan günümüze darbeler dizisinde ilk darbeyi yapan hükümdardır. Babası II.Bayezid, doğum yeri olan Dimetoka’ya bir nevi sürgüne gönderilirken vefat etmesi zehirlenerek öldürüldüğü şayialaraının artmasına sebep oldu.
beyaztarih.com
Unutturulan Zafer Kutul Amare Zaferi 29 Nisan 1916 tarihinde Osmanlı Ordusunun Irak’ın Kut bölgesinde İngilizlere karşı kazandığı büyük bir zaferidir. Kutul Amare’de 13 bin 300 İngiliz askeri ile 13 general 481 subay esir alınmış ve 40 bini aşkın İngiliz askeri öldürülmüştür. Osmanlı Ordusunun Birinci Dünya Savaşı’nda çarpıştığı cephelerden biri, İngilizlere karşı oluşturulan Irak cephesidir. Osmanlı dönemi kaynaklarında Irak-ı Arap olarak adlandırılan bölge, Dicle, Fırat havzasında tarihteki Mezopotamya’yı (Verimli Hilal) içine alır ve Basra Körfezi’ne kadar uzanır. Irak petrollerini ele geçirmeyi amaçlayan İngilizler, 6 Kasım 1914 tarihinde Basra Körfezinden Şattülarap ağzındaki Fav mevkiine asker çıkararak saldırıya geçmişler, ilerleyen aylarda bu saldırılarını kuzeye doğru genişletmişlerdir. İngilizler, 3 Haziran 1915 tarihinde Kut’ül-Ammare’yi, Temmuz ayı sonlarına doğru da Nasıriye’yi işgal etmişlerdir. 23 Kasım 1915’de ileri harekata geçen Türk birlikleri, General Townshend komutasındaki İngiliz ordusunu geri püskürterek Kut-ül Ammare’de çember içerisine almayı başarmışlardır. Kut’ül-Ammare’yi bir kale gibi savunan General Townshend, 29 Nisan 1916 tarihinde teslim olmak zorunda kalmıştır. Türkler, Kut’ül-Ammare’de İngilizlerden başta Tümen Komutanı General Townshend olmak üzere toplam 13 general, 481 subay ve 13.300 askeri esir almışlardır. Tarihe Kut ül Amare zaferi olarak geçen savaşlar sırasında İngilizler 40 bin kayıp ve esir verirken Türk birlikleri ise 25 bin askerini kaybetti. Kut ül Amare savaşı sırasında Türk birlikleri sınırlı sayıda uçakla önemli görevler yaptı. Keşif görevleri yapan Türk uçakları bir taraftan da düşman hedeflerini bombardıman etti. 26 Nisan 1916’da Kut ül Amare’deki İngiliz kuvvetlerine erzak yardımına çalışan bir İngiliz uçağı da Türk avcı uçağı tarafından düşürüldü. Kut’ül-Ammare Zaferi, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun zor şartlar ve imkansızlıklar içerisinde, Çanakkale’den sonra kazandığı ve bir İngiliz tümeninin bütün personeli ile birlikte esir alındığı eşsiz bir zaferdir. Halil Paşa, Kut’ül-Ammare zaferinden sonra 6’ncı Ordu’ya yayınladığı mesajında şöyle demiştir: “Arslanlar! Bütün Türklere şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum. Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10.000 erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık bugün Kut’ta 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir. Şu iki farka bakılınca, cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci zaferi Çanakkale’de, ikinci zaferi burada görüyoruz.” Avustralyalı araştırmacı Dr. Gaston Bodart tarafından Kut’ül-Ammare Zaferi, “İngiliz prestijinin Birinci Dünya Savaşı’nda yediği en büyük darbe olarak yorumlanmaktadır.” Halil Paşa, Kut’ül-Ammare’nin teslim alındığı gün orduya bir tebrik mesajı yayımlamış ve bu günün “Kut Bayramı” olarak kutlanmasını istemiştir.
OSMANLI PADİŞAHLARI KRONOLOJİSİ DOĞUM VE ÖLÜM TARİHİ SALTANAT TARİHİ 1 Osman Bey 1258-1326 1281-1324 2 Orhan Gazi 1281-1360 1324-1360 3 I. Murat 1326-1389 1360-1389 4 Yıldırım Bayezid 1360-1403 1389-1402 5 Çelebi Mehmet 1379-1421 1413-1421 6 II. Murat 1403-1451 1421-1444 ve 1446-1451 7 Fatih Sultan Mehmet 1432-1481 1444-1446 ve 1451-1481 8 II. Bayezid 1448-1512 1481-1512 9 Yavuz Sultan Selim 1470-1520 1512-1520 10 Kanuni Sultan Süleyman 1494-1566 1520-1566 11 II. Selim 1524-1574 1566-1574 12 III. Murat 1546-1595 1574-1595 13 III. Mehmet 1566-1603 1595-1603 14 I. Ahmet 1590-1617 1603-1617 15 I. Mustafa 1592-1639 1617-1618 ve 1622-1623 16 Genç Osman 1604-1622 1618-1622 17 IV. Murat 1612-1640 1623-1640 18 İbrahim 1615-1648 1640-1648 19 IV. Mehmet 1642-1693 1648-1687 20 II. Süleyman 1642-1691 1687-1691 21 II. Ahmet 1643-1695 1691-1695 22 II. Mustafa 1664-1703 1695-1703 23 III. Ahmet 1673-1736 1703-1730 24 I. Mahmut 1696-1754 1730-1754 25 III. Osman 1699-1757 1754-1757 26 III. Mustafa 1717-1774 1757-1774 27 I. Abdülhamit 1725-1789 1774-1789 28 III. Selim 1761-1808 1789-1807 29 IV. Mustafa 1779-1808 1807-1808 30 II. Mahmut 1785-1839 1808-1839 31 Abdülmecit 1823-1861 1839-1861 32 Abdülaziz 1830-1876 1861-1876 33 V. Murat 1840-1904 1876-1876 34 II. Abdülhamit 1842-1918 1876-1909 35 V. Mehmet 1844-1918 1909-1918 36 Vahideddin 1861-1926 1918-1922
BİR YİĞİT GÖÇTÜ... Osmanlı çok belaları üzerinden def etmişti önce Allah’ın izni ile. Ama bu gelen başka bir bela idi. Öyle ki devlet-i âliye 11 sene bir boşluğa düşecekti. Eğer Osmanlı dağılsaydı bu boşlukta Osmanlı o an bitebilirdi. Ve bizim 600 sene dünyaya hükmetmiş diye övündüğümüz bir Devlet hiç olmayabilirdi. Osmanlı Devleti’nin 11 yıllık boşluğunda çok ilginçtir; Balkanlarda herhangi bir isyan yaşanmazken bunun tam aksine Anadolu’da siyasi birlik bozulmuştur. Peki, Osmanlı Devleti’nde Yıldırım Bayezid gibi bir padişah ne oldu da devletin Fetret Devrine girmesine neden oldu? Yıldırım Bayezid küçüklükten devleti yönetmek için yetiştirilmeye başlamıştı. 21 yaşında Kütahya’ya vali olan Bayezid, Karaman harbinin en önemli anında babasının yanına gelerek kendisine görev verildiği takdirde Karamanlıları bozguna uğratacağını söylemiştir. Dediği gibi de başarılı olmuştur. Yıldırım Bayezid padişahlığı müddetince 4 kere İstanbul’u kuşatmıştır. Her seferinde de çok ağır yaralar vermiştir. Kuşatmalar sırasında Bizans İmparatoruna yolladığı mektupta bazı isteklerde bulunmuştur. Bu istekler karşılığında kuşatmayı kaldıracaktır fakat Bizans tarafından kabul edilmediği için kuşatma daha sert devam etmiştir. Bu kuşatmadan dolayı iyice kıtlık yaşamaya başlayan Bizans halkı artık isyan etmeye başlamış ve bunun sonucunda istekleri kabul etmek zorunda kalmıştır. Yıldırım Bayezid, dediğimiz gibi 4 kere İstanbul’u kuşattı fakat hep bir engel çıktı. Bunlardan biri de haçlıların Niğbolu kalesinin önüne kadar gelmeleriydi. 