sanatperver.com açıldı!
Sanat, kültür, tasarım, mimari ve mitoloji hakkında birbirinden güzel içerikleri sanatperver.com’da bulabilirsiniz.

PR's Tumblrdome
todays bird
Today's Document
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year

izzy's playlists!

Discoholic 🪩
sheepfilms

⁂
$LAYYYTER

@theartofmadeline
Claire Keane
I'd rather be in outer space 🛸

Janaina Medeiros
he wasn't even looking at me and he found me
KIROKAZE
YOU ARE THE REASON
art blog(derogatory)

No title available
we're not kids anymore.
Three Goblin Art
seen from Türkiye

seen from United States
seen from United States
seen from Brazil
seen from United States
seen from Netherlands
seen from United States
seen from Bangladesh

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
@elifcokan
sanatperver.com açıldı!
Sanat, kültür, tasarım, mimari ve mitoloji hakkında birbirinden güzel içerikleri sanatperver.com’da bulabilirsiniz.
YALNIZLIĞIN BİR GÜNÜ
Gece gündüze dönmeye başladı. Güneş ışığı ırmağında boğuluyor gibiyim. Arles kasabasında bulunan bu küçük ahşap kulübeye bu kadar ışık çok fazla… Artık gözlerimi açsam iyi olacak. Sabahlardan nefret ediyorum çünkü gündüzleri aynadaki yansımamı daha net görürüm; resimleri kimse tarafından sevilmeyen, takdir görmeyen, yeteneksiz ve melankolik adam. Ben geceleri ve geceyi aydınlatan naif yıldızları ve Ay’ı severim. Kimseyi rahatsız etmezler ve sessizlerdir. Yıldızlar güneş gibi gösteriş meraklısı değildir. Güneşten bahsetmişken… Sarı. Sarı rengini de çok severim. Sarı boyaları ise daha çok severim. Beni heyecanlandırır, sarı boyanın yoğunluğuna ve kokusuna karşı koyamam. Ah, yatağımdan kalkmalıyım artık, karnım öyle aç ki; midemin kendi kendini sindirmesine ramak kaldı. Acilen bir şeyler yemeliyim yoksa kafayı yiyeceğim. İşte boya tüpü masamın üzerinde duruyor. Merhaba sarı rengi. Rengin sarı olduğuna göre son derece lezzetli de olmalısın. Tadına bakmamın zamanı geldi de geçiyor. Mmm… Evet gerçekten enfesmişsin. Gözüktüğün gibisin sevgili sarı. Benim gözbebeğimsin. Sen güzelliğini pigmentlerle gösteriyorsun, bendeyse gösterecek hiç bir güzellik yok. Yalnızlığım bir mikrop gibi her yanıma yayılmaya başladığını hissediyorum. Üstümden atmaya çalıştıkça daha çok üstüme bulaşıyor. Öyle tek kalacağım ki, sonunda cesedimden bir parça bile bulamayacaklar. Korkmaya başladım. Birileri dünden beri kulağıma; ’’Sonsuza kadar yalnız kalacaksın.’’ gibi cümleler fısıldıyor. Hep fısıltılar duyardım ama bugün, bugün hiç durmuyorlar. Bundan artık çok sıkıldım. Ve boya tüpü de sonuna kadar sıktım. Son kalan lezzetli sarıyı da ziyan etmek istemiyorum.
İçimde bir garip girdap durmadan dönüyor ve ben onun içinde kayboluyor gibiyim. Çaresizim. Bugün resim yapmak bile istemiyorum çünkü yalnızım. Yalnız ve zavallı. Sevdiği kadının onuruna laf eden kişiyi öldüremeyen bir zavallı bu dünyada neden yaşasın ki? Gauguin ile Rachel’ın onuruna laf ettiği için tartıştık. Aynı kulübeyi paylaştığım Gauguin onu öldürmeme ramak kalmışken kaçtı gitti. Korkak sünepe. Bıçakla üstüne saldırdığımda keşke seni öldürseydim Gauguin. Sen de işe yaramaz resimlerini beraberinde götürürdün. Gauguin Arles’te birlikte yaşadığımız evden gittiğinden beri her şey daha karanlık olmaya başladı. Bu aydınlık sabah bana ızdıraptan başka bir şey vermiyor. Renklerimi de beraberinde götürdün Gaugin. Yerine sadece siyah bıraktın. Ve biraz da kırmızı. Bu lanet tek odalı köy evinde yatak, koltuk sandalye, sehpadan başka hiç bir şey yok. Belki ben bile yokum? Kimbilir…
Yoklukla varlığın birbiriyle yarıştığı bu öğlen sıcağında ben bir sürüngen kadar soğuk hissediyorum. Yataktan kalkmak istemiyorum. Kimseyi görmek istemiyorum.
