Kuantum fiziğine göre hiçbir şeye tam olarak dokunamıyoruz.
Kuantum fiziğine göre hiçbir şeye tam olarak dokunamıyoruz. Dokunma hissi sırasında varlıklar arasında gözle görülmez boşluklar oluşuyor. Dokunuşlarımız tam değil. Bir şiir, bir kitap sayısız başka esere ve fikre açılıyor ve asla bir “Zirve anlam”a ulaşmıyor. Anlamlar tam değil. Çok seviyoruz; elde edemediğimizde ya geçiyor, ya soluyor. Elde ettiğimizde ısısını kaybediyor. Sevgilerimiz tam değil. Arzularımız, güdülerimiz var. Hepsi en fazla birkaç orgazma kadar. Sevişmelerimiz tam değil. Bu dünyaya dair bilinmezlikler herkes için söz konusu. Ama her an ölecek gibi yaşamakla, hiç ölmeyecek gibi yaşamak arasında büyük bir varoluş farkı var.
Aubrey Vincent Beardsley (1872-1898)
Incipit Vita Nova: Here begins a new life
Çekici, sevmeğe değer ne varsa böyle yitip gittiğinde, ve ben, bir tin kazazedesi gibi, bitkin, anlatılmazcasına tükenmiş, yoksul, sefilliğimin bilincine vardığımda, gözlerimi yere düşürdüm, kollarım bacaklarım ağır, kalktım, geçmişimin bütün alışkanlıklarını bırakıp uzaklaştım; geceleyin, selam bırakmadan ve kapıyı kapatmadan evini bırakıp giden bir hükümlü gibi.
Yaşamımda, çoğunluk insanların yaşamındaki gibi, bir özel başkalaşım noktası, bir korku, karanlık, yalnızlaşmışlık yeri, bir görülmemiş körelme ve boşluk günü var; bugünün akşamında ise, gökyüzünde yeni yıldızlar, içimizde de yeni gözler doğuyor.
O zamanlar, titreye titreye, gençlik dünyamın yıkıntıları arasında dolaşıp duruyordum, kırık düşünceler, kopuk, dağınık düşler üstünde; neye baksam, un-ufak oluyor, yaşamaz oluyordu. Yanımdan, tanımaktan utanç duyduğum dostlar gelip geçiyor; dün düşündüğüm, sanki yüzyıllıkmışçasına, hiçbir zaman benim olmamışçasına uzaklaşmış, yabancılaşmış düşünceler dönüp bana bakıyordu. Sonra herşey yıkıldı, kaydı gitti, korkunç bir boşluk, bir durgunluk sardı çevremi. Artık bana yakın hiçbirşey yoktu, ne sevgili, ne komşu; yaşamım sarsıcı bir tiksinti gibi kabardı içimde. Sanki her ölçü taşırılmış, her tapınak kirletilmiş, her tat bozulmuş, her yükseklik aşılmıştı. Sanki bütün temizlik pırıltıları karartılmış, bütün güzellik umutları kırılmış, ayaklar altına alınmış. Özleyecek hiçbirşeyim yoktu artık, tapınacak, nefret edecek hiçbirşey. İçimde kutsal, alçalmamış, bağışlatıcı ne kaldıysa, bakışını, sesini yitirmişti. Yaşamımın bütün bekçileri uyuyakalmıştı. Bütün köprüler yıkılmış, bütün uzaklıklar maviliklerinden soyulmuştu.
Çekici, sevmeğe değer ne varsa böyle yitip gittiğinde, ve ben, bir tin kazazedesi gibi, bitkin, anlatılmazcasına tükenmiş, yoksul, sefilliğimin bilincine vardığımda, gözlerimi yere düşürdüm, kollarım bacaklarım ağır, kalktım, geçmişimin bütün alışkanlıklarını bırakıp uzaklaştım; geceleyin, selam bırakmadan ve kapıyı kapatmadan evini bırakıp giden bir hükümlü gibi.
Yalnızlığın dibini gören kim var? Kim yadsıma ülkesini bildiğini söyleyebilir? Bakışlarım kararıyordu uçurumun üstüne eğildiğimde, düşüyorlardı aşağıya, duracak yer bulamadan. Yadsıma ülkesini gezindim durdum, dizim yorgunluktan kırılana dek, ve daha hâlâ önümde uzanıp gidiyordu yol hiç eksilmemiş bengiliğinde.
Bir durgun, hüzünlü gece, avutucu ve rahatlatıcı, kubbelendi üzerimde. Uyku ve düş, sılaya dönmüşü karşılayan dostlar gibi geldiler bana, öldürücü yükü, bir bohçayı alır gibi indirdiler sırtımdan.
Hiç kazazede olup karayı gördüğün, yüzerek sana yaklaşan birini gördüğün oldu mu? Hiç ölümcül hasta olup ilk sağaltıcı, temiz dağ havasını içine çektiğin, yenilenen kanın tatlı kıpırtısını hissettiğin oldu mu? Bu kurtarılan, bu sağalan gibi, beni de bir şükran, huzur, ışık, sağlık dalgası kapladı, o gece, bilinmez varlıkların bana dostça yaklaştıklarını anladığımda.
Gökyüzü, daha önceleri hiç görmediğim bir görünümdeydi. Yıldızların yerleri ve dönüşleri ile iç yaşamım arasında önceden belirlenmiş bir dostluk birliği kuruldu; bengi-olan da, açıkça ve iyilikle, içimden birşeyleri kendi yasalarına bağladı. Çölleşmeğe yüztutmuş yaşamıma, altın toprakların serildiğini; içimde eski yeni herşeyi soylu billurlar gibi düzenleyeceğini, dünyanın bütün şeyleri ile, bütün harikaları ile iyilikli birlikler kurması gerektiğini enfes bir şaşkınlıkla sezinlediğim bir güç ve bir yasanın verildiğini hissediyordum.
Incipit vita nova. Yeni birisi oldum artık, kendi kendime bir mucize gibi geliyorum daha, hem dingin hem etkin, kabul eden ve bahşeden, belki en değerlilerini kendimin bile daha bilmediği değerlerin sahibi.
Çevirenin Notu:
Metin, Hesse’nin 1897-99 yıllarında Tübingen’deyken yazdığı, ilkin Eugen Diederich’in yayımevince (Leipzig, Haziran 1899), yayımcının karısı, Hesse’nin dostu, şair Helene Veigt’un ısrarı üzerine (yayımevinin çizgisine uymadığı halde) yayımlanan Geceyarısının Ardından Bir Saat (Eine Stun- de hinter Mitternacht) adlı 9 parçalık derlemenin 4’üncü parçasıdır.
Kitabın ilk farkına vararak üzerine yazı yazanlardan biri Rilke’dir; ama kitap ilk yılında ancak 53 adet satmıştır. Hesse (kendisi ‘ün’ kazandıktan sonra çabucak tükenen) kitabın yeni bir basımına uzun süre izin vermez; sonradan (1941’de) ancak kısıtlı (1500 nüshalık) bir yeni basımını (Verlag Fretz und Wasmuth, Zürich) yaptırdığı derlemedeki metinleri de «düzyazı şiirler» diye nitelendirerek, bunların kendi «yolu[n]un anlaşılması için önemli» olduklarını, «içeriği ve sorunlarının yaygın okur kitlelerini ilgilendirmediğini, «ama dar dost ve eleştirmenler çevresine yeniden ulaştırılmaları gerektiğini söyler.
Burada aslı ve çevirisi verilen metin 1941 baskısındandır (ss. 67-72).
Parçanın (son paragrafın ilk tümcesi olarak yinelenen) Latince başlığı, «Başlıyor Yeni Yaşam» (ya da «dilegeliyor (konuşmağa başlıyor) yeni yaşam») demektir. Bu, akla hemen (metnin içindeki «bengi», «dönüş», «yük», «sağalma» gibi sözcüklerle birlikte) Nietzsche’yi getirir: Nietzsche’nin Şen Bilim adlı kitabının ilk baskısının (1882) son parçasının (s. 342) adı «Incipit tragoedia»dır: Başlıyor Tragedya. Bu parça da (hemen hiçbir değişiklik görmeksizin) Nietzsche’nin bir sonraki kitabı, Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün en başında yer alan parçadır.