130 bin kişilik Haçlı ordusu kendisine öyle güveniyordu ki; Niğbolu kalesinin önünde boşu boşuna 16 gün beklemişlerdi. Bu 16 günde içki ve kadınlarla vakit geçiriyorlardı. Kendi kendilerini şöyle telkin oluyorlardı; gök düşse mızraklarımızın ucu ile tutarız. Gerçekten çok fazla kişilerdi ve çok önemli askerleri vardı. Korkusuz Jan ve arkadaşları da onlardan birkaçıydı. Bir şey daha vardı; daha Yıldırım ile tanışmamışlardı. Yıldırım Bayezid’e neden Yıldırım diyorlar biliyor musunuz? Rivayete göre Bayezid bindiği atın kuyruğunu kırıp bağlarmış ve at o acıyla daha hızlı gidermiş. Savaş meydanlarında bu taktikle çok fazla yer değiştirip tüm savaşa hâkim olabiliyormuş. İşte Bayezid’e Yıldırım denmesinin nedeni de budur. Niğbolu kalesinden kendisine haber gelince hiç vakit kaybetmeden Niğbolu kalesine doğru gitmiş ve o kadar haçlı askerinin arasından kalenin önüne kadar geçmiştir. Gecenin bir vaktinde “Bre Doğan! Bre Doğan!” diye seslenerek kale kumandanını bile şaşkına çevirmiştir. Çünkü o kadar muhafızın arasından geçmek gerçekten çok zor olsa gerek. Hatta söylenilene göre Padişah ile kale kumandanı arasındaki konuşmayı içkili olan haçlı nöbetçileri de duymuş, bunu kumandanlarına söylemiş fakat içkili oldukları anlaşıldığı için söylediklerini kimse umursamıştır. Ta ki; Osmanlı ordusunun geldiğini haber alana dek. Osmanlıların kendilerine vereceği zararı iyi bilen haçlılar kendi aralarında toplantı yapmışlar. Öncü birlik olmak isteyen Fransızlar bunu zorla kabul ettirmişlerdir. Zaten bu da kendi sonlarının başlangıcı olmuştur. Asya’dan beri savaş taktiğimiz olan Hilal taktiği ile haçlılara büyük bir zarar vermişler ve içlerinden çok önemli esirler almışlardır. Bu esirlerden fidyelerini ödeyerek kurtulanlara özel bir yemek veren padişah onlara şunu söylemiştir. Kurtulan esirlerin içinde Korkusuz Jan ve arkadaşları da vardır; “Bana karşı silah kullanmayacağınıza dair ettiğiniz yeminleri size iade ediyorum. Gidiniz, yeniden ordular toplayınız ve bizim üzerimize geliniz. Bana bir kere daha zafer kazanmak imkânını sağlamış olursunuz. Zira ben, Allahu Teâlâ’nın dinini yaymak ve O’nun rızasına kavuşmak için dünyaya gelmişim” Haçlı ordusuna da dersini veren Yıldırım en büyük dersi Timurleng’ten alacaktır. İki hükümdarı da dolduruşa getirenlerden dolayı iki taraf Ankara taraflarında savaşa girmiştir. Bunu kısaca yazmak tabii ki olmaz. Timur ilk olarak Anadolu seferinden vazgeçmiş yönünü Suriye’ye çevirmiştir. Daha sonraki seferde ise bizzat yönünü Anadolu’ya çevirmiş ve Ankara yakınlarında Timur baskın yemiştir. Karşısında Osmanlı ordusunu gören Timur ilk afallamış fakat Yıldırım Bayezid’in ağırkanlılığı nedeniyle savaşta kaybettiği üstünlüğü kazanmaya başlamıştır. Niğbolu kalesindeki taktiği uygulamak isteyen Yıldırım, Ankara savaşı konum ordusunun içindeki askerlerin saf değiştirmesinden dolayı Timur’a karşı büyük bir hezimet yaşamış ve esir alınmıştır. Timurleng’le Yıldırım, aralarına girenler yüzünden birbirlerini düşman bellemişlerdi. Timur’a düşman olanlar Yıldırım Bayezid’i, Bayezid’e düşman olanlar da Timur’u dolduruyorlardı. Hâlbuki ikisi de Allah’ın rızası için cenk eden iki cengâverdi. Ankara savaşından sonra esir alınan Yıldırım Bayezid ve Timur’un belki de beklenmeyecek şekilde dost olmaları bu nedendendir. Timur’un Sultan Bayezid’e gönderdiği mektuplar ve Bayezid’in bunlara sert cevap vermesi tamamen çevrelerinde ki insanlardan kaynaklanıyordu. Aynı amaç uğruna savaşan iki Cihangir karşı karşıya gelmezdi. Yıldırım Bayezid’in intihar ettiğini yazanlar da var hüzünlendiğinden dolayı hastalanıp öldüğünü kaleme alanlar da var. Her nasıl öldüğünü belki tam olarak bilemeyiz ama Osmanlı Devletinin 11 yıllık bir Fetret Devrine girmesine neden olduğunu biliyoruz. Yıldırım Bayezid’in vefatının ardından Timur da şunu söylemiştir; “Bir yiğit göçtü bu Dünyadan.”
Osmanlı’da Din-Devlet İlişkisi “ Dinde zorlama yoktur ”
Osmanlı Devleti hâkim olduğu yüzyıllar boyunca egemenliği altında çok farklı etnik ve dinî kökene sahip topluluklar barındırdı. Ancak genel itibariyle gerek yönetim anlayışı, gerekse toplumsal hayat açısından Osmanlı Devleti bir İslâm devleti özelliği taşımaktadır. Nitekim Osmanlı hukuk sistemi, İslam hukukuna bağlı olarak gelişen Sünni-Hanefi yorumuna dayanmaktadır. Yine devletin hâkim olduğu bölgelerde birbirinden çok farklı etnik grupları yönetmede uyguladığı “millet sistemi” de dinî dayanakları olan bir sistemdir. Buna göre Osmanlı Devleti toplumu birey/fert olarak değil, dinî aidiyetlerine göre ayırmakta ve muhatap almaktadır. Bu sistemde her grup bağlı olduğu cemaate göre muhatap alınırken, hâkim millet (millet-i hâkime) toplumun büyük bölümünü oluşturan Müslümanlardır. Osmanlı Devleti’nin tam olarak bir teokratik şeriat devleti olduğunu söylemek yanlıştır. Çünkü Osmanlı Devleti’nde şer‘i hukuk kuralları olmakla birlikte, din, devlete tamamen hâkim bir yapıda değil, devlete bağımlı ve devletin kontrolü altındadır. Yine İslam dini, Osmanlı siyasi geleneği içerisinde belirleyici bir unsur olmakla birlikte, din adamları siyaset ve devlet yönetimine dâhil edilmediler. Bunun yanı sıra, dinî ulemanın başı olan şeyhülislamın divan üyeliğine ve yargı yetkisine sahip olmaması, dinî otoritenin verdiği fetvaların siyasi iktidarı bağlayıcı olmaması gibi hususlar da Osmanlı yönetim sisteminin teokratik olmadığını göstermektedir. Ancak Osmanlı Devleti’nde toplumu oluşturan diğer unsurlara da İslam’daki zimmi (ehl-i zimmet) statüsü gereğince hoşgörülü davranılmakta, inanç ve ibadet özgürlükleri verilmektedir. Bu konuda devletin gayr-i Müslimlere tanıdığı dinî hoşgörünün temel kaynağı İslam hukukunun özünü oluşturan Kuran’dır. Bununla ilgili “Dinde zorlama yoktur” , “Rabbin isteseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederdi, o halde inanmaları için insanları zorlayacak mısın” ayetleri etkili oldu. Yani Osmanlı Devleti İslam’ın verdiği anlayışla hareket etmekte, farklılıkları benzetme gibi bir politika izlememektedir.