‘’Sonsuza kadar yalnız kalacasın Van...’’
Sesler! Sesler yine başladı. Yeter artık susun! Beni rahat bırakın! Sadece uyumak istiyorum ve sonrada Rachel’a gitmek ve onu sarmalamak istiyorum.
İşte merakla beklediğim saatler geldi çattı. Her şey daha karanlık ve sessiz. Gaz lambasının gazı bittiği için kendimi göremiyorum, eh bu yüzden mutlu sayılırım. Ama fısıltılar, fısıltılar durmuyor. Sağ kulağıma bir dudak yapışık sanki. ‘’Yalnız kalacaksın’’ fısıltıları bir solucan gibi beynimi kemiriyor. Kurtulamıyorum. Kes sesini artık diye bağırmak istiyorum. ‘’ Kes Van kulağını kes ve kurtul ondan!’’ Gouguin’in gırtlağını kesemedim. Neyse ki, usturam bu sefer işe yarayacak. Acı benim en son korktuğum şey. İnsana yalnızlıktan başka neyden bu kadar korkar? En güzel eserler en güzel resimler yalnızlığı ve korkusunu anlatmamış mıdır? Lanet fısıltıya ilaç olacak usturam ve ben sonunda baş başa kaldık.
Sağ kulağımdan kurtulmaya başardım. Resim yaparken duymaya ihtiyacım olmadığı için gözlerim bana yeterde artar bile. Acıdan bayıldığım için kendime gelmekte zorlanıyorum. Yarım şişe viski beni kendime getirecektir. Ama hızlı olmalıyım. Artık hiçbir işe yaramayan sağ kulağımı ben saklayamam. Kendime güvenmiyorum, emin ellere teslim etmem gerekecek. Bunu benim için sadece Rachel yapabilir. Artık Arles kasabasında tek güvendiğim kişi ondan başkası değil. Kendime geldiğimde ona gitmeliyim. Bekle bizi Rachel. Gece gündüze dönmeden geleceğim.
TEK KİŞİLİK CİNAYET
Akşam geldi çattı. Her yer soğumuş gibi. Morg soğukluğu hakim çevreye. İnsanlar işten eve dönüyor. Beta’nın aklında bin tane soru var. Kapının eşiğinde dururken; ‘’ Onu ben mi öldürdüm yoksa bıçak mı? ‘’ diye düşünüp duruyor. ‘’ Öldü işte en sonunda’’. Kanı yüzüne bulaştırdı hayır hayır her yere bulaştı, oluk oluk akıyor. Kan ile arası pek iyi değildi ama olsun. Polis arabasının sirenini duyuyor. ‘’ Ne kadar da çabuk geldiler, sanırım o kötü şeytandan onları kurtardığım beni tebrik edecekler ’’ diye geçiriyor içinden. Sonunda gözleri kararmaya başladı. Akşam artık yüzünü geceye çevirdi ya da zihni onu yanıltmaya başladı. Peki nasıl cinayet işleyecek kadar aklını nasıl kaybetmişti Beta? En iyisi her şeyi başa sarıp öyle anlatmak lazım.
‘’ Varoluşu sorgulamak depresif insanların işidir. Sürekli nereden geldik nereye gidiyoruz, para bu kadar önemli mi, neden çalışmak zorundayız’’ gibi soruların cevaplarını ararlar. İyi bir işte çalışan, çok para kazanan, özel sağlık sigortası bile olan kişiler ise onları “ amaçsız” olarak nitelendirilir. Toplumumuz işte böyledir ‘’. Sıkıldığı zaman böyle şeyler yazdığı olurdu. Derin bir nefes aldı. Alfa iyi bir yazardı ve bazen böyle anlamsız paragraflar karaladığı olurdu. Yazdıklarını bir kenara koydu, bunları kimsenin okumasını istemezdi. Beyaza boyalı, tek kişilik bir yatağın olduğu bu deniz manzaralı odada zaman geçirmek en sevdiği şeydi. Tek kişilik her şeyi çok severdi. Yalnızlığı gibi. Bekar bir kadın olmanın onu özgürleştirdiğini düşünüyordu. Yerinden kalktı, aynaya bir bakış fırlattı, kısa sarı saçlarını ne kadar sevdiğini düşündü ve yatağına uzandı, yarın okurları için imza günü etkinliğine katılacaktı. Bu yüzden yorgunluğunu atmalıydı. Aslında gitmek istemese de, yayınevinin sahibi onu zorluyordu. Sonuçta ne kadar ünlü olursa olsun o da bir işçiydi, patronunun dediklerine uymak zorundaydı.