RGB was conceived as a personal response to artificiality in our curated online and social media presences. The series is intended to explore the relationships in today's self obsessed society through youth, growth, and maturation. Chapter 1: Rogue focuses on intimate connections, passion, and the physical touch. It also utilizes the color red as a device to drive the mood and reinforce the intent of the piece.
Creative Direction, Director of Photography, Art Direction, and final edit by Daveion Thompson
Art Direction Assistance and Production Assistance by Jonathan Colin
Voice Over by Félise de Conflans
Featuring Music by Froyo Ma
Starring Dakota Higgins and Katie Hill
I've been drawing ever since I can remember. It has always been something I really enjoyed doing. I have spent so much time drawing silly comics of some characters I'd come up with or drawing fan art of my favourite cartoon characters. I got my first tablet when I was 15, so that's when I started drawing digitally. I never took any art classes. I've been teaching myself almost everything I know about digital software and art. After graduating high school I decided to study graphic design. I thought it had the potential to be fun, and I liked well designed things. Studying graphic design has taught me a lot about many art related things so far, but learning how to paint digitally and developing my current style is something that I did on my own.
What inspires me?
I mainly find my inspiration looking through other people's work on the internet. It's usually Pinterest, where I save interesting artworks from other painters, photographers, animators etc. I also play a lot of video games which are a source of inspiration too.
What mediums do I use?
I'm often asked what medium do I use, as people mistake my art for traditional paintings. I'm a digital artist. I'm using Procreate for all my art. In the past I've used Adobe Photoshop CC and Painttool Sai. I'm drawing on the 12.9 iPad Pro 2020 using the Apple Pencil 2nd Gen. In the past, I’ve also used various Wacom and Huion tablets.
What brushes do I use?
Procreate itself comes with a handful of really cool brushes. Some of my faves include the 6B pencil, HB pencil, Peppermint, Gesinki Ink brush, Shale brush, and the Kunanyi brush.
Other than the default brushes, I really love using True Grit Texture Supply’s brushes and textures. My favourites from them would be the Rusty Nib Inkers and the Beat Tones.
Kayıp Tiyatro Oyun'un kayıp müzikleri, keza sevgi ve saygı ile andığımız Toto Karaca'nın performansı için kelimeler kifayetsizdir. Destur Plak tarafından 2007 yılında Almanya'da beş yüz adet plak olarak basılan albümdür. Kayıtlar eğer 1971 yılında yayınlansaydı bugün Türk Müziği'nde kült olmuş bir albümden bahsediyor olacaktım.
Oyun
Püsküllü Moruk, Ulvi Uraz Tiyatrosu tarafından 1971-1972 arasında Elhamra Sahnesi'nde oynanmış bir oyundur. Püsküllü Moruk, Ben Johnson'ın "Volpone" adlı oyunundan bir uyarlama olmakla beraber, Moliere'in "Cimri" oyunu ile de bir takım paralellikler taşımaktadır.
Özgün metin 1606 yılında yazılmış olup, çeviride Türk kültürel kodlarına tamamen uyarlanmıştır. Bu nedenle oyun 18. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde geçmektedir. Oyunun 1971 yılında yapılmış bu uyarlaması, sadece tiyatro yazarı değil; aynı zamanda önemli bir şair olan Ülkü Tamer tarafından gerçekleştirilmiştir. Öte yandan, oyunun "Osmanlı Pop Müzikali" şeklinde uyarlanması konusundaki fikrin sahibi temelde Ulvi Uraz'dır.
Maalesef, bu oyun bir gişe başarısı getirmedi ve bazı oyunlar gösterilerin ancak 10-15 kişinin karşısında oynanarak gerçekleştirilebilmesi üzerine kısa sürede sahneden çekildi.
Ülkü Tamer, Elhamra Sahnesi'nde oynanan bazı tiyatro oyunlarının uyarlamasını yapmıştı. Ulvi Uraz, tiyatroyu aldıktan sonra Tamer'e "Vorpone" adlı eserini "Osmanlı Pop Müzikali" olarak uyarlama fikrini sundu. Tamer de 1 hafta içinde oyunu hazırladı. Müzikleri yapmak içinse Cem Karaca'ya teklif sundu. (1)
Müzik
Tamer'in teklifinden sonra Cem Karaca, o dönemler beraber çalıştığı Kardaşlar grubu ile 10 saatte hazırladı. Müziklerin iki versiyonu vardı. Birincisi sadece enstrümantal olup, oyuncuların oyunda söylemesi için hazırlanmıştır. İkincisi ise Cem Karaca vokallerine sahiptir. Karaca, oyunculara yol göstermek için değişik oyuncuların kısımlarını tek başına söylemiştir. Kadın vokalleri ise annesi Toto Karaca yapmıştır.
6 şarkıdan oluşan albümün girişi "Uvertür" albüm için en son kaydedilen şarkı oldu. Tüm şarkılar kaydedildikten sonra Ülkü Tamer'in isteği üzerine, kısa sürede Karaca tarafından bestelendi. İkinci şarkı "Altın Sevdası" ıklığ enstrümanın kullanımı ile dikkat çekmektedir. Üçüncü şarkı "Püsküllü Moruk" ise blues tonları ile dikkat çekmekteydi.
"Galata'nın Yosması" şarkısını tamamen Toto Karaca seslendirmektedir. Albüm kaydı zamanı Cem Karaca, annesine vokalini taklit etmesini söylemiş ama Toto Karaca yine de kendi vokalini korumuştur. Şarkının bir mısrasına bas gitarist Seyhan Karabay sesini vermiştir. "Ey Kadı Hazretleri" ise bir Cem & Toto Karaca düetidir. Cem Karaca birçok farklı karaktere sesini vermiştir. "Kapatın Perdeleri" ise albümün kapanışını yapmaktdır ve bitişindeki İspanyol solo ile dikkat çeker. (2)
1971'de kaydedilen albüm uzun yıllar piyasaya sürülmedi. 2007'de Almanya'da bulunan Destur Records tarafından ilk kez piyasaya sürülmüştür. 500 adet basılan plak, koleksiyon niteliğindedir.
Anneler günü: Cem Karaca ve Toto Karaca (Sürgün günleri buluşması, Almanya, 1983)
Cem Karaca - vokal
Toto Karaca - "Galata'nın Yosması", "Ey Kadı Hazretleri", "Kapatın Perdeleri"nde vokal
Eserler
A1 - Uvertür
Ülkü Tamer'e göre Cem Karaca tüm eseri yazdıktan sonra, eserin bir uvertürünün olmadığı fark edilmiştir. Durum anlaşıldıktan sonra Karaca, bir odaya kısa bir süre için kapanmış ve odadan bu uvertürü bestelemiş olarak çıkmıştır.
Dinlemekte olduğunuz eser işte bu coşkun Anadolu Rock uvertürüdür. Nadir bir eserin (ne nadiri muamma, muamma!) içine dalmak için muhteşem bir başlangıç...
A2 - Altın Sevdası
Bu şarkıda groove, Karaca'nın karizmatik vokaliyle genleşmekte ve ıklığın faz pedallı deneysel kullanımı ile patlamaktadır.
A3 - Püsküllü Moruk
Ünol'un fazlı gitarı ve Fehiman'ın tamamlayıcı blues tonları ve kuvvetli bir ritim seksiyonu bu şarkının parlayan mücevherleri...
B1 - Galata'nın Yosması
Anne Karaca, bu parçada solo vokalleri üstlenmiş. Fehiman Uğurdemir'in aktardığına göre ana oğul arasında şarkının nasıl okunması gerektiği konusunda bir tartışma çıkmış. Cem, annesinin kendi vokaline benzer bir biçimde şarkıyı seslendirmesini isterken, Toto Karaca kendine has üslubunu haklı olarak müdafaa etmiştir. "Şu karpuzlardan" şeklinde laf atan ise o dönemde fotoromanlarla birlikte oyunculuk serüvenine yeni başlayan Seyhan Karabay.
B2 - Ey Kadı Hazretleri
İki Karaca'nın teatral vokali bu eserde Kardaşlar'ın Türk blues tınıları ile kaynaşmaktadır. Kolaylıkla fark ediliyor ki, şarkıcılar aslında birden fazla aktörün rollerine ilişkin bölümleri seslendirmiş.
B3 - Kapatın Perdeleri
Deniz Dündar'ın davul atağı ile başlayan eseri, İspanyol gitarın ritmik akışı ve Fehiman'ın blues tavırlı gitarı, mükemmel bir kapanış şarkısı haline getiriyor. Şarkının fade out bölümündeki melodik İspanyol gitar solosu şarkının tadına tat katıyor.