Nitekim bu konuda Sultan II. Mahmud’un “Ben tebaamı Müslüman ise Camide, Yahudi ise Havra’da, Hristiyan ise Kilise’de görmek isterim” ifadesi Osmanlı Devleti’ndeki dinî hoşgörü ve anlayışı ortaya koymaktadır. İslam dininin Osmanlı Devleti üzerindeki önemli etkilerinden birisi de dinin siyasi iktidara meşruiyet sağlamasıdır. Bu siyasi meşruiyet kavramı Türk-İslam devletlerinden gelen “Kut İnancı”nın bir devamıdır. Buna göre Osmanlı Padişahlarına hükmetme yetkisi Tanrı tarafından verilmiş olup padişahlar kendilerini “Zillulahi fi’l arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) olarak görmüşlerdir. Padişahların bu dinî kimlikleri halkın onlara koşulsuz itaat etmelerini ve bağlı kalmalarını sağladı. Buna göre Osmanlı Devleti’nde Müslüman ya da gayr-i Müslim olsun tüm vatandaşlar reâya olarak görülmüş ve reâya, Allah’ın yeryüzünde padişaha bıraktığı emanetler (vedayi-i Halik-i Kibriya) olarak kabul edilirdi.
Padişah bu emanetleri adaletli bir şekilde yönetmekle sorumlu olup, yönetilen reâya da dine göre ulu’l-emr olan padişaha itaat etmekle yükümlüdür. Öyle ki bu dini kimlik zamanla Osmanlı Devleti’nin “resmi ideolojisi” haline geldi. Yani Osmanlı Devleti’nde devlet ve din birbirini tamamlayan iki önemli unsurdur ve din dairesi devlet dairesinin tamamıyla içindedir. Nitekim bu anlayış, Osmanlı’da “din asıl devlet onun fer’idir” ifadesiyle izah edilmektedir. Yine Osmanlı Devleti’nin İslam dini ile yakın ilişkisinden dolayı Osmanlı topraklarına “Memalik-i İslam”, Osmanlı padişahına “İslam padişahı” Osmanlı askerlerine de “Asakir-i islam” denilirdi. Osmanlı Devleti’ndeki siyasi iktidarın kullandığı önemli ideolojik söylemlerden birisi de “İlay-ı Kelimetullah” (Allah’ın adını yüceltme) anlayışıdır. Bu anlayış kuruluş yıllarından itibaren Osmanlı fetih politikasının da temel dinamiklerinden biri oldu. Bu sistemde İslam hukukundaki dünyanın, “Darü’l-İslam” ve “ Darü’l-harb” olarak ikiye ayrılması esas alınırdı. Bu çerçevede Osmanlı fetihleri gaza ve cihad dâhilinde “Darü’l-harb”in, “Darü’l- İslam”a dönüştürülmesini amaçlamaktadır. Osmanlı padişahları ise bu şanlı gaza kılıcını kuşanan gazilerdir. Yani denilebilir ki Osmanlı padişahları daha kuruluş yıllarından itibaren kendilerini “İslam dininin koruyucuları olarak” görmeye başladılar. Nitekim bununla ilgili Osmanlı kroniklerinde geçen “Osmanlı Sultanları, Hakk Te’âlâ buyruğı üzrine yürüyicilerdür. Fî sebîli’llâh gazâ malını cem’ idüb Hakk yolına sarf idicilerdir” gibi ifadeler bulunmaktadır. Tüm bunlar Osmanlı siyasi iktidarına meşruiyet kazandıran unsurlar olduğu gibi, Osmanlı Devleti’ni laiklik ilkesinden uzaklaştırmaktadır. Nitekim görüldüğü üzere Osmanlı Devleti’nin meşruiyetini dinden alması, resmi dininin İslam dini olması, şer‘i hukuk kurallarının varlığı ve Müslümanlara gayr-i Müslimlere oranla daha fazla ayrıcalığın verilmesi gibi özellikler, laiklik anlayışı ile çelişmektedir.
Dini kimlik ve dinî meşruiyet Osmanlı Devleti’nin kurulması ve kısa sürede büyümesinde de oldukça etkili bir güç oldu. Nitekim Osmanlı literatüründe kuruluşun temel dinamikleri olarak gösterilen Türk dervişleri Anadolu’daki büyük Türkmen kitlelerinin Osmanlı’nın yanında yer almasını sağladılar. Ayrıca bu dinî meşruiyetin bir gereği olarak Osmanlı Devleti’nde yönetici elit arasında ulema sınıfının diğer gruplardan daha farklı imtiyazları vardır. Yine ulemanın başı olan şeyhülislamlar verdikleri fetvalar ile padişahların meşruiyetlerinin onaylayıcısı rolündedirler. Nitekim Osmanlı tarihinde şeyhülislam fetvaları ile tahttan indirilen padişahlar mevcuttur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, padişahın işlerine meşruiyet kazandırabilecek tek kişi olan Şeyhülislamın yine padişah tarafından atanması ve görevden alınabilmesidir. Yani Osmanlı Devleti’nde şeyhülislam sadece dini bürokrasinin en üst makamında oturan ve padişaha bağlı bir devlet memuru konumunda olup, papa veya patrik gibi ruhani bir otoritenin temsilcisi değillerdir. Tüm bu hususlar Osmanlı Devleti’nde dinin etkisini göstermekle birlikte, bunlar Osmanlı padişahlarının da dinî yönlerini belirleyici unsurlar oldular. Yine bu hususlar Osmanlı Devleti’nin laik, seküler ve teokratik olmadığını gösterirken, devlet için söylenebilecek en doğru tanımlama Osmanlı Devleti’nin bir din devleti olduğudur.