Senelerdir ev kadını olan bu sessiz, yardımsever, kocasının sözünden çıkmayan, güzel ve mağrur genç kadın farkında olmadan bazı sorular geçiriyordu aklından. Bir akşam ya ya gece vakti aklına bir soru geldi. Taksitleri daha yeni bitmiş pahalı mobilyalarla dolu salonlarında otururlarken kocasına; ‘’ İnsanlar niçin yaratıldı acaba? ‘’ diye sorduğunda ‘’ Yahu git yat kadın ne saçmalıyorsun gece gece, gereksiz, amaçsız sorular, aç değilsin açıkta değilsin, aç dizini izle işte’’ diye yerinden kaykılarak ( fakat istifini de bozmadan) karısının ağzının payını vermişti. Karakterlerimiz ne kadar zıt birbirimize hiç benzemiyoruz’’ diye düşündü Beta. Oturduğu yerden kalktı ve pembe renkli mutfağının yolunu tuttu. Kocasının gür sesi duydu sonra da o cümleyi; ‘’ Şşşş , dönerken tatlı birşeyler getirsene ağzımız tatlansın’’. ‘’ Tabii ki Omega, hemen getireceğim’’. Omega’nın ona aşık olmasını sağlayan gülüşünü üçbininci kez tekrarladı yüzünde. O kadar içten gülümsedi ki; alnındaki kırışıkları bile kendilerini saklamaya vakit bulamadı.
Bir kaç haftadır -yemek yaparken özellikle- elinde tuttuğu bıçağa uzun uzun bakıp bu sivri ve doğrayıcı metali inceliyordu. İnce ama keskin ve can acıtan. Bıçağı aklından çıkarıp güzel şeylere odaklanmalıydı, yarın dünya üzerinde en sevdiği ve kendine en yakın hissettiği kişiyi ilk defa görecekti. Ertesi gün X caddesindeki kitabevinde olan imza gününe gittiğinde her şey çok güzeldi. Alfa’ nın okurlarıyla tanışıp vakit geçirip, gülüp eğlenmişti. Ona sıra geldiğinde elleri titredi, damarlarında alyuvarları fazlasıyla çoğaldı, o kadar çoğaldılar ki birden bu yüzden yüzü bile kızardı. ‘’ Merhaba ‘’ dedi kalp atış sesini kendi sesiyle bastırmaya çalışarak. ‘’ Ben de sizin gibi bir yazar olmak istiyorum’’ dedi bir iki - üç saniye duraksamadan sonra. Cesareti kendini şaşırttı, ama gurur da duydu. Alfa masmavi gülen gözleriyle başını ona doğru çevirerek; ‘’ Tutkuyla yazın ve okuyun, hiç vazgeçmeyin ve bir gün neden olmasın? ‘’ diye cevap verdi. Teşekkür ederek yazdığı kitabına narin elleriyle bir imza atıverdi. Beta, bir sonraki imza gününe de gitti, bir sonrakine de. Alfa’ nın tavsiyesine uyarak aylar ve yıllar boyunca okudu ve yazdı ama ev işlerini de ihmal etmedi. Kitapların ve yazmanın en yakın arkadaşı olmaya başladığını ilk önce kocası fark etti ama üstünde durmadı, çünkü böyle şeyleri önemsemeye vakti yoktu. Onun için vakit nakitti ve hayatında kredi kartı geçmezdi. Söyleşilerde, imza günlerinde Alfa’ yı her gördüğünde içinde de bir garip girdap oluşmaya başlamıştı. O girdap bütün mantıklı düşüncelerini içine çekiyor geriye ise mantıksız düşünceleri kusuyordu. Günler sonra kafasının içinde korkunç düşüncelerle, korkunç sesler çınlamaya başladığında ‘’Yorgunluktandır.’’ diye düşündü, üstünde durmak istemedi. ‘’ Ev işleri beni yoruyor, ben ise imza günleri arasında gidip geliyorum, yoruluyorum, ama keşke daha çok imza günü olsa, daha çok yorulsam, gitsem gelsem, koşsam yorulsam, yorulmak güzel şey, yazı yazsam, ama daha çok yazsam benim de kitabım olsa, imzalasam kitaplarımı, herkes bana hayran olsa…‘’ diye geçirdi aklından ya da kendine kendine söyledi. Onun için pek farkı yoktu böyle şeylerin, saatlerce kendi kendine konuşmak kadar doğal başka ne olabilirdi ki?
Beta yarın sabah bir başka imza gününe gidecekti ve dinç olmalıydı. Hava çok soğuktu ama olsun, bunu asla kaçıramazdı. Son bir kaç aydır uyumadan evvel Alfa’ nın yazdığı tek bir kitabı okuyordu ve bu kitap için çok değerliydi. Çünkü onu anlatacak başka kitap yoktu. Hayatında onu anlatan başka hiç bir şey yoktu.
