Babalarımızın Kıçıkırık Zaferleri
Babalarımızın bize bir zafer borcu yoktu. Ama ölesiye çalıştılar. Mücadele ettiler. Ancak çapları ve hayal güçleri, zafer deyince ne anlamaları gerektiği konusunda yetersiz kaldı. O kadar mücadelenin sonucunda kendi hayatları zarfında gözle görülür hiçbir şeye sahip olamama korkusu canhıraş daha da fazla çalışmalarına, giderek daha fazla taviz vermelerine sebep oldu. Efendimiz rasulullah s.a.v. 25 yaşında evlenmiş, 40 yaşında peygamber olmuş, 61 yaşında kendi doğduğu toprakları fethetmişti. İslam örneğinde bile mücadelenin bir peygamberin hayatına sığmadığını, Mekke’nin fethinin mücadelenin bitişini değil, başlangıcını imlediğini görmediler.
Küresel finansal genişleme vesilesiyle, birdenbire kendilerini içinde buldukları maddi ferahlamayı bereket sandılar. Kapitalizmin bereketi mi olur? Mihmandarlarına, kapısında bekledikleri için bir bahşiş bırakır kapitalizm, sonra ülke ülke kapı kapı dolaşıp istediğini yapar. Gençlikleri zilletle geçen, özsaygılarını koruyabilmek için mahrumiyetlerini öfkeye çevirmek zorunda kalan aciz babalarımız, birdenbire ne isterlerse alabildikleri, ne isterlerse olabildikleri bu bolluğun içinde, mücadelenin sözgelimi bir müslümanın Rolls Royce’a binmesi değil de, namaz vaktinde o rolsroystan inebilmesi, tesettürlü bir hanımefendinin Cumhuriyet Bayramı protokolüne gitmesi değil de, protokollerin kendileriyle alakalı olduğunu unuttular.
Halbuki sormak lazım gelmez mi? Dünya bir imtihansa, sekiz yüz bin kilometrekarelik bu satıhtan ötesi ne için yaratılmış? Ne başarılacaksa yirmi yıla sığacaktıysa, bu binlerce yıl neden var? Hem (haşa) sahabe efendilerimiz (Allah hepsinden razı olsun) neden yirmi yılda, tek bir coğrafyada başaramamış?
Müslümanların zaferi diye yaldızlı paketlere sarılmış dünyalığın, Müslümanların lehine kullanılmamak üzere tasarlanmış yetkilerin, zilletten sonra nefse ne kadar da iyi gelen, ancak hakiki saygının yanında esamesi aslında okunmayacak astlardan görülen saygının peşinde koştururken kendi ahlaki gelişimlerine önem vermediler. Kendilerine miras kalan, detaylarını, handikaplarını, tarihsel niteliğini çok düşünmedikleri, bizzat kendisi de ulus devlet kafasının sonucu olan bir ideolojiyi baştacı ederek koştururken, ideolojinin ahlaki yanları törpülendi, şüphesiz doğru olan kısımları, muğlak olan kısımlarının arkasına geçti, öncelikler karıştı ve dolayısıyla bir pusula olması gereken fikirleri, olsa olsa bir yük oldu, öyle sırta alınınca şeref veren türden de değil, nasıl olur da bir köşeye bırakırsak kimse fark etmez nevinden bir balya.
Geleceğe umutla baktırmayan zafer mi olur? Güya oldu. Dış güçler falan filan diye bütün sorumluluğu başkalarına çoktan postalanmış bir acizliğin, meşguliyetlerin, reklamların, piyasa koşullarının, barınacak yer filan kaygılarının arasına saklanmış bir cibilliyetsizlik asıl mücadelenin çağlar, diller, coğrafyalar üstü olduğunu, bir gün gerçekten zafer kazanıldığında vakanüvislerin yazacağı metinlerde sözgelimi “ihale, yönetmelik, ikramiye” gibi kelimelerin geçmeyeceğini bize unutturdu. Mücadelenin önce başkalarıyla değil, kendimizden başlaması gerektiğini bize her fırsatta dişlerini gösteren üç beş köpeğe korkumuzdan unuttuk. On köpeğin itlafını cihanşümül bir ülkü sandık.
Mücadelenin nesiller arası değil, nesiller üstü olduğunu unuttu babalarımız. Kendilerini yetiştiremedikleri yetmezmiş gibi, bizi de yetiştiremediler. Bir zaferin nasıl olur da bir nesillik süreye sığmayacağını akıl edemediler, çünkü hayal güçleri hem kendilerinden önceki nesilden, hem de bizden daha dardı.
Biz de onlara bakınca sandık ki, İslami mücadele böyle derme çatma, çıtıpıtı, busbulanık, eğreti, köhne, kapalı kapılar ardında çehresi değişen türden. Sandık ki başkalarını işaret eden bir parmak ve cıkcıklamalar. Ne denir ki?
Hepsi yavaş yavaş yaşlanıyor şimdi. Bir kısmı öldü babalarımızın. Bir kısmı yakında ölecek. Ve kazandıklarının bir zafer değil, bir sınıf başkanlığı olduğunu belli belirsiz sezmeye başladılar. Kimler hatırlıyor sınıf başkanlarını? Hayatımızda ne derece büyük ehemmiyeti oldu? O zaman kıskandıysak dahi, şimdi imrendiğimiz bir tarafı kaldı mı? Bir ümmetin tarihinde de üç beş seçim zaferinin ederi işte bu kadar kalacak, sadece kendimizi tanımamızın bir vesilesi olacak bütün bunlar.
Ve biz de babalarımızı böyle tanıyacağız. Durup düşünürlerse aslında üstlenmeleri gereken mücadelenin devasa boyutları insanın dudaklarını uçuklatır. Onlar da durup düşünmediler. Babalarımız gibi hayal güçleri zilletin altında iğdiş edilmiş bir nesil, yeterince koşturursa zaferi kazanacağına emin oldu da, bu zaferin ne menem bir şey olduğunu, neye yarayacağını, kimin cebini dolduracağını düşünmedi. Sorumluluğu sadece koşturmaktan ibaret sandılar ve haliyle, durup onlarla samimiyetle konuşmaya vakit ve enerjileri kalmadığından, kendi evlatlarının kendi koşturmacaları konusunda ne düşündüğüne de bigâne kaldılar. Yavaş yavaş, bu koşturmanın bir ömre sığmayacağını fark ettiklerinde, aldıkları evleri, arabaları, yatları katları miras bırakacakları gibi, bu mücadeleyi de miras bırakacakları evlatlarına yeterince zaman ayırmadıklarını, çok temel kavramlarda dahi onlarla uzlaşamadıklarını fark ettiler. Alabildiğine saçma bir şekilde, buradan çıkardıkları ders, eğer daha fazla koşturmuş olsalardı, bizim kaybolmuş neslimize bir şey emanet etmek zorunda kalmadan uğrunda koşturdukları o “şey”i tamamlayabilecekleri oldu. Pişmanlıkları, bize bıraktıkları bu “zafer”i tamamlayamamaktan ibaretti, çünkü tamamlasalardı…