Osmanlı Padişahlarının Dini ve Manevi Yönleri
Osmanlı padişahları geleneksel Türk devlet anlayışının etkisiyle “milleti yaşat ki devlet yaşasın” anlayışı ile hareket ederken, bu anlayış dinî hayatta da kendini göstermiştir. Buna göre siyasi meşruiyetlerini dinden alan ve bunun bilincinde olan padişahlar yönettikleri halka adaletle hükmettiler. Nitekim bu anlayış kendilerine daha şehzadelik dönemlerinden itibaren verilmekte olup, bu dönemde şehzadelerin aldığı eğitimler arasında Kuran okuyup yazma, hadis, fıkıh gibi dini ilimler bulunmaktadır. Bu şekilde şehzadelik yıllarından itibaren dini bilgiler ile donatılan Osmanlı padişahları tahta geçtiklerinde bu özelliklerini pek çok alana yansıttılar. Peki, nedir bu özellikler, bir Osmanlı padişahının inanç yönü (dindar yönleri) nasıl tespit edilebilir. Bu sorunun cevabını tam olarak vermek zor olmakla birlikte, padişahların saltanatları süresince yaptığı faaliyetler çerçevesinde bir takım somut örnekler ön plana çıkmaktadır. Yine bu tespitleri yapabilmek için padişahların tavır ve davranışlarının, kendinden önceki ve sonraki padişahlarla mukayese edilmesi gerekmektedir. Bu sayede bir padişahın devlet yönetim anlayışında, günlük hayatında ve halka karşı olan tutumunda dinî yönleri üzerinde yorumlar yapılabilir. Kabul edilmesi gereken önemli bir husus da Osmanlı tarihi boyunca tahta çıkan bütün padişahların dini açıdan aynı vasıflara sahip olmadığıdır. Bu noktada gerek özel hayatında gerekse devlet yönetiminde, dini kaideleri sıkı bir şekilde riayet eden padişahların yanı sıra, bu konulara daha az önem veren padişahlar da oldu. Ancak dindar padişahların asker ve halk arasında daha çok sevildiği bilinirken, yine tahttan indirilen Osmanlı padişahlarının çoğunlukla indiriliş sebebi, dinî nedenlerdir. Nitekim bu tür isyanlarda isyancıların ortak sloganı çoğu zaman “Şer‘ ile devamız vardır” sözleridir.
Peki, Osmanlı padişahları hangi yönleri ile dindar sayılırlardı. Aslında padişahlar bu tür bir kimliği, tahta cüluslarından itibaren kazanırlardı. Buna göre Osmanlı padişahları tahta çıktıktan sonra geleneğe uygun olarak kılıç kuşanma merasimi yapılırdı. Bu merasim Eyüp Sultan Camii’nde gerçekleştirilirken, padişaha şeyhülislam tarafından Hz. Peygamber’in ya da dört halifenin kılıcı kuşandırılarak dualar edilirdi. Bu şekilde tahta çıkışları dinî ritüellere uygun bir şekilde olan padişahların, bundan sonraki zamanlarında Hırka-i Saadet Dairesi ve Eyüp Sultan Camii’ne sık ziyaret etmesi dini vasıflarından biri olarak yorumlanabilir. Osmanlı padişahlarının dindarlık ve inanç yönünü gösteren önemli uygulamalardan birisi de kendi adlarına kurdukları vakfiyelerden kutsal yerlerin sürrelerini sürekli olarak göndermeleridir. Yine padişahların bu vakfiyeler yoluyla ihtiyaç sahiplerine yardımlarda bulunması da önemli dindarlık alametlerindendir.
Bunların yansıra padişahların yönettikleri halk üzerinde adaletle davranması, halka zulm eden devlet görevlilerini cezalandırması ve halka karşı oldukça hayırsever ve merhametli olmaları da dini özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Örneğin pek çok Osmanlı padişahı yangın, sel, deprem gibi doğal afetlerde bizzat olay yerine giderek halkın yanında yer alırdı. Yine bu olaylarda zarar gören halkın zararlarını bizzat kendi parasıyla karşılamış, yanan yıkılan yeniden yapılmasını emretmişlerdir. Padişahların halka karşı bu uygulamalarının yanı sıra önemli âlimleri korumaları, ulemaya büyük saygı ve hürmet duymaları da dinî hassasiyetlerinin bir gereğidir. Yine bazı Osmanlı padişahlarının bağlı olduğu tarikatların yanı sıra, çoğunun da tarikatlara olumlu baktığı ve onlara karşı bir “meylü muhabbetlerinin” olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim padişahların zaman zaman bu tarikatların bağlı olduğu tekke ve zaviyeleri ziyaret ettikleri ve bir takım ihsanlarda bulundukları bilinmektedir.
Osmanlı padişahlarının dindar vasıflarını gösteren önemli yanlarından birisi de kendi dönemlerinde halkın yararına yaptırdıkları pek çok sosyal alanda imar faaliyetinin yanı sıra özellikle dinî kurumların inşa ve tamirine ayrı bir önem vermeleridir. Nitekim günümüze kadar gelen bu yapılar, Osmanlı padişahları için çok önemli dinî semboller oldular.
Osmanlı padişahlarının dindarlık vasıflarını günlük hayatları üzerinden de tespit etmek mümkündür. Bu çerçevede padişahların vakit namazlarını hiç terk etmeden ve daha ziyade halka açık camilerde kılmaları bu duruma delil olarak gösterilebilir. Yine padişahların Cuma namazlarını seferde dahi olsalar hiç aksatmamaları ve namaz sonunda tertip edilen “Cuma selamlığı” aracılığıyla bizzat halkın istek ve şikâyetlerini dinlemeleri de önemli bir ayrıntıdır. Ayrıca padişahların günlük hayatlarını anlatan “ruzname” adı verilen eserlerde pek çok padişahın sık sık zikir ve dua ile meşgul olmaları da onların dini vasıfları olarak gösterilebilir. Bunların dışında bayram ve kandil günleri gibi dini günlerin de sarayda özel törenlerle kutlanması önemli bir dindarlık alametidir.
Son olarak padişahların tahta çıkışları veya kazandıkları herhangi bir zafer sonrasında, bunun kendilerine Allah’ın bir lütfu olarak görmeleri ve şükürde bulunmaları gibi hususlar samimi dinî duygularının dışa vurması olarak değerlendirilebilir.
Sonuç olarak İslam dini Osmanlı Devleti’nde kuruluş yıllarından itibaren birleştirici bir güç olduğu gibi Osmanlı Devleti de İslam dinini yüceltmiş ve İslam’ın sınırlarını genişletmiştir. Nitekim Osmanlı padişahları için din öncelikle meşruiyet aracı, varlıklarının garantisidir. Bu bilinç ve farkındalık Osmanlı padişahlarının kişilik yapılarına sirayet etmiş ve bu da onların padişahlık yönlerini olumlu yönde etkilemiştir. Bu durum toplumun çok büyük bir bölümünün Müslüman olmasından kaynaklanmaktadır. Bunun sonucunda siyasi, askeri, hukuki ve toplumsal alanlarda dini kaidelere uyan ve bunları uygulayan Osmanlı padişahları dini yaşama ve yaşatma adına topluma örnek oldular.