Sabah ise çok gergin uyandı. Yabancı tarafından kurcalanmış eski bir yay parçası gibi. Yine de kocasına kahvaltısını hazırladı, bu onun kadınlık göreviydi ve asla ihmale gelmezdi…Ellerini yıkadı, kahvaltısını özenerek hazırlamasına yardım eden bıçağını da yıkamayı unutmadı ve çantasına bir annenin çocuğunu yatağına yatırması gibi çantasına dikkatlice yerleştirdi. Ardından koltuğuna geçti ve düşünmeye başladı.Tek kişilik koltuğuna. Bu sabah kahvaltı hazırlamak onu çok yormuştu. Koltukta otururken ne giyeceğini düşünmeye başladı, çünkü bugün çok özel bir gündü. İri gözlü esmer güzel bir kadındı Beta, bu yüzden gözlerini ortaya çıkaran en sevdiği elbisesini giymeye karar verdi. Odasına geçti, beyaz odasına. Odada çok eşya vardı. Kalabalık yapan eşyalardan gözlerini kaçırdı, artık kalabalığa da tahammülü kalmamıştı. Aynanın karşına geçti ve uzun uzun kendini seyretmeye başladı, kendisini her zaman çok severdi, dayanamadı aynaya bir öpücük kondurdu. Saçları da onu huzursuz ediyordu. Gür, siyah ve uzundular. Sanki onu yavaşlatıyor gibiydiler. Aniden sinirlendi, tepesinin tası çok uzaklara atıldı, Omega’ nın tıraş makinesini alarak upuzun saçlarını kazımaya başladı. Sonuçtan çok memnun kaldı, artık hızlı olabilirdi, çevresinde de onu durduracak kimse ve hiç bir şey kalmamıştı. Evden çıkarken kırmızı lekeler kaplamış halı gözüne takıldı, kocası halının üzerinde bir bir kaç eşit parçaya ayrılmış, yatıyordu. Etrafında küçük et parçalarına benzer şeyler vardı ama görmezden gelmeyi tercih etti. Dağınıklığı da sevmezdi. ‘’Ah yattığı yerde uyuyup kalmış yine, tabii çalışırken çok yoruluyor canım kocacım’’ diye geçirdi içinden. Gülümsedi ve beresini de alıp evden çıktı.
Kalabalıkta tanıdıklarına selam verdi tek tek. Bir sürü samimiyetsiz selamlar. Beresini utangaçlıkla düzeltip duruyordu. Bir ara dikkatini sadece beresine verdi. Kırmızı ve yumuşak ama kaygan. Sıvı ve ılık bir şeyi anımsattı ona. En sonunda Alfa’yı gördü. Okurlarıyla vedalaşıyordu. Ne kadar güzel bir kadındı. Sarışın ve uzun boyluydu, güler yüzlüydü. Beta ona hayranlıkla bakmaya devam etti. Belki de dakikalarca baktı ve dışarıda beklemeye karar verdi. Saatler sonra Alfa dışarı çıktı, çağırdığı taksiye bindi. Beta da saklandığı yerden çıkıp arabasına atladı. Takip sonsuza kadar sürse bile yolundan dönmemeye kararlıydı. Yarım saat sonra bembeyaz kocaman bir evde durdu taksi. Beta da hemen indi arabasından. Neyse ki, Alfa onun farkına bile varmamıştı. Tam evden içeri girecekken sarışın güzel kadın sıcak ve huzursuz nefesi ensesinde hissetti ve ne olduğunu anlamadan Beta onun ağzını, kollarını sıkı sıkı fakat nazikçe tutup sakinleştirmeye çalıştı. ‘’ Zarar vermeyeceğim, benden sana zarar gelmez ki’’ diye fısıldıyordu. Alfa neden bu kadar çok bağırıp çağırmaya çalışıyordu? Bu Beta’ nın kalbini paramparça etti. Çantasından çıkardığı bıçağı elinde ısınmıştı ve kadının o narin boynuna bıçağıyla bir çizik atıverdi. Fakat, kesinlikle derin değil. ‘’ İyi ki saçlarımdan kurtulmuşum’’ diye düşündü ‘’Yoksa nasıl bu kadar çabuk bu minik yarayı yaratabilirdim?’’ dedi boynundan kanlar fışkaran Alfa’ ya doğru eğilerek. Gülmek istedi ve kahkaha atmaya başladı. Öyle çok güldü ki yanakları bile kızardı. Neyse ki yara derin bir yara olsa onu öldürürdü, hayır bu isteyeceği son şeydi. O kimseye zarar verecek birisi değildi.