Kardaşlar Ekibi
Ünol Büyükgönenç - saz, elektro gitar, akustik gitar
Seyhan Karabay - ıklığ, bas gitar, "Galata'nın Yosması"nda erkek vokal
Fehiman Uğurdemir - elektro gitar, bas gitar
Deniz Dündar - davul
Kafanda düşünceler olması ya da yıldızlara bakmak da meslektir.
“Merhabalar, ben Nihal. Hayatımın yoğun bir döneminden, her şeyden uzak, kendimle baş başa kaldığım bir döneme geçmek bende daha fazla üretme arzusu uyandırdı. Bu dönemde insanların iç dünyalarındaki huzursuzluklar illüstrasyonlarımdaki birincil ilham kaynağım oldu. Ortaya çıkan depresyon, kaygı, anksiyete gibi ruhsal problemlerin fizyolojimize olan anormal etkilerini kendi bakış açımla çalışmalarıma yansıttım. Fizyolojimizin sınırlarının olmadığı, ruhsal problemlerimizin bedenimize yansıdığı bir dünyadan kareler resmettim. Günlük hayatın ve modern dünyanın dayattığı normal’in karşısında farklılığı her daim içinde taşıyan insanlığın parçalarının bedenlerde zuhur ettiğini yansıtmak amacındayım. Sınırsız evrenin sınırlı insanlarının çelişkileri ortadan kalktığında oluşan gariplik rahatsız edici görünse de bazen de rahatsız olmamız gerektiğini düşünüyorum.”
Nihal Saldırıcı’nın illüstrasyonlarıyla iç dünyalardaki huzursuzluklara bakış:
Andrei Tarkovsky ile “Zerkalo - Ayna” Filmi ve Kadın Üzerine Röportaj
Kadın, aşkın sembolüdür. Aşk, insanın en büyük hazinesidir, kelimenin hem maddi hem de manevi anlamında. Kadın, hayatın anlamını verir.
- Bana öyle geliyor ki, spot ışıklarından rahatsız oluyorsunuz. İnsanlarla temastan kaçınıyorsunuz. Mesela, sadece ara sıra röportaj veriyorsunuz.
Evet, pek sosyal bir insan değilim. Şöhretin sunduğu avantajlardan yararlanan, gazetecilerle temasta bulunmaktan hoşlanan insanlar vardır. Ben bunları sevmiyorum. Şimdiye kadar gazetecilerle yaptığım söyleşilerden sonra yazılmış tek bir makale olmadı ki, beni tatmin etmiş olsun. Mesele bana övgüler düzülmemiş olması değil, yazılanların tartışılan, konuşulan şeyle ilgisinin olmaması. Şöhretim yüzünden birinin ilgisine mahzar olduğumu anlamak benim için bir yük. Beni sinirlendiriyor.
- Sizi sinirlendiren şey ne?
Cevaplaması zor. Biraraya gelip konuşan insanların ortak bir noktaları olmalı diye düşünüyorum, ki sohbet tek taraflı olarak kalmasın. Oysa hemen her gazeteci sorusunu yönelttiğinde cevaplarla değil, notlarıyla ilgileniyor. Sohbet onu etkilemiyor, yalnızca işi için anlamlı. Aynı şekilde bir sohbet arkadaşı olarak sinema seyircisi de beni sinirlendiriyor, benim hakkımdaki merakımdan ötürü. Kısacası bu tür sohbetler samimi değil, bu da beni küplere bindiriyor. İnsanlar sosyalleşiyorlar, ama karşılıklı, samimi bir ilgi yok; dolaylı bir yolla karşılaşıyorlar.
- Siz samimi bir temas mı istiyorsunuz?
Bana öyle geliyor ki herkes biraz bunu istiyor. Yaptığımız bir çok şeyde büyük bir samimiyetsizlik var, özellikle insan içine çıktığımızda yaptığımız şeylerde, bir sürü saçmalık, boşluk. Şahsen söylemeyi önemli bulduğum bir şey yoksa, bu tür sohbetlere bir anlam veremiyorum. Film yaptığım için de her şeyi eserlerimle söylemeye çalışıyorum.
- Sohbetimizin temelinin bir hayli olumsuz olduğunu mu söylemeye çalışıyorsunuz bana?
Hep böyle olmuştur. Bu konuda yapacak bir şey yok. Hem ne demek öyle olumsuz bir temel? Bir temelimiz yok. Sizin benimle söyleşi yapma dileğiniz, benim de bütün gücümle size direnme dileğim var yalnızca.
- Bunu kuvvetle hissedebiliyorum.
Bakalım sohbetimiz nasıl devam edecek. “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor,” diyen Goethe’ydi yanılmıyorsam.
- Sayın Tarkovski, eğer hiçbir ortak yanımız olmadığınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Size geldim, çünkü filmlerinizden ötürü kendimi size yakın hissettim. Bu söyleşi benim açımdan sizinle konuşabilmenin bahanesi yalnızca.
İşte bunu bana kanıtlamanız gerekecek.
- Umarım kanıtlayabilirim. Londra’ya sizin için geldim. Buradan bir makale çıkacak olması yalnızca tali bir sonuç, bu sohbetin peşi sıra gelen bir şey.
Anlıyorum, her şeyi birbirine bağlamak istiyorsunuz.
- Her şeyden önce şu var: Sizi görmek benim dileğimdi, isteğimdi. Sonra bunu yapabilmek için bütün o engellerle karşı karşıya kaldım.
Ve maalesef hepsini aştınız. Diğer bütün gazeteciler gibi sizin de bu engellerle tökezleyeceğinizi ummuştum, ama buradasınız.
- Dinleyin, filmleriniz beni derinden etkiledi; şeylere bakışınız çok tanıdık, bir kadın olarak kendimi o filmlerde görememem dışında. Kadınlar filmlerinizde kesinlikle geleneksel bir rol oynuyorlar. Erkek dünyası egemen, daha doğrusu yalnızca erkek dünyası var. Erkeklerin bakış açısından kadın gizemli. Sevgi dolu; erkeği seviyor, bütün varoluşu erkekle olan ilşkisi etrafında dönüyor. Kadının kendine ait bir hayatı yok.
Buna pek kafa yormadım; demek istediğim, kadının için dünyasını hiç düşünmedim. Kadının kendine ait bir dünyası olduğunu inkar etmek zor olur, ama bana öyle geliyor ki bu dünya kadının ilgili olduğu erkeğin dünyasına kuvvetle bağlı. Bu bakış açısına göre, tek başına kadın anormalliktir.
- Peki tek başına bir adam, bu normal midir?
Tek başına olmayan bir adama göre daha normaldir. İşte bu yüzden kadın filmlerimde ya hiç yok ya da erkeğin gücü üzerinden yaratılıyor. Kadın yalnızca iki filmimde var, Ayna ile Solaris’te. O filmlerde de erkeğe bağlı olduğu belirgin. Kadının böyle bir rolü olduğuna itiraz mı ediyorsunuz?
- Söylediğiniz şeyi nasıl kabul edebilirim ki? Ben, kendi adıma, kendimi o rolde göremiyorum.
Birlikte yaşadığınız erkeğin dünyasının, sizin dünyanıza bağlı olması gerektiği sonucuna mı vardınız peki?
- Hayır, öyle de değil. Ben kendi dünyamı korurum, o kendi dünyasını korur.
Bu imkânsız. Siz kendi dünyanızı, o kendi dünyasını korursa ortak hiçbir şeyiniz olmaz. İç dünyanın ortak bir dünya haline gelmesi gerekir. Gelmezse eğer, ilişkinin bir geleceği olmaz, umutsuzdur, uyumsuzdur, ölmeye mâhkumdur. Bir kadının eş değiştirmesini tuhaf bulmaya meyilliyim. Mesele kaç eşi olduğu değil, ben ilkeyi düşünüyorum. Mesele şu ki, kadın bu evlilikleri bir hastalık gibi yaşar. Yani önce bir hastalığa düşer, sonra bir başka hastalığa, sonra bir başkasına, vs. Aşk öyle bütün bir duygudur ki, aldığı biçim ne olursa olsun tekrarlanamaz; bütünlüğü yüzünden tekrarlanamaz. Kadın bu duyguyu tekrarlayabilirse ona tümüyle anlamsız gelir. Bu kadın şanssız olmuş olabilir ya da kendi dünyasını korumaya çalışmış, kendi dünyasını daha önemli bulmuş, yabancı bir dünya içinde erimekten korkmuş olabilir. Bu durumda da ciddiye alınmayı bekleyemez ki. Anlıyor musunuz?