beyaztarih.com
II.Osman Vakası (Genç Osman) Osmanlı devletinin son dönemlerinde ortaya çıkan değişim ve yenileşme hareketlerinin önü genellikle ihtilal hareketleri ile kesildi. Ne zaman değişim planı ortaya çıksa mutlaka bir ihtilal ile durduruldu, devletinin geleceğini düşünerek adım atmaya çalışan padişahlar, bu uğurda tahtlarından hatta canlarından oldular. Hiç şüphesiz Osmanlı devletinde değişim ve yenileşmenin zirvesinde Sultan III. Selim vardır. Değişimi başlatan ise Sultan II. Osman, yani Genç Osman’dır. Taht'a genç yaşında amcası I. Mustafa’nın hal edilmesi üzerine çıkan Genç Osman, sert tavırları Yeniçeri ve Ulemanın nefretini kazanmasına sebep oldu. Bu nefret padişahın bizzat başkomutanlığı üstlenmesi ve hacca gitmeye karar vermesi üzerine zamanla artarak neticede isyana dönüşür. Askerlerin öncülüğünde başlatılan ve bir sonraki gün ulemanın da katılımıyla güçlenen isyancılar, taleplerini bildirmek üzere Saray’ın kapısına dayandılar. Genç Osman başlangıçta isyancıların taleplerini reddetti ise de tavrını daha fazla sürdüremedi. Sonunda isyancılar Saray’a girmiş ve padişahın amcası I. Mustafa’yı bulunduğu hücreden çıkarıp sultan ilan etmişlerdir. Genç Osman ise Yedi Kule zindanlarına kapatılarak orada katledildi. Genç Osman, bir ihtilal sonucu öldürülen ilk Osmanlı padişahıdır. beyaztarih.com
Osmanlı armasının anlamı nedir? İstanbul'un fethinin 552., Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunun 706. yıldönümü münasebetiyle bu ay ki yazımda sizlere Osmanlı arması üzerindeki sembollerin ne anlama geldiğinden bahsedeceğim. Arma kimliği anlatan, bir işarettir. Resimler, harfler ve şekillerden oluşur. Bir devleti, hanedanı ya da şehri anlatır. Devletlerin insanları tarafından benimsenen armaları vardır. Osmanlı armasının üzerindeki sembolleri en tepeden başlayarak şöyle sıralayabiliriz: En tepede bir güneş şekli ve onu çevreleyen güneş ışıkları vardır. Güneş şeklinin ortasında armanın ait olduğu dönemin hükümdarlarının tuğrası yer almakta. Onun altındaki yukarıya açık hilalin üzerinde Arapça “Osmanlı devletinin hükümdarı olan … han, Allah’ın Muaffak kılması ve yardımına dayanır ve öylece hüküm sürer.” anlamına gelen bir söz yazılı. Onun altında, armanın tam göbeğine gelecek şekilde aynalıklı kalkan motifi var. Bu kalkanın çevresinde yıldızlar bulunuyor. Bu yıldızların sayısı çok zaman 12 adet ile sınırlandırılmış olup 12 burcu temsil eder. Böylece Osmanlı, kâinatın merkezine yerleştirilmiş olur. Kalkanın hemen üzerinde de devletin kurucusu Osman Gazi’yi temsil eden bir sorguç vardır ki Osmanlıların köklerine ne kadar bağlı olduğunu anlatır. Kalkanın sağ yanında Osmanlı sancağı yer alır. Renkli armalarla kırmızı ile gösterilir. Onun karşısında ise hilafet sancağı bulunur. Hilafet sancağının rengi aslında siyah iken, arma üzerinde hemen daima yeşil renkte gösterilmiş ve bazen üzerinde üç hilal kondurulmuştur. Merkezdeki kalkandan Osmanlı sancağı yönüne doğru uzanan şekiller ise şöyle sıralanmaktadır: Sancağın üzerinde bir ok var. Sancak alemini altında baltacıklar ocağının kullandığı tek taraflı bir çift yüzlü teberler (balta) bulunur. Sonra mızrak ve altında el sperlikli tören kılıcı vardır. Sonra ağızdan dolma bir top ve altında savaş kılıcı yer alır. Hemen altında bozdoğan (gürz) görülür. Top ile bozdoğanı sancaktan ayıran boynuzdan yapılan boru ise savaş ilanını ve sonra da mehterhaneyi temsil eder. Armanın sol yanında, yani hilafet sancağı yönünde uzanan semboller yine yukarıdan aşağıya şöyle sıralanırlar: Sancak aleminin altında süngü takılmış bir tüfek, altında tek yüzlü teber (balta), sonra toplu tabanca ve topuz başlı asa mevcuttur. Asanın şeşper (savaş araçlarından altı dilimli topuz) topuzu kenarına asılı olan terazi adaleti temsil eder. Terazinin kitap şekilleri üzerine oturtulmuş olup bu kitaplardan üstteki Kuran-ı Kerim, alttaki ise diğer hukuk metinleri yerine geçen kanun kitabıdır. Hilafet sancağının altındaki çiçek şekilleri Osmanlı’nın estetik yönünü gösterir. Buket arasında ki güller hilafet sancağı üzerinde manevi ilhamlar sebebiyle bulundurulur. Buketin hemen altında bir çapa (gemi demiri) yer alır ki denizciliğin sembolüdür. Arma göbeğindeki kalkanın hemen alt yanın da dik duran bir borazan mızıka takımını; onun altında çaprazlama duran tirkeş (ok kuburu, sadak) ile meşale de gece donanmalarını ve ok müsabakalarını hatırlatır. Armanın alt tarafını boydan boya süsleyen inci defne yaprakları, çiçek motifleri arasından beş tane madalya sarkar. Bu madalyaların isimleri şöyledir: İmtiyaz nişanı, Mecidi nişanı, İftihar nişanı, Osmanlı nişanı ve Şefkat nişanı. osmanlımedeniyeti.com
Mehter Marşları Sözleri ve Tarihçesi
1. Mehter Marşının Tarihçesi ve Günümüzde Mehter
Mehterin Tarihçesi
Osmanlılarda, askeri mûsikiyi icrâ eden topluluk. Farsçada mihter olarak geçen mehter kelimesi, ekber (en büyük), âzâm (pek ulu) mânâsında bir ism-i tafdildir.Kelime Türkçe de mehter, çoğulu olarak da mehterân şeklinde kullanılmıştır. Mehter, bölüklere ayrılır, aynı çalgı âletini çalanlar, alemdârlar birer bölük şekil ederlerdi. Her bölüğün “ağa” tâbir edilen bir âmiri bulunurdu. Davulcubaşına ise “Baş Mehteren Ağa” denilirdi. Ayrıca bir de Mehterbaşı vardı. İkinci bir mehterbaşı daha vardır ki,bundan ayrı olup, “ Mehterân-ı Hayme” denilen Saray Çadırlarının başıdır. Mehter teşkilatı, “emir-i alem” e tâbiydi. Türkiye Selçukluları sultanı İkinci Gıyaseddin Mesud 1284 yılında gönderdiği bir fermanla Osman Gâziye; Eskişehir'den Yenişehir'e kadar bütün Söğüt bölgesi ve havalisini sancak olarak verdi. Fermanla birlikte Osman Gaziye emirlik alâmeti olan “tuğ” , “alem” , “Tabl” ve “nakkâre” de gönderilmişti. Ferman, Osman Gâziye Eskişehir'de bir ikindi vakti takdim edildi. Osman Gâzi ayakta durarak nevbet vurdurdu. Fâtih sultan Mehmed Han zamanına kadar nevbet vurulurken padişahların ayakta dinlemesi adetti. Mehter teşkilâtına bağlı iki türlü mehterhâne vardı. Biri resmi teşkilata bağlı olan çalıcı mehterler, diğerleri esnaf mehterleriydi. Resmi mehter, padişah mehteriydi ki, buna “Mehterhâne-i Tabli Âlem-i Hassa” denirdi. Sonraları, mehter sâdece padişah ve orduya âit olmaktan çıktı. Her vezir dâiresinde bir mehterhâne bulundurulması âdet oldu. Fâtih devrindeki mehterhânede dokuz zilzen (zil çalan), dokuz nâkkârezen (kudum çalan), dokuz boruzen (boru çalan), dokuz tablzen (davul çalan), dokuz çavuş ve bir iç oğlan vardı. Altmış dört kişilik mehterhâne takımına “dokuz kat mehter” adı verilirdi. Padişahın mehterleri on iki kat olurdu.