Polisler Beta’ yı bulduklarında can çekiyordu, ama ölümle kavga etmiyordu, ölümün üstünlüğünü kabul etmiş gibi bir hali vardı. Boynundan sızan kanlar vücudundan çağlayan gibi fışkırıyordu. Bir kaç saniye sonra tamamen durdu Beta’ nın kanı. Yattığı yerde hareketsiz kaldı. Tek kişilik dünyasında sahnelediği tiyatroyu yine kendisinden başka kimse izleyememişti. Yüzünde gülümseme vardı sanki. Ya da polise öyle gelmişti.
YOGA MATININ HİKAYESİ
Çakralar açıldı mı acaba? Sanırım yine basen eritme odaklı pozları uyguluyor. Ama o basenler ki, bir türlü erimiyor. Bakın mesela bana, şu inceliğime, zarifliğime... Çünkü yemek yemek için bir ağzım, öğütmek için bir midem bile yokta ondan! Bütün güzellik standartlarına uyuyorum çok şükür. Ah şekerim yoga matı olmak çok zor iş. Kimisi üzerimde Nirvana’ya ulaşmak için saatlerce Maçka parkında oturur, kimisi spor salonunda cardio yaparken üzerime terlerini boca eder. Ama genelde üç, bilemedin beş kullanım sonrasında unutulup giderim. Unutulmak beni hiç üzmez ama, bu sayede yıpranmam ve her daim genç kalırım. Bir gün işimize yarar diye de çöpe de atamazlar zaten beni. İlla bir görev verirler bana. Ah keşke tüm eşyalar benim gibi şanslı olsa.
Seviyorum ilham verici sözleri. ❤ #sethgodin #marketing #storytelling
BAŞLANGIÇ
Bizler ‘’Ütopya’’ diye tabir ettiğiniz düzenin gerçeğini yaşıyorduk. Artık yeryüzünde hiçbir canlı hastalanmıyor, öksürmüyordu bile. Hapşırdığımız zaman ‘’Çok yaşa’’ sözünü bile kimse etmiyordu çünkü yeterince uzun yaşıyorduk. Ortalama yaşam süresi iki yüz kırklı yaşlara kadar çıkmıştı. Açlık ise ortadan tamamen kalkmış, yerini sentetik besinler almıştı. Midelerimiz çöp kutusunu bile öğütebilecek kadar dayanıklı olduğu için; sentetik ya da organik besin ayrımı asla yapmazdık. Gezegenimizde ekilecek toprak neredeyse yok olmaya yüz tuttuğundan dolayı, bir avuç toprağın değerine paha biçilemez, gramlarca toprak koleksiyonculara kilolarca altın karşılığında satılırdı... Hayvanlar ise insanlarla eşit sayıldığı için kesinlikle hayvan öldürülmez, çalıştırılmaz ve yenmezdi. Hangi ilkel canlı et yiyebilirdi ki zaten? Liderimiz haricinde tüm yurttaşlar eşitti ve sadece tek bir sınıfa mensuptuk; oda işçi sınıfı. Irkçılık zaten datalarda kaybolmaya yüz tutmuş bir kelimeydi ve yüzyıllardır o kelimeye bir yerde rastlamamıştık. Benim hayatım ise bu mükemmel düzende olması gereken kadar iyiydi. Ortalamanın üstünde bir işim, haftanın dört günü ise tatilim vardı. Ölmeden cennet hayatını yaşıyordum ve bu güzel hayatın ne kadarda değerli olduğunun farkındaydım. Henüz yetmişli yaşlarımın başındaydım ve önümde kaygılanmam gerekmeyen uzun bir hayat vardı.
Eski zamanlardan beri gezegenin kuzey bölümünde ‘’Başlangıç’’ adında içinde ‘’Hayat Ağacı’’nı barındıran bir kaynaktan bahsedilirdi. Ölümsüzlüğün sırrını içerdiği söylenen bu ağacın minicik bir parçası bile tüm insanlığın ölümsüzlük hayalini gerçeğe çevirebilirdi. Her ay düzenli aralıklarla gezegenimizden bir kişi seçilir ve bu kaynağı aramaya gönderilirdi. Fakat kimisi geri dönmez, kimisi ise akıl sağlığını kaybeder, ömrü hayatınca da bir kelime dahi etmezdi. Tüm gezegenimizi yöneten Liderimiz ise her halk konuşmasında bir şeyi sıklıkla vurguluyordu. O da; ölümsüzlüğün hepimizi özgürleştireceğiydi.