- Daha önce kendine ait bir dünyası olan bir kadınla tanışmadınız mı hiç?
Böyle bir kadınla ilşki kuramam ki.
- Doğru anladıysam eğer, siz bir kadında erimezsiniz, öyle mi?
Hayır, erimem. Buna ihtiyacım yok. Ben bir erkeğim.
- Ama sizin içinizde eriyen bir kadına ihtiyacınız var?
Doğal olarak. Kadın kendini korumaya çalışırsa, ilişki soğuk olur.
- Ama bu sevgi içinde siz kendinizi koruyorsunuz.
Ben erkeğim. Benim farklı bir doğam var.
- Kadın doğasını bildiğiniz gibi bir izlenime mi sahipsiniz?
Sizin gibi, benim de kadın doğası hakkında bir fikrim var.
- Ama ben kendimi içerden, bir kadın olarak tanıyorum, çünkü bir kadınım.
İnsanlar kendilerine toz kondurmazlar. Kendi dünyasını korumak isteyen bir kadın beni şaşırtıyor. Bana öyle geliyor ki kadının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü buradadır. Böyle bir kadının önünde saygı ile eğilirim. Böyle vakalar biliyorum.
- Dünyada böyle vakaların kıtlığı çekilmiyor pek.
Evet, büyük kadınlar. Kendi dünyasında ısrar edip de, büyüklüğünü kanıtlamış bir tek kadın bilmiyorum. Birini söyleyin.
- Karşınızda dilim tutuldu. Yani kadın yalnızca erkeğe duyduğu aşka var olma hakkına sahip, öyle mi?
Ben öyle mi dedim? Kadın-erkek ilişkisi üzerine konuştuk yalnızca. Lafım ağzıma tıkılmadan bir şey ifade etmem de pek mümkün olmadı.
- Epey bir şey söylediniz, gayet iyi biliyorsunuz.
Ben sadece, erkek ya da kadın, bir insanın, sevdiğinde kendine ait kapalı bir dünyası olmasının imkânsız olduğunu, bu dünyanın ötekinin dünyası ile karışıp tümüyle farklı bir şeye dönüştüğünü söyledim. Kadını bu ilişkiden azat ederseniz, ilişkiyi bozarsınız. Kadın ayağa kalkamaz, şöyle bir silkinip beş dakika sonra yeni bir hayata başlayamaz. Kadının iç dünyası tümüyle erkeğe karşı beslediği duygulara dayanır. Benim fikrime göre, kadın kesinlikle, mutlaka bu duygulara dayanmalıdır. Kadın, aşkın sembolüdür. Aşk, insanın en büyük hazinesidir, kelimenin hem maddi hem de manevi anlamında. Kadın, hayatın anlamını verir. Mesih’i doğuran bâkire olarak Bâkire Meryem’in bir sevgi sembolü olması tesadüf değildir. Kadınlara bu konudan bahsettiğimde, onur duygusundan laf açılıyor hep, görünüşe bakılırsa bu onur duygusundan yoksun bırakılmak istendiklerinden bahsediyorlar. Benim bakış açıma göre bu kadınlar yalnızca bir erkek-kadın ilişkisinde, erkeğe tamamen kendilerini adamakla onur bulacaklarını anlamıyorlar. Kadın gerçekten severse çetele tutmaz, sizin sorduğunuz gibi sorular sormaz. Sizin neden bahsettiğinizi bile anlamaz.
- Neden bir başkasının, özellikle de bir kadının bütün sevgisini istiyorsunuz, merak ediyorum. Neden kendinizi aşka adayıp yapması gereken her neyse yapmayı kadına bırakamıyorsunuz?
Bu da mümkün olabilir tabii. Ben kimseden belli bir davranış göstermesini istemiyorum. Ben yalnızca kadının, bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum.
- Kadının bir kişilik olarak var olmayı bırakıp da yalnızca sizin üzerinizden yaşamasından ne bekliyorsunuz? Bu size neyi getiriyor?
Onun iç dünyasını anlayabilir ve kendi dünyamı ona açabilirim. Kadın kendi dünyasında kalırsa birbirimizi hiç tanıyamayız.
- Kadının sizin bahsettiğiniz gibi erkeğe kendini tümden adaması, kadın adına büyük tehlike taşıyor. Kadın, erkek üzerinden yaşamayı tercih ederse, eli boş kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu eski, çok eski bir hikaye. Çok iyi bildiğim bir hikaye. Ben de aşk içinde eriyip gitmeye zaman zaman epeyce meyilli olurum.
Şükürler olsun. Bununla gurur duyun. ‘Eriyip gitmeyi’ kadından beklediğimi de düşünmeyin. Maalesef ben kendim, bu aşk duygusunu nadiren yaşıyorum. Çok nadir oluyor, olduğunda da insan, kadın ya da erkek o kişiyi kıskanabilir ancak. Bundan bahsetmem, birinin kendisini adamasını beklediğim anlamına gelmiyor. Böyle şeyler istemek imkansızdır. Aşk kaba kuvvetle yürütülemez. Bu yüzden de benim bakış açımın kimseye bir zararı yok.
- Aşk ya olur ya olmaz, öyle mi?
Evet, ya olur ya olmaz. Olmazsa hiçbir şey olmaz ve insan yavaş yavaş ölür. Bu benim fikrim. Doğal olarak tarafların kendilerinin sorumlu olduğu, birbirlerinden daha da bağımsızlaştığı, bunun da birbirlerinden daha bir soğumaları, daha bir bencil olmaları anlamına geldiği ilişkiler de var. Belki böylesi daha kolaydır. Bu tür ilişkiler elbette o kadar tehlikeli değil, daha rahat. Ve feminizm düzeyinde bir yerde hareket ediyorlar. Bana göre feminizmin anlamı yalnızca kadınların sosyal haklarını garanti altına almak değil. Gerçi bugün kadının sosyal durumu, eskiden olduğu kadar ağır değil, birkaç yıl içinde de denge sağlanacak. Tuhaf, çok tuhaf, bundan bahseden kadınlar erkeklerle benzerlikleri üzerinden duruyor, kadın olarak emsalsizliklerini anlamıyorlar. Bu beni hep hayrete düşürmüştür, çünkü kadının iç dünyası erkeğinkinden esasen çok farklıdır. Kadının, özel olması yüzünden erkekten bağımsız var olmayacağına inanıyorum. Erkekten bağımsız varolursa, doğal, organik değildir artık. Toplum içinde kesinlikle bir yer edinebilir; bir erkeğin işini yapabilir, ama bu onu kadın yapar mı? Hayır, asla. Bazı kadınlar bir erkeğin işini yaparak eşit olabileceklerini düşünüyorlar. Oysa kadının erkekle aynı hakları istemeye ihtiyacı yoktur. Kadın tümüyle erkekten farklıdır. Kadının bir emsalsizliği vardır, onda önemli bir şey, erkekte olmayan temel bir şey vardır. Kadınlar eşit haklar istiyorlar. Ne demek istediklerini anlıyorum; artık kendilerini feda etmek istemiyorlar. Her zaman bastırılmış olduklarını anladılar ve eşit haklara sahip olarak kendilerini özgürleştirebileceklerine inanıyorlar. Kadın ya da erkek herkesin, doğal olarak özgür olmak isterse özgür olduğunu anlamıyorlar. Hepimiz özgür insanlarız, ama özgür ülkede yaşıyor olabileceğimiz için değil. O önemli bir sebep değil. Antik Roma’nın duvarcısı, özgür bir insanın içinde olabilir. İnsan temelde özgürdür. Özgür değilse, bu onun, yalnızca onun hatasıdır. Nihayet sadede gelebildik. Kadınların dünya olaylarından büyük ölçüde dışlanmış olmaları gerçeğini inkar etmiyorum. Kuşkusuz bu bir haksızlık. Ama kamusal hayata tamamen entegre olursa kadına neler olacağını bilemiyorum henüz. Buna karşı olmadığımı, bunu desteklediğimi vurgulamak isterim, ama kendini orada bulamayacağı yönünde bir izlenimim var. Tatmin olmayacak.