On iki kat mehterhânede her çalgıdan on ikişer adet bulunurdu. Padişah sefere çıktığı zaman mehter takımı on iki misline çıkarılırdı. Sefer ve harp esnâsında padişâh mehterhânesi, saltanat sancaklarının altında durup, nevbet vururdu. Bundan başka ikindi vakti, otağ-ı Hümâyûn önünde nevbet vurmak âdetti. Hükümdâr mehterleri beş vakit vururlardı. Bundan başka padişah cüluslarında, kılıç alaylarında, harplerde zafer haberi geldiği zaman ve arife divânlarında nevbet vurulurdu. Mehterler, harp meydanlarında gece karanlığında bile ordugâh nöbetçilerinin uyumaması için devamlı çalar ve aynı zamanda da “yektir Allah!” diye bağırırlardı. Harp esnâsında ise, padişahın veya seraskerin yanında durup, harp boyunca askerin cesâretini arttırmak ve düşmana dehşet vermek için çalardı. Vezir mehterleri, ikindi ve yatsı namazları kılındıktan sonra olmak üzere, günde iki defâ vururdu. bunlardan birincisi akşam yemeğinin ikin cisi de uykunun işâretini verirdi. Sivil mehterler, kendilerine mahsus nevbet yerlerinde yatsı namazından sonra ve sabahleyin nevbet vururlardı. Eski zamanlarda öğle yemeği, “kuşluk” nâmıyla öğle namazından evvel; akşam yemeği de ikindi namazından sonra yenilir ve yatsı namazından sonra uykuya yatılırdı.
Mehter Duâsı
Allah Allah Celilü'l- Cebbâr, Muinü’s-Settâr, Hâliku'l-leyli ve'n-Nehâr, Lâyezâl, Zü'l-Celâl, birdir Allah! Ânın birliğine, Resûl-ü Enbiyâ Peygamberimiz Cenâb-ı Ahmed-i Mahmûd-u Muhammed Mustafa (Bütün efrâd elleri göğsünde olmak üzere rükûa gelir gibi eğilirler, padişah geldiği zaman ise sâdece baş eğer, daha fazla eğilmezler.) Âl-i evlâd-ı Resûl-i Müctebâ imdâd-ı ruhâniyetine! Piran mürşidin, âşıkin, vâsilin hamele-i Kur'ân, güzeştegân, ehl-i imân ervâhına, avn-ü inâyetine! Halifetü'l-İslâm es sultân İbni’s-sultân bil-cümle İslâmın necât ve seâdet ve selâmetine, pirler, erenler, üçler, yediler, kırklar, göçenler, demine devrânına “Hû” diyelim “Huuu” denildikten sonra bütün mehter takımı, davul ve zilleri şiddetli vurarak dokuz defâ “Hû” çekerlerdi. Sonunda da üç defâ kös vururlardı. Mehterin kendine has bir yürüyüşü vardır. Üç adımda bir durur, yarım sağa ve yarım sola dönerdi. Yürüyüş esnasında mehter etrâfı, hep bir ağızdan, “’‘Rahim Allah, Kerim Allah” derlerdi. Mehter takımının yürüyüş nizamında merasime iştirak şöyle idi: Önde çorbacıbaşı ünvânını taşıyan ve başında “üskûf” bulunan mehterân bölüğü komutanı, onun arkasında soltarafda zırhlı muhafızı ile birlikte yeşil sancak, ortada istiklâl alâmeti olan ak sancak, sağ başta ise zırhlı muhafızı ile birlikte kırmızı sancak bulunurdu. Sancakların arkasında, Yeniçerilerin taşıdığı “hücum tuğu” yer alırdı. tuğlardan sonra ortada mehterbaşı bulunurdu. Mehterbaşından sonra ise sıra ile; mehterin iki katı adedince çevgenler (okuyucular), Zurnazenler, boruzenler, nakkârezenler, zilzenler ve davul çalanlar gelmekteydi. En arkada ise at sırtında taşınan kös bulunmaktaydı.
Mehter Harp Duâsı (Harp Gülbankı)
Eûzubillâh, Eûzubillâh. Hüdâ'ya şükr-i bihad, lâilâhe illallâh! El-melikü'l- Hakku'l mübin! Muhammedü'r- Resûlullah, Sâdıkü'l-va'dü'l Emin! İnnâ Fetehnâ leke fethan mübinâ ve yensurekallâhu nasran aziza! Ey padişah-ı halifetullah, Es Selâmu aleyke avnullah! Sensin hâris-i din-i mübin, hâris-i Şeriatullah! Uğrun açık olsun ey padişahım, Emr-i ikbâlin mecid! Hûdâ kılıcını keskin eylesin, nûr-ı şân satvetine gün gibi medid! Rûh-ı pâk-ı Fâhri âlemi hoşnûd etsin; Hak, gazâyı ekberin etsin mübârek ve said. Takımın içinden evvelce seçilmiş dik ve güzel sesli biri tiz perdeden: “Nasrunminallahi ve fethün karin. Ve beşşiri'l- mü'minin” âyetini okur. Üç defâ “Allah” diyecek kadar dururdu. Sonra bütün âletlerle beraber davulllar ve kösler hafif vurarak ve devamlı teramole yaptığı sırada hep bir ağızdan “Allah Allah” deyince susarlar, gülbank devam ederdi. “Eli kan, kılıcı kan, sinesi üryân, ciğeri püryân, meydân-ı şehâdette Allah yoluna revân. Gazâ-yı şühedâya Cemâl-i Hak görünür ıyân. Kahrımız, gazabımız düşmana ziyân! Yâ Rahmân! denilerek eyyâm-ı âdiye gülbankındaki ’'Resûl-i Enbiyâ” kısmına geçilir ve aynı şekilde “Hû diyelim Hû!” diyerek bitirilirdi. Sonra, bâzan “Yektir Allah”, bâzan da “Yâ Fettâh” diye haykırırlar ve baş eğerek geriye döner ve dağılırlardı.
Mehter Marşları “Vakt-i Sürûru Sefâ”
Mehterân dâire şeklinde nevbet nizâmını teşkil ederler, nakkârezenlerin oturup, diğerlerinin ayakta durmasıyla da hilâl görünümü verirlerdi. Kösler hilâlin orta ilerisine konurdu. İçoğlan Başçavuşu, mehter faslı başlamadan önce dâireden çıkarak ortaya gelir ve: “Vakt-i sürûru sefâ, Mehterbaşı Ağa! Hey! Hey!” diye bağırırdı. Bu sırada hazır bulunanların dikkatlerini çekmek için nakkareler, sofyan usülünde üç tempo atılırdı. Nakkareler çalarken de, Mehterbaşı Ağa mehterin önüne gelir: “Merhabâ ey mehterân!” der ve sağ elini göğsüne koyarak mehteriselâmlardı. Mehterân da hep beraber sağ ellerini göğüsleri üzerine koyarak koro hâlinde: “Merhabâ, Mehterbaşı Ağa!” diyerek karşılık verirlerdi. Daha sonra Mehterbaşı Ağa: “Hasduuur!” diyerek çalınacak makamı ve eserin adını söylerdi. (Meselâ: “Der fasl-ı Acem âşirân, cihâd-ı ekber marş!” derdi.) Hemen arkasından: “Haydi ya Allah!” diyerek mehteri icrâya geçirirdi. Nevbet bitince mehter gülbankı (duâsı) okunur ve fasl sona ererdi.