O gün de diğer günler gibi ile aynıydı. Güneş yine standart sıcaklığına ayarlanmıştı ve her yer aydınlıktı. Gezegenimizde iki yıl gündüz, iki yıl boyunca da sadece gece uygulaması geçerliydi. Her neyse, yavaş yavaş her şeyin başlayacağı noktaya geliyoruz. Rahat ve her türlü tasa ve korkunun içeri girmesine izin vermediğim ufak sığınağıma; üstünde bir çeşit sembol olan bir zarf gelmişti. Sadece devlet mektup aracılığıyla iletişim sağlardı ve zarfın evime gelmesinde olağan dışı bir durum sezmiştim. Sembole dikkatle baktığımda Liderimizin sembolünü gördüm. Ellerimin şiddetle titremesine engel olamadım. Liderimiz gibi üstün bir insanın benim gibi basit bir işçi sınıfına mensup kişiyle ne ilgisi olabilirdi? Midem bulanmaya başlamıştı ve başım başıboş bir tekerlek parçası gibi döndü. Yoksa ben yüce Liderime karşı bir kusur mu işlemiştim? Ellerimin titremesine engel olamadan zarfı tuttum, fakat korku ve gerginlikten zarfın varlığını bile hissedemiyordum. Ve uğursuzluk alametinin tüm işaretlerini yüzüme tokat gibi çarpan bu mektubu açtım. Tek bir cümle yazıyordu, hayatımın gidişatın belirleyecek cümle işte bu kadarcıktı;
‘’Kazandınız, başlangıç talihlisi’’.
Bu olmamalıydı, bir yanlışlık vardı ve acilen düzeltilmesi gerekiyordu. Onu yok etmeliydim evet, hem de hemen. Fakat yok etsem ben ne tür bir yurttaş olurdum? Liderimize ve yurttaşlarıma ihanet etmiş olmaz mıydım? Karşı koymak benim haddime miydi? Ne yapacağımı ve ne bildiğimi bilmiyordum, beynim adeta uyuşmuş gibiydi. Karnımın kasılmasının verdiği acıdan başka bir şey hissedemez olmuş, delilikle akıllılık arasında gidip geliyordum. Şu an ne yapmalıydım? Bizzat Merkez’e mi gitmem gerekiyordu? Ya da gitmem gerekecekse hangi Merkez’e gidecektim? Kuzey, Güney, Doğu, Batı merkezleri mi? Korku ve belirsizlikle geçen üçüncü günün sonunda, er ya da geç tereddütlerimden kurtulacağımın farkındaydım. En sonunda Liderimizin benim için görevlendirdiği kişi ya da kişiler sığınağımın kapısını sertçe çalmıştı. İşte, beklenen gün gelmişti. Daha doğrusu beklemediğim gün gelmişti. Kapıyı açtığımda yüzüne şaşkınlıkla bakakalmama sebep olan kişinin silüetinde garip bir hava hakimdi. Yüzünde ve fiziğinde kadın ya da erkek olduğunu belli eden cinsiyet belirtisi de yoktu. Normalden daha uzun boylu çok açık tenli ve gri saçlı bir insandı karşımdaki. Bir sokak lambası gibi uzundu hem de. İlk defa böyle bir insan görüyordum. Şaşırmıştım ve korkmuştum. Yüzünde beliren kusursuz bir gülümsemeyle kırmızı dudaklarını oynatarak; ‘’Merhaba, bana Renksiz diyebilirsin, korkmanı gerektirecek hiç bir şey yok, lütfen sakin ol’’ dedi. Aniden ensemde hissettiğim şiddetli acıyla beraber mutlak bir karanlığın içine doğru düşmeye başladığımı hatırlıyorum.
