Bomboş sokaklarım vardı benim. Gariptir ki mutluydum bu komşusuzluktan. Çatlamış , tozlanmış , yaşlı pencerelerin ardından beni izleyen boşluk bana sen yalnızsın diyerek göz kırpardı. Benimse tek cevabım mutlu olduğumdu. Herkesi de tanırdım bu sokakta. İşte şuralarda bir yerde gördüğünüz (unutkanlık aile mirası bizde kusura bakmayın) benim en kadim dostum. Bakmayın koltuklarının yırtıklarına , çalınmış radyosuna. Camları kırıktır , bagaj kapağı kayıptır ama severdim keratayı. Beni dinlerdi ve inanır mısınız şimdi ki adını insan koyduğumuz bu usta oyuncu kadrosundan daha da samimiydi. Bir gün bu boş sokaklarımda rüzgar ve üzerine basılmış teneke kutuların tıngırtıları dışında bir ses yankılandı. İnanır mısınız kendimi ilk kez bu kadar savunmasız hissediyordum. Ses sokakta ilerliyordu. Ardından bir evde ışık yandığını gördüm. Bu saygısızın burada ne işi vardı? Nasıl , ne hakla girmişti benim sınırlarıma? Bilmiyordum. O gün karar verdim o saygısız yabancıyı benim sınırlarımdan çıkarmak için elimden geleni yapacaktım. Günler geçmeye başlamıştı. Sokaklarımda kendi adımlarımın bilindik senkronizasyonu dışında ikinci bir tıkırtı beni sinirlendiriyordu. Gerçi alışmaya başlamamıştım desem de yalan olur tabii. O tozlu camlardan evlere ilk kez güneş girmeye başladığını , terkedilmiş parkımda yıllar sonra ilk kez çiçek açtığını , gölgelerin azalmaya başladığını farketmemse aylarımı aldı. Şimdiyse o eski sokaklarımdan bir tek radyosu çalınmış tosbağa var hayatımda. Sokağımızı süslemesine karar verdik. Yalnızlığın kötü bir şey olmadığını hatırlatan güzel bir anı olarak duruyor şuralarda bir yerlerde. Sokağımız diyorum evet. Çünkü o saygısız kişi tek komşum olmayı başardı. O komşuluğuyla yalnız olmamanın da güzel bir şey olduğunu bana anlattı.