- Size katılıyorum. Erkek egemen değerler hakim olduğu sürece, bu dünya bir kadın için zor olacak, kariyerinde erkek değerleriyle yarışmak zorunda olduğu sürece.
Yanılıyorsunuz. Bence parlak kariyeri olan bir kadın kadar sevimsiz bir şey olamaz. Erkek haklarım için korktuğumdan değil, bunu gayri tabii bir şey olarak gördüğüm için. Görmezden gelmesi gereken bir yolu tutan bir kadın modeli bu. Yalnızca erkeğe karşı beslediği yanıltıcı, rekabetçi bir duygu böyle yapmasına sebep oluyor. Peki, neden oluyor bu? Kadın, erkek gibi mi olmak istiyor? Erkeğe, onunkine benzer becerilere sahip olduğunu mu göstermek istiyor? Bir kadının bir erkeğin işini yapabileceğine hiç kuşkum yok. Burada, İngiltere’de bir kadın, mücadelelerle dolu bir yoldan geçerek, büyük bir siyasal kariyere sahip oldu. Bir kadının bir erkeğin işini yapabilmesi özel bir şey değil. Elbette ki yapabilir. Ama bu bir şey kanıtlamıyor.
- İnsan M. Thatcher’ı anlayabiliyor. Bir kadının erkek alanında erkek değerlerini benimsemesi şaşırtıcı bir durum değil. Yapabileceği başka bir şey yok. Başka bir seçeneği yok. Sizin ifadenizde beni rahatsız eden şey, kadının gerçek doğası diye bir şey varsaymanız. Kadınlar asırlardır erkek egemen bir dünyada yaşadıklarından, kadın doğasının ne olduğunun, kadınların kadın değerleriyle nasıl bir dünya yaratabileceklerini kestirmek zor.
Afedersiniz, sizin adınız ne?
- İrena.
Dinleyin beni, İrena, siz kadın doğanızdan memnun olmadığınızı söylüyorsunuz.
- Hayır, beni yanlış anladınız.
Ama hep var olmuş olan, yaratılmış olandan daha farklı bir kadın-erkek ilişkisi olamaz. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli, ister beğenin, ister beğenmeyin. Belki başka bir gezegende tek ya da beş cinsiyetli bir dünya vardır, hayatın devamını sağlamak için bu tür bir gruplaşma gerekiyordur. Belki orada fiziksel ve manevi aşk için beş cinsiyet gereklidir. Ama yaşadığımız dünyada iki cinsiyet gerekli. Bir sebepten bunu hep unutuyoruz. Haklardan, koşullardan, bağımlılıktan bahsediyoruz. Bir kadının kadın olduğu, bir erkeğin erkek olduğu gerçeğinden hiç bahsetmiyoruz. Tek itirazınız bunu sevmediğiniz olabilir.
- Bence kadınlık bir başka kişiye bağımlı olmakta yatmıyor, bu yüzden de filmlerinizdeki kadın kahramanlarda kendimi bulamıyorum. Bütün o kadınlar erkek gezegeninin etrafında dönen uydular, bir iç dinamizme sahip olmaları bir nebze olsun mümkün değil.
Tuhaf. Moskova’da kadınlardan birçok mektup almıştım, Ayna adlı filmimde, kimsenin erişemeyeğini, kimsenin göremeyeceğini düşündükleri dünyalarını açıp oraya sızmayı başardığımı söylüyorlardı. Belki sizin farklı bir kişilik yapınız var. Belki kendinizden talepleriniz farklı. Belli ki, Ayna’daki anne gibi değilsiniz. Ayna annem hakkındadır. Kurgu değildir, gerçeğe dayanmaktadır. İçinde kurgusal bir tek bölüm bile yoktur. Belki haklısınız, belki de kendinizi orada göremiyorsunuz.
- Temel insanlık durumu ve sizin buna yaklaşımınız, özellikle Stalker ve Solaris’te beni çok etkiledi. İşte bu yüzden buradayım. Solaris’te aşkı resmetme biçiminiz muhteşemdi, incelikliydi. Ama aşk Hari’nin tek gücü ve aynı zamanda onun Aşil topuğu. Sadece aşkı var.
Yani, siz bir Aşil toğuğu istemiyorsunuz. İncitilmez olmak istiyorsunuz. Kadınlar erkeği hiçbir zaman erkekçe fethedemezler. Kadın bütün sevgisini ortaya koymazsa, erkek-kadın ilişkileri farklı olur.
- Evet, farklı olur; farklı olması gerekir. Asırlardır başkaları için yaşamaya yönlendirilmiş, asla kendisi için yaşamamış, başkaları için her zaman kullanıldıktan sonra atılabilir bir kadın olduğunuzu düşünün bir. O yükü hissedebiliyor musunuz?
Bunun bir erkek açısından daha mı kolay olduğunu düşünüyorsunuz?
- Değil tabii. İşlerin şimdiki hali, her iki taraf için de zor.
Erkek olmak, kadın olmak kadar zor. Bahsettiğiniz ısdırabın kaynağında başka bir şey var aslında. İnsanın manevi düzeyinin çok düşük olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bugün yatıp uyduğumuzda, ertesi gün kalkamayabileceğimizi biliyoruz. Çılgının biri düğmeye basarsa eğer, bu gezegen üzerinde hayatı silmek için üç bomba yeterli olacaktır. Bunun bilincinde olmadığımız söylenmez, ama sürekli unutuyoruz. Manevi ilgilerimiz o derece maddiyatın kölesi olmuş ki, asla gündeme gelmemesi gereken meselelerle uğraşmamız gerekiyor. Toplumsal sorunların gelişmesi, bizim çılgın maneviyat karşıtlığımızın bir sonucu. Manen ergin bir kadın, erkekle ilişkisinde köleleştirildiğini ya da aşağılandığınız hiç düşünmeyecektir. Manen ergin bir adam da bir kadından bir şey istediğini hiç düşünmeyecektir. Yalnızca siz, argümanınızın gücüyle beni bu tür cevaplara getirdiniz. Bu tür meselelerden konuşmak bize yabancı olmalı. Bunlar hakkında konuşuyor olmamız bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyor. Sorun doğal bir şey olmalı. Fakat kazanılmış ya da kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri. Hayret verici kadınlar, manen hayret verici kadınlar tanıdım. Bu kadınlar kendilerini bu tür sorunlarla sıkmıyorlar, ama öyle bir iç zenginlik, manevi büyüklük, öyle bir moral gücü gösteriyorlar ki, erkeklerin dizlerine kapanması, bundan utanç değil, onur duyması gerekir. Bakın, işte asıl mesele burada. İlişkilerimizi açıklamaya başladığımızda, çoktan kötü yola girmiş oluyoruz. Buna özlem duymak hoşnutsuzluğumuzun bir belirtisi, adalet arayışı değil. Hoşnutsuzluk ve adalet arayışı da iki farklı kategori, gördüğüm kadarı ile kadınlar bugün korkunç durumdalar. Gerçekten seven bir kadın böyle sorular sormaz. Bunlarla ilgilenmez.
- Dünyaya egemen olan erkek değerlerinden bahsediyoruz. Kadın değerlerinin güçlü bir etkisinin olduğu bir toplumda işler böyle kıyametvari bir tehdide varmayabilirdi. Bugün bir kadının Kıyamet’i bilip de, kendini bundan sorumlu ve bununla yakından ilgili hissetmeyip onun yerine kendini tam bir aşk içinde tek bir adam için, hâlâ aşkıyla sımsıcak olan bu adamın gezegeni mahvedeceği düşüncesiyle feda edebileceğini nasıl oluyor da tasavvur edebiliyorsunuz?
Şok edici, şok edici. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama hayretten ağzım açık kaldı, İrena, bir erkeğin aynı hislerle, aynı kaygılarla dertlenmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu gezegene erkeğin hükmettiğine inanıyorsanız, yanılıyorsunuz.
- Kim hükmediyor peki?
O.
- Nerede O?
(Yukarıyı işaret eder.) Anlıyor musun? Olayları tartışıyoruz, sebepleri değil. En önemli şeyden bahsediyoruz. İnsan, varoluşunun sebebini bilmeden yaşıyorsa, bu dünyaya hangi sebepten geldiğini, neden bir süre yaşamak zorunda olduğunu bilmeden yaşıyorsa, o zaman dünyanın bugün içinde olduğu hale gelmesi gerekirdi. Aydınlanmadan bu yana, insan, görmezden gelmesi gereken şeylerle uğraşıyor. Maddi şeylere doğru dönmeye başladı. Bilgi açlığı insanı ele geçirdi. Kadınlar erkekler kadar bilgiye aç değildir. Şükürler olsun.