Bir saat, beş saat ya da günler sonra gözlerimi açtım. Etrafta zamanın akıp ya da akmadığını gösterecek işaret yoktu. Daha da kötüsü nerede olduğumu bildiğime dair bir belirte bile yoktu. Hareket halindeki bu metalik gri aracın pencereleri yoktu, Bu halde dışarıyı görmem imkansızdı. Ansızın sussuzluktan dolayı başımın çatlayacakmış gibi ağrıdığını fark ettim ve yerimden doğrularak başımı çevirdim. Sol tarafımda Renksiz oturuyordu. Onu en son sığınağıma geldiğinde görmüştüm ve hala yüzünde son derece kusursuz gülümsemesiyle bana doğru bakıyordu. Gülümsemesinde bir otomatiklik var gibiydi. Usta bir heykeltraşın yüzüne bu gülümsemeyi kazıması oldukça zor olur diye düşünmeden edemedim. Sağ tarafımda ise yine Renksiz’ in fiziksel özelliklerine benzer hatta ikizi kadar benzeyen birisi daha vardı. Bu kişinin diğer Renksiz’ den daha ciddi ve ürpertici bir tavrı vardı ve benim endişeli hissetmeme sebep olmaya başlamıştı . İçinde bulunduğum durum o kadar belirsizdi ki; sakin kalıp aptalca bir şey yapmamak için düşünmemeye çalışıyordum. En sonunda ‘’Nereye gidiyoruz?’’ kelimeleri ağzımdan çıkmayı başardı , sonuna da ‘’ Kaç gündür yoldayız ?’’cümlesini eklediğime bir hayli şaşırmıştım. ‘’Olmayan yere.’’ diye yanıtladı Renksiz ya da arkadaşı ‘’ Başlangıç’’a varmamıza çok az kaldı’’. Bu hiçbir şey ifade etmeyen cevaba karşı, bağırıp çağırmak hatta onlara saldırmanın hayalini kurdum. Fakat bu şartlar altında tek yapmam gerekenin mantıklı ve sakin kalmaya çalışmak olduğuna kanaat getirmiştim. Daha arkadaş canlısı gözüken Renksiz, bana su ve yemem için daha önce hiç görmediğim sentetik ve benzersiz bir tada sahip olan yiyecekten verdi. Verilenlere itiraz edecek gücüm yoktu ve sessizce karnımı doyurmaya çalıştım. Sanırım yol boyunca şaşkınlığım sağlıklı bir şekilde düşünememe yol açmıştı. Ve yol hala devam ediyordu. Hiç bitmeyecek gibiydi. Karnım doyunca zihnim de hareketlenmeye başlamıştı. ‘’İtaat’’ diye düşündüm, tam olarak anlamı neydi? Sorgusuz bir şekilde itaat etmek bizim daha fazla mutlu olmamızı mı sağlardı, yoksa itaat etmez, baş kaldırırsak daha mı özgür ve mutlu olurduk? Bunlar hayatım boyunca ilk defa düşündüğüm şeylerdi ve Liderimize karşı bunu düşünmeyi asla ve asla istemezdim. Neticesinde ben basit bir işçiydim. Bu düşüncemden rahatsızlık duydum ve yüce devletimize ve ona şükrettim. Çünkü Liderimize göre şükretmeyen bir toplum var olamazdı, yok olmaya mahkumdu.
Bir süre sonra araç nihayet durmuştu. ‘’İn, hızlı ol.’’ dedi ciddi görünen Renksiz. Güneşe en uzak gezegen kadar soğuktu ses tonu. Ayak bastığımız alan boylu boyunca kızıl kum tepelerle doluydu. Göz alıcı belki de biraz kutsal gözüken kızıl tepeler…O kadar çekici bir kızıl tonuydu ki; hayranlık duymamak elde değildi. Biraz ilerisinde ise simsiyah tepeler boylu boyunca uzanıyordu ve kızıl tepelerin verdiği hissi vermiyordu, zaman durmuş gibi herşey durağan ve kıpırtısızdı. Üçümüz yürümeye başladık. Ve beklenmedik bir duygu hissetmeye başlamıştım, derinlerden gelen yeni bir duyguydu bu. Hayatımda ilk defa tattığım bu duygudan daha çok istedim, daha çok içimi doldurmasını arzuladım. Karanlık tepeye her yaklaştığımızı anladığımda içimde beliren, kitaplarda ‘’cesaret’’ olarak geçen bu çılgın duygu giderek büyümeye başlıyordu. Durduğumuzda gülümseyen Renksiz fısıldayan bir ses tonuyla artık yola yalnız devam etmem gerektiğini söyledi. Ben ne olduğunu anlayana kadar ikisi çoktan uzaklaşmaya başlamışlardı bile. Ben ve içime yeni ekilen cesaret tohumum en sonunda başbaşa kalmıştık. Ama gelin görün ki; ortada tohumumu yeşertecek, onu besleyecek en ufak bir ışık bile yoktu. Biraz daha yürüdükten sonra mutlak karanlık başlamıştı. Ne önümü ne arkamı hiç bir yeri göremiyordum…Gördüğüm tek şey karanlığın daha koyu tonu ve çok daha koyu tonuydu. Siyahın bu tonuna bir isim bulmuşlar mıdır diye düşündüm. Olsa olsa bu siyahın adı ‘’hiçlik’’ siyahı olabilirdi. Yeniden odaklanmaya çalıştım, nereye gittiğim hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu, korkudan ve içimdeki belirsizlik hissi dışında içimde sadece tek bir şey vardı artık; sebepsiz yere beliren umut.