Mehterin Avrupa'ya Tesiri
Avrupalılarca, on sekizinci asırdan itibâren “Yeniçeri müziği” diye adlandırılan müzik; evvelâ, benimsenmiş, bilâhare Polonya, sonra Avusturya ve daha sonraları bütün Avrupa'da onların tâbiriyle Yeniçeri bandoları kurulmuştur. Bestekâr Mozart ve Hayd da, mehter mûsikisinin tesirinde kalarak, meşhur bestelerini meydana getirmişlerdir. Alman besteci Beethoven, “Büyük Senfoni” sinin son bölümünü, mehterin kös, davul ve zurnasıyla seslendirmiştir. Beethoven, “Türk Marşı’'nı mehterin bir cenk havasından adapte etti. Avusturyalı bestekâr Mozart'ın ’'Türk Marşı”, Türk askerlerinin “Allah Allah” nidâlarının, nakarat olarak tekrarından müteşekkildir. Viyana Kraliyet orkestra Şefi Gluck bu yıllarda, sarayda verdiği konserlerinde, repertuvarına mehter bestelerini almış ve orkestrasında çaldırmıştır. Alman bestekâr Wagner, bir mehter konserini dinlerken heyecanlanmış, kendini tutamıyarak “İşte mûsiki buna derler!” demiştir. Mehter mûsikisi gibi, mehter teşkilâtıda Avrupa'ya tesir etti. On sekizinci yüzyıl içinde önce Avusturyalılar, sonra Prusyalılar, daha sonra da Ruslar, Almanlar ve Fransızlar mehter teşkilâtına benzer mızıka takımlarını kurdular. Osmanlı Devletinin ömrü boyunca, gittikçe mükemmelleşen mehter, Yeniçeri ocağının lağvı ile beraber yerini “Mızıka-i hümâyûna” bıraktı.
Günümüzde Mehter
Mehter, 1911'de Ahmed Muhtar Paşa tarafından “Mehterhâne-i Hâkâni” adıyla yeniden kuruldu. 1914'te kuruluş tamamlandı. Birinci Dünyâ Harbinde Başkumandan Vekili Enver Paşanın emriyle teşkilât orduya tamin edildi. İstiklâl Harbinde de mehterhâne hizmet verdi. Cumhûriyetin ilânından sonra, Milli savunma Bakanı, mehteri saltanat alâmeti sayarak lağvetti. 1950'den sonra, Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut'un direktif ve desteğiyle mehterin yeniden tesisi çalışmaları başladı. 1953'te yeniden tesis edildi. Daha sonraları çeşitli okul, dernek ve kuruluşlar da mehter takımları kurdular. 12 Eylül 1980 Harekâtından sonra, yanlız Genelkurmay Başkanlığı Harp Dâiresi Askeri Müze'de Pazartesi, Salı hariç, haftanın her günü, saat 15.00 -16. 00 arasında Mehterbaşının idâresinde bir saat çalmaktadır. Bilhassa turistler ve meraklılar büyük alâka göstermektedirler.
2. Mehter Marşları Sözleri
Çağrı
“Vakt-i sürûru sefâ, Mehterbaşı Hey! Hey!” “Merhabâ ey mehterân!” “Merhabâ, Mehterbaşı!” “Hasduuur!” (Meselâ: “Der fasl-ı Acem âşirân, cihâd-ı ekber marş!” derdi.) “Haydi ya Allah!”
Yine de Şahlanıyor Aman
Yinede şahlanıyor aman Kolbaşının yandım da kır atı Görünüyor yandım aman Bize serhad yolları. Davullar çalınsın aman Aman da ceng-i cengide harbiyi Görünüyor yandım aman Bize sefer yolları. Gâhi sefer olur aman Aman da sefer seferde eyleriz Hazan erişince aman Bahar güzel severiz. Gülyüzlü yari de aman Aman da hile ile de severiz Sefersiz olamaz aman Aman er evlaları.Hicaz Kemal ALTINKAYA
Buna Er Meydanı Derler
Buna er meydanı derler Bunda söz olmaz yandım aman aman Çifte yürekli erkekler Şahım gelir bu yane yandım aman aman. Ele bele dine imânım İhanet olmaz yandım aman aman Okurlar fermânı imanım Yandım kıyarlar cane yandım aman aman. Hicaz - Kemal ALTINKAYA
Kırım'dan Gelirim
Kırım’dan gelir gelirim Adım da Sinan’dır hey aman Kılıncımın suyu yar suyu Kandır da dumandır hey Kırım’dan gelir gelirim Atım da araptır hey aman Gizlenme Nemce rü Nemçe rû Sinan da buradadır hey Meydan da burdadır hey.
Mehter Vuruyor
Mehter vuruyor tarihin aksetmede yâdı Andık yine, Fatih’le, Süleyman’ı, Murad’ı. Kös sesleri sarsın bütün İstanbul’u yer yer Geçsin önümüzden, koca gazi ve şehitler.
Türk ordusunun şan dolu bir satvetidir bu Fethin, Mahaç’ın, Niğbolu2nun haşmetidir bu. Mehter bize bir ruh veriyor, tâ nerelerden Meriçlerle,Çanakkale,Yemen’den, Kore’lerden. Süzinak - Faruk GÜRTUNCA
Artar Cihatla Şanımız
Artar cihadla şanımız Fahr-i Resûl sultanımız Şer-i bize insanı Hak Uğrunda aksın kanımız. Türk oğluyuz Ünvanlı, namlı, şanlıyız Allah deyu harb ederiz Var nusrete imanımız. Acemaşiran - İsmail Hakkı Bey
Eski Malazgirt Marşı
Bir Cuma sabahı, Allah’a karşı Malazgirt’te ellidörtbin er Ellidörtbin er, ellidörtbin er Söylemişler en güzel marşı. Allahü ekber, Allahü ekber Allahü ekber, Allahü ekber Allahü ekber, Allahü ekber Allahü ekber, Allahü ekber. Rast
Yelkenler Biçilecek
Yelkenler biçilecek,yelkenler dikilecek Dağlardan çektirilen kalyonlar çektirilecek. Elde sensin dilde sen gönüldesin baştasın Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın Delikanlım, işaret aldığın gün atandan Yürüyeceksin, millet yürüyecek arkandan Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan. Rast - Arif Nihat ASYA
Sancak Marşı
Ertuğrul’un ocağında uyandın Şehitlerin kanlarıyla boyandın Nice düşman kâl’asına uzandın Sana selam ey şanlı Türk sancağı Çırpınarak dalgalanır kanadın Gökyüzüne çıkmak mıdır muradı Gölgende can vermek ister evlâdın Sana selam ey şanlı Türk sancağı Rast - İzzettin Bey
Osman Paşa Marşı
Tuna nehri akmam diyor Etrafımı yıkmam diyor Şanı büyük Osman Paşa Pilevne’den çıkmam diyor. Düşman Tunayı atladı Karakolları yokladı Osman Paşa’nın kolunda Beşbin top birden patladı
Ey Gaziler
Ey gaziler yol göründü Yine garip serime Dağlar taşlar dayanamaz Benim ah u zârıma.