- Kadınların başka tür algılara duyarlılığı olabilir.
Evet, kesinlikle. Demek bunu anlamışsınız. Peki sonra ne oldu? İnsan körmüş gibi kendi kendisinin etrafında dönmeye başladı. Elleri dışında dünyayı algılamasına yarayacak bir organı kalmamıştı. Bu dünyaya dair o kadar çok şey algıladık ki, bunun mutluluk ve uyuma varmak için yeterli olacağı düşünülebilir. Ama hayır, tam tersine, ‘dünya hakkında ne kadar çok şey bilirsek’, aslında atalarımızdan o kadar daha az biliyoruz, açıklığı daha fazla yakalamış uzmanlar bunu görüyorlar. Karıştırma kabiliyetimiz var. Körsünüz diyelim, soğuk bir radyatöre dokunduğunuzda, etrafınızdaki dünyanın da soğuk olduğunu düşünürsünüz, kaloriferler yanıyorsa da tam tersini, etrafınızdaki dünyanın sıcak olduğunu. Orası önemli değil, ama bu anlayışın gerçek dünyayla bir ilgisi yoktur; yalnızca dokunma duyusunu ifade eder. Dünyayı algılamamızın kaloriferlerin yanıyor olup olmamasına bağlı olması zavalıca. Dünya hakkında çok şey bildiğimize karar verdik. Oysa hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kısmına dair belli belirsiz bir kavrayışa sahibiz, ama o da bize genel tabloyu vermiyor, çünkü dünya sonsuz. Bence insanın varoluşunun pathosu, anlamakta yatmıyor; o insanın entelektüel bir görevi, ama asıl işi değil. İnsanın sorunu, hayatın anlamının bilgisine sahip olarak yaşamak. Dünyayı pragmatik, kâra dönük, avantaj arayan taraftan algılamamız ne kadar ilginç. Durmadan protez üretiyoruz. Bütün teknolojiler buna dayanıyor. Uçakları icat ettik, çünkü at sırtında gitmekten yorulduk. Hayatlarımızı daha hızlı hareket ederek zenginleştirmeyi düşünüyoruz. Bu, çıplak gözle bile görülebilen temel bir hata. Bilimci amacının keşif yapmak olduğuna inanıyor. Bu hakikatle ilgili pragmatik bir yaklaşım. Sanatçı sanat eseri üretmek için yaşıyor. Herkesin hayatındaki amacı yakalayıp onu yaşaması gerekirken, herkes belli görevlerle yaşıyor, herkes eşitsizliği hissediyor, herkes öbürünü kıskanıyor. Bu zeminde herkes haklı ve eşit haklara sahip; sanatçılar, işçiler, rahipler, çiftçiler, çocuklar, köpekler, erkekler ve kadınlar. Hayatın bu anlamı içimizde gizli kalırsa tökezlemeye başlarız ve hayatın anlamını anlamış olsak ortaya çıkmayacak sorunlar icat ederiz. Bu benim bakışım. En baştan alacak olursak, her şey yerinde kalır. Uygarlığımızın krizi bir orantısızlıktan kaynaklanmıştır. İki kavram arasında uyumsuzluk var; maddi gelişme kavramıyla manevi gelişme kavramı arasında.
- Bu Platon’la başlamıştı.
Hayır, çok daha önce. İnsan kendini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya başladığında başladı. Toplumumuz bu kırık fay üzerine gelişti. İnsanlar sevgiyle, dostlukla, manevi bir temas ihtiyacı ile değil, yarar sağlama itkisiyle birbirleri ile ilişki kuruyorlar. Ayakta kalmak için, doğal olarak. Ama ben insan her durumda ayakta kalabilirdi diye düşünüyorum, çünkü insan, hayvan değil. İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı ve hayret verici şeyler yarattığı örnekler biliyoruz. Örneğin Sanskrit dilinde belgelenmiş o Doğu kültürleri, maddi dünya ile manevi dünya arasında bir denge kurmayı başarabilmişlerdir. Hâlâ bu kültürlerin izlerini taşıyoruz, bize uygarlığın bir zamanlar farklı, gerçeğe daha yakın bir yol aldığını anlatıyorlar. Bu uygarlıkların neden silinip gittiği sorulabilir. Öyle görünüyor ki başka kültürler onlara paralel gelişti, birbirlerine karşı birtakım düşmanca duygular beslemeye başladılar ve bu uygarlıklar kendi kavramlarını geliştirme imkanı bulamadılar. Yine de bunun tam sebepleri bilinmiyor. Her halukarda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla geldiğini, kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egotizmde yatan kötülüğü yenmek için geldiğini anlaması lazım. Egotizm, insanın kendi kendisini sevmesinin, sevgi kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir semptomudur. Her şeyin deforma olmasınn kaynağı budur. Bilimimizin budalalığı, hataları ve yıkıcı sonuçları, kadınların doğru zamanlarda iktidarı almamalarının değil, insanın manen yüksek seviyeye çıkamamış olmasının sonucudur. İnsanlık manevi değerler doğrultusunda ilerleseydi, bir enerji kaynağı değil manevi bir kaynak arayışına girseydi, o zaman bu konuştuğumuz hiçbir şey gündemimizde olmayacaktı. O zaman insan manevi bir sürecin denetiminde uyum içinde gelişecekti. Manevi sürecin entelektüel süreç gibi böyle bir tek taraflılık yaratabileceğini sanmıyorum. Maneviyat, uyum kavramını içerir zaten. Ne kadar haklı olursanız olsun, başka her şey ikincil önemdedir. Filmlerimde kendinizi göremiyorsanız bu benim yanlış olduğumu kanıtlamaz. Ben resmetmek istediğim kadınlar hakkındaki gerçeği söyledim. Siz beğenmeyebilirsiniz. Yoksa kadınları toplumsal gerçekçi bir anlamda mı resmetmemi izterdiniz?
- Bana karşı önyargılısınız.
Yo, yanılıyorsunuz, siz benim hakkımda önyargılısınız. Bence birlikte yaşadığınız erkeğe ‘neden bu kadar aptalsın?’ diye sormalısınız. Sorunun böyle sorulması gerekir.
Şiirsel Sinema, Andrey Tarkovski
Derleyen: John Gianvito
Agora Kitaplığı, S.135-140
Söyleşiyi yapan: Irena Brenza, 1984
…La flor significa y simboliza, igual que el paisaje, igual que el agua…
Rosa Olivares
…Suele buscar y recoger flores humildes y las transforma en sí misma vertiéndose en ellas, transmitiéndoles poesía, música y sueños, viviendo con cada una de ellas en su obra, en perfecta armonía, la extraordinaria aventura de vivir…
Luis Revenga
Kendimi iliklerime kadar tüketecek tutkuya fazlasıyla sahibim.
Kadınların ne için yaratıldığını, neden bu kadar yavaş anlıyorum ki ben? Beni dürtükleyip nisanda açan lale soğanları gibi tomurcuklanıyorlar içimde.
Sylvia Plath – Günlükler (Kasım 1955 – Nisan 1956)
28 Ocak
Senin için savaşırım, çalarım, yalan söylerim demek kolay olurdu; kendimi iliklerime kadar tüketecek tutkuya fazlasıyla sahibim ve erkekler için savaşmak bir sebepten, kadınlar erkekler uğruna savaşır. Kriz anında şöyle demek kolay: Ayağa kalkıp senin yanında olacağım. Ama saçma idealizmim ve mükemmeliyetçiliğimle, yapacağım şey de benim için en zoru: İnanıyorum ki seninle oturup seni doyurur ve melek olduğumuz, melekler büyüttüğümüz (ki cennetteki melekler bunu asla yapamazlar) ve ikimiz birlikte dünya kendini ve kendi ışığını sevdirdiğimiz o harikulade, nadir anları masalarla dolu diyarlarda, sandalye ve lahana krallıklarında seninle birlikte beklerdim. Öylece oturur, okur, yazar ve dişlerimi fırçalardım, bilirdim ki, içinde bir yerlerde ateşi, kılıcı ve çarpıcı gücüyle bir meleğin, benim türümde bir meleğin tohumları var.