Bir müddet sonra varmam gereken noktaya vardığımı hissetmiştim. Doğruyu gösteren herhangi bir işaret ya da çevremde ne olduğunu gösteren ufak bir iz parçası bile olmadığı halde. Ben ve dallanıp budaklanmaya başlayan yeni yetme cesaretim doğru yola geldiğimize son derece emindik. En sonunda durdum. Derin bir nefes aldım. El yordamı ile bir şeyler aramam gerektiğini düşündüm, elimi attığım her yerden sadece yokluk çıkıyordu, kocaman kapkaranlık bir yokluk. Saatler sonra burada nasıl öleceğimi hayal etmeye başlayıp, histeri krizine geçirmeme ramak kalmışken; sırtıma bir şey çarptı, çok sert bir şeydi bu. Dokusu kesinlikle metali çağrıştırmıyordu, daha önce hiç dokunmadığım eşsiz bir yapıya sahipti. Ellerimle ne olduğunu anlamaya çalışırken, o umut ışığı bir anda parlayıverdi. Bu bir ağaçtı! Bu adeta bir mucizeydi, evet bu başlangıcın ta kendisi olmalıydı! Yeryüzündeki en son ağaç yok olalı iki asır geçmişti ve ben böylesine kadim bir organik canlının yanındaydım. Mutluluktan ne yapacağımı bilemedim, gövdeye sarıldım, onun doğal kokusunu içime çektim. Hayatımda ilk defa ağaca dokunuyor, bu mucizeye ve Liderimize ağlayarak şükrediyordum. Merakla yaprakları var mı diye düşündüm, derslerde izlediğimiz vizyonlarda ağacın yapraklarını görüp öğrendiğimi hatırladım. Küçük yeşil şeyler yukarıda bir yerde olmalıydı, uzandım, o ince dallarını ve narin yapraklarına dokundum. Nasıl yumuşak, nasılda gerçeklerdi. Merakıma yenik düşerek ağacın tek bir tane yaprak koparmayı başarmıştım.
Eve dönüşüm ise efsane kahramanlık hikayeleriyle kıyaslanacak kadar fazla gösterişle doluydu. Yurttaşlarım sokaklara beni karşılamaya çıkmış, çılgınca el sallıyor ve ağlıyordu. Bana " Kahramanımız" diye seslenenler dahi olmuştu, ben ise bunları önemsememiş, Liderimizin bizzat benim adıma yolladığı elimden hiç bırakmadığım ‘’Minnet’’ mektubuna durmadan bakıyordum. Artık gezegen üzerinde benden daha gururlu ve mutlu birisi daha olamazdı. Yaşayan tüm canlılar en sonunda bulduğum ‘’Hayat Ağacı’’ sayesinde çok istedikleri sonsuz yaşama kavuşmuşlardı. Bende dahil olmak üzere tüm gezegen bu yeni zaferimizin verdiği sarhoşluk hissi içerisindeydik. Atalarımızı sarhoş eden garip kimyasal antik maddeden litrelerce içsek bile bu kadar mutlu olamazdık. Sahi, eski insanlar onu içerek mutluluğu nasıl da umutsuzca aramışlardı, şaşılacak şeydi doğrusu.
Bu mutlu günlerin sonunda, hep hissettiğim ama imkansız gözüyle baktığım kötü şeyler olmaya başlamıştı. Önce bilim insanları dahi ne olup bittiğini anlamadığı bir şekilde başladı her şey. Günlerce yapılan hiç bir araştırma sonuç vermiyordu. Gezegenimizdeki oksijen seviyesi giderek düşmeye başlamıştı. Yaşayan herkes ve her şey, yaşlanma evrelerine giriyor bir kaç gün geçmeden de türlü acılarla dolu ölüm evreleri başlıyordu. Sonunda insanların elde ettiği bu tanrı rolü çok geçmeden gerçek ‘’hayat’’ tarafından geri alınmaya başlamıştı. Dalga dalga yayılan bu lanet sonunda, benim de yakınıma gelmeye başlamıştı. Ellerim buruştuğunu tanık oldum. Korkuyordum, aynaya bakmak bile bana ızdaraptan başka bir şer vermiyordu. Ruhsal bir çöküntüye girmiştim. Artık bütün gün yatağında yatan ve günlük tutan yaşlı bir insan olup çıkmıştım. Kocaman ve gitmeye niyeti olmayan bu umutsuzluk bulutu başımın üzerinde dolaşmaktaydı. Kabullemiyordum, her şeyin nasıl bu hale geleceğini düşünmeye çalışıyordum, ama artık zihnim bile düşünemez, karar veremez bir hale gelmeye başlamıştı.
Dayanılmaz acılar içerisindeydim. En sonunda kadim toplumun neden o yere ‘’Başlangıç’’ dendiğini anlamaya da başlamıştım. Her başlangıcın mutlaka bir bitişi, sonu olurdu, olmalıydı da. Ölümsüzlük tutkusuyla yanan Liderimiz, yurttaşlar ve ben el birliğiyle kendi sonumuzu işte böyle hazırlamıştık. Ütopya bir anda Distopya’ya dönüşmüştü. Artık yazmakta zorlanıyorum. Ölüm kapımın eşiğine geldi ve nefes alamamaya başladım.