Dün gece yâr hanesinde Yastıcağım taş idi Altım toprak; üstüm yaprak Yine gönlüm hoş idi. Isfahan - Yavuz Sultan Selim
Mehter Marşı
Gâfil ne bilir neş’ve-i pür-şevk-i vegâyı Meydân-ı celâdetteki envar-ı sefâyı Merdân-ı gazâ aşk ile tekbir tekbirler alınca Titretti yine, rû-yı zemin arş-ı semâyı. Allah yolunda cenk edelim şân alalım şan Kur’an’da vaadediyor Hazret’iYezdan. Mahur
Estergon Kal'ası
Estergon Kâl’ası bre dilber aman Su başı durak aman Kemirir gönlümü bre dilber aman Bir sinsi firak. Gönül yar peşinde bre dilber aman Yar ondan ırak aman Akam Tuna akma bre şahin aman Ben bir dertliyim. Yar peşinden amanda gezer Koşar yandım kara bahtlıyım. Hicaz - Kemal ALTINKAYA
İhtiyatlar Silah Çatmış
İhtiyatlar silah silah çatmış Ah yolun üstüne hey aman aman Nazlı yarim geli geli vermiş Sol dizin üstüne adaş aman aman Gözün yaşı durmaz akar Gülyüzün üstüne hey aman aman Şimden sonra haram haram olsun Bu yerler bana adaş aman aman. Hicaz - Kemal ALTINKAYA
Eski Ordu Marşı
Ey şanlı ordu,ey şanlı asker Haydi gazanfer, umman-ı safter Bir elde kalkan, bir elde hançer Serhadde doğru ey şanlı asker. Deryada olsa herşey muzaffer Dillerde tekbir, Allahü ekber Allahü ekber, Allahü ekber Ordumuz olsun daim muzaffer. Rast - İsmail Hakkı Bey
Devlet Marşı
Askerlerin hâzır silah Kuvvetlenir sûlh u salâh Devlet bulur feyz ü felah Meşhur olur bu istilâh. Askerlerin kişver-küşâ Türk devleti sen çok yaşa. Orduların etse sefer Yol gösterir avn ü zafer Mansûr olur her bir nefer Düşman kalır bî-tâb-fer. Rast - Fethi SAZÇALAN
Genç Osman
Of of Genç Osman dediğin bir küçük uşak Beline bağlamış ibrişim kuşak of of. Aman Askerin içinde birinci uşak Allah Allah deyip geçti Genç Osman of of. Of of Genç Osman dediğin bir küçük aslan Bağdat’ın içime girilmez yastan of of. Aman her ana doğurmaz böyle bir aslan Allah Allah deyip geçti Genç Osman of of. Of of Bağdat’ın kapısını Genç Osman açtı Düşmanın cümlesi önünden kaçtı of of. Aman kelle koltuğunda üç gün savaştı Allah Allah deyip geçti Genç Osman of of. Kayıkçı Kul Mustafa
26 Ağustos Marşı
Şu kopan fırtına Türk ordusudur Ya Rabbi, Senin uğrunda ölen o ordu budur Ya Rabbi, Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed-namın, Galib et çünkü bu son ordusudur İslamın…
Ceddin Deden
Ceddin deden, neslin baban Hep kahraman Türk milleti Orduların, pekçok zaman Vermiştiler dünyaya şan. Türk milleti, Türk milleti Aşk ile sev milliyeti Kahret vatan düşmanını Çeksin o mel’un zilleti. Hüseyni İsmail Hakkı Bey
Sivastopol Marşı
Sivastopol önünde yatar gemiler, Atar da Nizam topunu, yerle gök inler. Yardımcıdır bize kırklar yediler, Sılasına kavuşmaz aslan yiğitler, Aman da kaptan paşa emir ver bize, Sılada nişanlımız duacı size…
Sivastopol önünde yıkık minare, Düşman dedikleri gelmez imane, Erenler geliyor bize imdade, Aman da kaptan paşa emir ver bize, Sılada nişanlımız duacı size…
Sivastopol önünde musalla taşı, Sırma kılıç kuşanmış Arap binbaşı. Ölürsek şehidiz, kalırsak gazi, Aman da kaptan paşa izin ver bize, Sılada nişanlımız duacı size…
Türkün Savaşları (Fetih Marşı)
Yürekler kabarık gözlerde damla, Mehteri saygıyla dur da selamla, Bir huşu içinde dinle gülbankı, Sesleniyor tarih bu ses o yankı.
Sen böyle yürürken tuğla sancakla, Türk'ün savaşları geliyor akla…
Asırlar boyunca çınladı serhat, doğudan batıya yemen belgrat, Duyarak bakışan gözler görüyor, Fatih topkapıdan şehre giriyor.
Sen böyle yürürken tuğla sancakla, Türk'ün savaşları geliyor akla…
Tarihi Çevir
Tarihi çevir nal sesi kısrak sesi bunlar, Delmiş romanın kalbini mızrak gibi hunlar, Göktürkler uygurlar oğuzlar peçenekler, Türkün yüce tarihine binbir zafer ekler…
Dünya atının nalları altında ezildi, Kaç haçlı seferi göğsüne çarpınca kesildi, Bir gün gemiler dağlara tırmandı denizden, Kudret ve zafer bizlere miras dedemizden…
Malazgirt Marşı
Aylardan ağustos, günlerden cuma Gün doğmadan evvel iklîm-i Rum'a Bozkurtlar ordusu geçti hucuma
Yeni bir sevk ile gürledi gökler Ya Allah…Bismillah… Allahüekber Önde yalın kılıç türkmen basbuğu Ardında Oğuz'un ellibin tuğu Andırır Altay'dan kopan bir çığı Budur, Peygamberin övdüğü Türkler Ya Allah…Bismillah… Allahüekber Türk, Ulu Tanrı'nın soylu gözdesi Malazgirt Bizans'ın Türk'e secdesi Bu ses insanlığa hakkın müjdesi
Bu seste birleşir bütün yürekler… Ya Allah…Bismillah… Allahüekber!.. Yiğitler kan döker, bayrak solmaya, Anadolu başlar, vatan olmaya… Kızılelma'ya hey… Kızılelma'ya!!!
En güzel marşını vurmadan mehter Ya Allah…Bismillah… Allahüekber!..
Gülyüzünde Göreli
Gülyüzünde göreli zülfü semen sây gönül Kara sevdâya yerler bî-ser-ü bî-pây gönül Dimadimmi sana dolan mânâ hây gönül. Vây gönül,vây bu gönül, vây gönül ey vây gönül Yar yeleleli, dost yeleleli,yeleli ya lâ yaleli dost Bizi hâketti hevâ yoluna sevdâ nidelim Pâyimâl eyledi ol zülf-ü semen-sây nidelim Kul edinmez ki güzeller bizi illâ nidelim. Rast - Münir N. Selçuk
Ordunun Duası
Yılmam ölümden yaradan askerim Orduma gazi dedi Peygamberim. Bir dileğim var ölürüm isterim Yurduma tek düşman ayak basmasın Amin desin hep birden yiğitler Allahü ekber gökten şehitler. Amin amin amin Allahü ekber Amin amin amin Allahü ekber Rast - Mehmet Akif ERSOY