Kadınların ne için yaratıldığını, neden bu kadar yavaş anlıyorum ki ben? Beni dürtükleyip nisanda açan lale soğanları gibi tomurcuklanıyorlar içimde.
mis’al, bir dağ yamacında akıp giden yaşamın farkında (olmadan?), kendi yolunda yürüyen bir insandan mutlusu var mıdır? diyorsunuz, bir ermiş’ten kelimeler geliyor aklıma; benim için ilginç olan gözlerimi yalnız sana baktıkları zaman görmektir. ya da şairler mısra çalar’sana, biz ev’ve(la) 7 kapılı geceye hazırlanırken ve sen bakarken şimdi yakından gözlerimin merkezi kahve (le)keleri, ner’gi’zemi kokar hala elinin değdiği şehir, ler ve lar, daha “bir” seviyorum şimdi sokakların hayat ağrısı gemileri’ni diye inleyen şövalyelerle dolu hepsi.
dün şöyle bir hayal kurdum değil, hayat bu:
Uzanıyoruz ve film seyrediyoruz, uykuyla uyanıklık arası o yerde, yer de’niz kokusuyla ele’le, ruhumun çözülmüş tanrısal bil!(me)celeri, arada dalıyoruz, düşlerim var benim kabuslarımız, re ve e ve me anlamlı bana, sana? araf’ın sisi hava’sız(lığ)ın kirliliği – idi, hey gidi, gitti! arada bi’(li) şeyler tadıp yiyip içip sigaralar tüttürüyoruz, nasıl bir keyif! ehli? ki bazen neşeli bazen ciddi, kim sorsa odaları yetti.
sonra birden “bu” geliyor, başkasının çağrısı değil, can kokusu:
Belki bir başkasının dünyasında kaybolmaya, belki kırk yıllık hatıraları saymaya, kal(k)sak mı? Mesela evrenin sonuna kadar uzanabiliriz oralarda, yine de batı uzak, doğu yakın, kuzeyi bilirim ben, güney ses’in’ten’za, manlar yön verir harflere yine yeni ama son yolculuklar, der zamane keşişleri, azaldıkça çoğalmak camda yansımasını görmek isteyenler için sanırım, örtündükçe soyunuyor dünyalar ve tüm sokakların beyaz kedileri, 3 göğe tapan boyalı kuşları ve afrika itleri ilgili izliyorlar şeyleri.
işte o an “dahil” değil, sonsuza akar aslında bu an(sıma):
Bir adam bir kadını, bir adamı bir kadın bekler olmuş, kalkıyoruz ve gidiyoruz, dizlerimizde yaralar aydınlığında kısa bir yürüyüş süresinde, gayet net gayret sade’ce, arada gülüşler, sohbetler, mevzular ve sonra, 7. kapıdan içeri adımını attığın an’da, nereden nereye, hafifçe bakıp bir görüntü daha yakalamak, ayışığında ipiltili kadınlar ve ala çalan kuşlar, gün’şeli adamlar ve gri sokak köpekleri, hep soruyorlar, inat için! kaç kişi olmuşuz altında? şemsiyemizi açmadan daha üzerimize yağan yağmurlarda.
misal değil bu, masal:
Hiç tanımadığım bir yoldan hep bildiğim bir yöne hızla giden bir arabanın içinde, dün aklım düştü yine siz’e, gülümsediğimizde yazılanlar dışında ve anlatılanlar içinde, masallar hemen unutulmaz çünkü, yazılamayacaklar anlatılamayacaklar olduğunu bilsek bile, kuleler sırça, gece tüm kovuklar terk edilmiş, melekler ayrı düşmüş gece’ligine, biri ay altında ağlamaklı diğerini üşütüyor, rüzgar vuruyor denizden deniz’den her ikisine de.
*ben bir votka alayım, siz bel(li )ki bir bira ama kadife?
Omurga kemiklerimin üzerine binmiş bir sistem var. Omurga kemiklerimden kendine merdiven yapmış, beynimden vajinama kadar inip çıkarak ayakları altında hislerimi ve hücrelerimi ezen bir sistem var. Adına izmli bir şeyler diyorlar işte. Kapitalizm ve ya sosyalizm belki de komünizm, liberalizm ve bilmem başka hangi bok! Benim tek bir izmim var; o da “delizm”
Tutkuları en uçlarda yaşatıp, yansıtmaktan korkmayan bir sistemdir bu. Empatinin nirvanasını yaşadığın bir sistem. Acının bu kadar haz verdiği başka bir sistem daha yoktur. Ağlamak o kadar da kötü değildir delizmde ve psikologların söylediği bütün o boklar normalliktir. Manik depresif, nevrasteni, histeri, depresyon, şizofreni vs vs herkeste var olanları yansıtmaktan zerre pişmanlık duymamaktır delizm. Dibine kadar tutkulara bulanmak, kire, pasa, hayallere ve kırgınlığa en olağan şekliyle… Isırmak dudakları hiç tanımadığın bir adama ait olanı ayıp değildir. Sevmek bir kalbi en çıplak haliyle ve en savunmasız duruşuyla durmak bir kadının yatağının başucunda çok kolaydır. Soğuk havanın içinde çözünürlüğü artan oksijen moleküllerinin burun deliklerinizden çubuk şeklinde girişini görebilecek kadar hissedebilmektir onları. En saf, en yalın haliniz olabilmektir. Öze dokunabilmektir. Zamanda yolculuk yapıp elli yaşındayken bile beş yaşındaki çocukluğunuzun masumane isteklerini talep edebilmektir delizm. Canınız çıkana kadar ahlakçıları becerir gibi arzuladığınız bedenleri en büyük tutkuları hissederek becerebilmektir. Gökyüzüne baktığınızda koca bir maviden daha fazlasını görebilmek, gidebilmek ve dokunabilmektir sürü sürü çığlıkların arasında kaybolan kuşlardan kalma uçma hazzına. Güneşi her sabah aynı içtenlikle dudaklarını kanatırcasına öpebilmektir. Ağaçların konuştuğuna inanmaktan ziyade bunu bilmek, hatta onlara günaydın diyebilmektir. Onlara iyi geceler diyebilmektir. Onlara seni seviyorum, seni çok seviyorum diyebilmektir. Gövdesinin nemli kokusunu ciğerinize tattırıp köklerini parmaklarınızla okşayabilmektir. Her gün aynı göğün altında aynı yıldızlara bakmaktan usanmamaktır delizm. Bilinçaltınızda ezilip un ufak olmuş bütün arzuların gün ışığa çıkabilmesidir, o ışıkta kamaşan kirpiklerini kırpıştırarak gözlerini en saf haliyle açabilmektir gerçeğe.
Delizm nefret etmektir kan kustururcasına. Sevmektir kanındaki bütün havayı çekercesine ve ölümü ölmeden tatmanın verdiği hazzı yaşama sunabilmektir en şövanist, en aptal cesaretinizle. Pişmanlık duymamaktır en ahmakça hatalarınızdan bile. Yürümek, yürümek ve yürümektir bütün asfaltlarda ve sistemin dokunamadığı çamurlarda, topraklarda ve en kurak çöllerin en kum kokan sıcaklığında. Bütün yatakları siktir edip tuvaletleri sekste meşru kılmaktır mekânlar adına. Ve kanepeleri ve sokak aralarını ve akla gelebilecek iki insanın yiyişebileceği bütün mekânların sahibi olabilmektir. Aptal kimlik kartlarından, tapu senetlerinden, faturalardan ve diğer bütün sistem kayıt saçmalıklarından sıyrılarak mektup yazabilmektir veya mektubu yazmadan göğe haykırarak okuyabilmektir. – Çünkü biliyoruz, ses kaybolmaz evrende- Gerekli kelimelerin gerekli yerlere bir şekilde ulaşabileceğine inanmaktır, mucize diye bir şeyin olmadığına, her şeyin mümkün olduğuna inanmak ve hatta bunu bilerek iliklerinize kadar hissedebilmektir. Delizm ütopyaların gelmişini geçmişini becerebilmektir. Var olmaktır- eğer istersen- yok olmaktır- eğer istersen- Ne istersen o olmaktır işte dibine kadar. İçinden geleni dışa vurma sanatını icra edebilmektir. Sevmektir. Sevişmektir. Siktir olup gitmektir. İçmektir. Tatmaktır. Delirmektir. Delirmektir. En olağan şekliyle, en meşru haliyle delirip siz olabilmektir.
“Seni muhteşem piç!” Jack Kerouac Kendini Anlatıyor
“Ama o vakit sokaktan aşağı ruh hastaları gibi dans ederek indiler ve ben ayaklarımı sürüyerek peşlerine takıldım, hayatım boyunca ilgimi çeken insanların peşlerine takılmam gibi; çünkü benim ilgimi çeken insanlar deli olanlardır, yaşamak için deli olan, konuşmak için deli olan, her şeye aynı anda ihtiras duyan, hiçbir zaman esnemeyen ya da sıradan bir şey söylemeyen. Ama gece boyunca maytaplar gibi yanan.”
- Jack Kerouac, On the Road
Jack Kerouac reading poetry. PHILLIP HARRINGTON
Ben hayatım boyunca pranga mahkûmiyetlerinden kaçan köksüz bir ağaç oldum. Ne durmayı ne de aynı yolu ileri geri kat etmeyi severim. Bana sorarsanız, gerçek yaşam hiç durmadan dosdoğru denize doğru gitmektir. Öyküler söylemek, öyküler dinlemek, öyküler yaşamak…
Benim öyküm de onlardan biri. Her zaman gizlice anlatıldığını duyduğunuz, dünyanın ne tarafına, ne kadar uzağa giderseniz gidin, bar olan ya da olmayan her yerde, sarhoş olan ya da olmayan herkes tarafından anlatılan, doğruluğuna güvenilir öykülerden biri. Ölmüş tüm sivrisineklerin hayaletlerinin toplamı gibi bir şey. Dibinden bir avuç kum çıkarana kadar okyanusu boylamaya yetecek kadar ağır bir öykü.
Adım Kerouc. Jean-Louis Lebris de Kerouac. Ama ben kendime Jack derim, Jack Kerouac. Jack London en sağlam adamlarımdandır, ismim buradan geliyor.
Daha on yaşına gelmeden yazar olmayı kafama koymuştum. Babam matbaacıydı, birkaç derginin basımını yapıyordu. Sürekli yazıyordum, her an her yerde. Yürürken bile yazdığım oluyordu. Kafama bir direk patlayana ya da ayağıma bir taş takılıp asfalta yapışana dek yazıyordum. Sonra ayağa kalkıp kaldığım satırdan devam ediyordum. Anneme, babama, arkadaşlarıma uzun uzun mektuplar yazıyordum. Gün içinden fotoğraflar çekip, her küçük ayrıntısını yazıyordum bu fotoğrafların. Yazdıklarım satırlarla ifade edilen yaşam fotoğraflarıydı.
Ailem yarı Fransız yarı Kanadalıydı. 6 yaşına kadar evde İngilizce konuşulmadı. Quebec Fransızcası denen o aksanı öğrendim. Büyük abim Gerard’ ın erken ve ani ölümü kafamdaki tahtalardan bir kaçını sertçe kanırttı. Ne yapacağımı, ne hissedeceğimi kestiremiyordum. Tek yapabildiğim yazmak oldu. Gerard için bir roman yazdım.
Babam parasal sorunlar yaşıyordu. Kurtuluşu kumarda araması işleri iyice kötüleştirdi. Durumu toparlamaya niyetlenmiştim. Atletik bir vücudum vardı ve futbola bayılıyordum. Bana üstün yetenekli diyenler bile oldu ki sporculuğum sayesinde Boston Koleji ve ardından Columbia Üniversitesi’ nden burslar kazandım. Tam her şey yoluna giriyor gibiydi ki daha ilk sezonumda bacağım kırıldı. Beni sürekli yedek kulübesinde bekleten kalın kafalı koçada sürekli laf anlatmaktan bıkmıştım. Sonunda kavga ettik ve takımdan kovuldum. Bende okulun öğrenci gazetesine spor yazıları yazmaya başladım. Futboldan daha eğlenceliydi yazmak. Kısa süre içinde okuldan da ayrıldım ve içmeye başladım. Baya bir içiyordum. Beni utandıran babamı utandırmıştım ya da utandıramamıştım bile. Bunun için gurur duymuyorum, üzülmüyorum da.
Üniversite yılları fena değildi aslında. Lucien (Carr), beni Allen (Ginsberg) ve William (Burroughs)’ la tanıştırdı. Başlarda birbirimize uyuzlansakta kısa sürede iyi anlaşmış, takımı kurmuştuk. Beat kuşağını oluşturmuştuk. Bizim tayfa, Beatnik’ ler…
Biz öyle kendi yolumuzda kafamız kıyak adamlardık. Ülkeyi dolaşır, caz dinler, edebiyatla ilgilenir, doğu felsefesine dalar, çıkınca güzel kızlarla eğlenir, şiir okur, içer, çeker, savaşa karşı çıkardık. Canımız ne istiyorsa onu yapar, kafamıza göre takılırdık.
Biz beat kuşağıydık. Harika beatnikler. Bu takımın çekirdeğini oluşturan Lucien bir süre sonra bizden koptu aslına bakarsanız. Biz, tüm beat tayfası Joan (Volmer)’ ın
evinde -ki onun evi tüm tayfanın buluşma mekânıdır- cigaralarımızı tüttürüp caz dinliyorduk. Ben Jack London’ dan seçme satırlar okuyordum. Birden Lucien çıkageldi. Uzun zamandır peşinden ayrılmayan David Kammener adında birini bıçaklamış, adam da ölmüş. Ne yapacağını bilemiyordu. Allen ve ben kaç dedik. Ben olsam kaçardım. Ama William onu teslim olmaya ikna etti. İki yıl hapiste kaldı Lucien, çıktığında bizden koptu, beat’ ten de.
Bir ara çok sıkıldım. Orduya katılayım dedim. Canım istedi, o kadar. 2.Dünya Savaşı sırasında beni ordudan çıkardılar. Şizoikmişim. Laf. Bir orduda başka nasıl davranabilir ki insan. Dünyanın en sempatik ve insani yeri olduğunu söyleyemeyeceğim. Kendimi yazmaya verdim. 6 yıl boyunca gece-gündüz sürekli yazdım, hiç durmadan. Cebimden bir an olsun defterim ve kalemim eksik olmadı. Koskoca altı yıl boyunca yazdıklarımı yayınlamaya niyetlenen kimse de olmadı. Beni ilgilendirmez, yazmaya devam ettim.
Neal Cassady’ le çıktığımız, bitmesini hiç istemediğim o sihirli yolculuk hayatımın akışını da değiştirdi. Anlatılmaz yaşanır derler ya, işte öyle bir şeydi. Ama ben anlatmaya karar verdim. Yolculuğun sonunda kendimi bir otel odasına kapattım. Yanıma kafamı kıyak eden bolca benzedrin ve kahve aldım. Daktilomun başından hiç kalkmayacaktım. Metrelerce uzunluğunda bir rulo aldım ve daktiloma yerleştirdim. Yol gibi yolculuk gibi yazacaktım. Yolda yolunu kaybetmiş arayışta olan bir gezgin gibi yazacaktım. Üç hafta sonra ‘’ Yolda’’ bitti. Olması gerektiği tarzda olması gerektiği gibi, caz gibi…
Bana ‘’Beat’ in Kralı’’ , ‘’Hippilerin Babası’’ dediler. Böyle sınıflandırmaları sevmem. Tamam, Beat’ i biz yarattık ve hippileride oldukça etkiledik. Ne olmuş yani? Herkes kendi yolunda yürür. Herkes takılmasına bakmalı. Ama hep dediler, hep söylediler. Zen kaçıkları, havalı beatnikler, gezgin aylaklar, evsiz biraderler. Belki de öyleydik…
Canımın sıkıldığı bir gün bilmediğim bir gemiye atlayıp dünyanın değişik yerlerini görmeye karar verdim. Kendime müthiş eğlenceler düzenledim. Singapur barlarında polo sopası salladım, Avustralya’ da at yarışı oynadım, Bombay’ da sokak serserileriyle dalaştım, pislik yuvası Karaçi’ de keşlerle takıldım, Kahire Kasbah’ da kendi ihtilalimi yaptım ve bunu Marsilya’ dan başlatıp öbür tarafa kadar yaydım. Hayatım boyunca ait olduğum yeri aradım. Yaşamım ve yazdıklarımla toplumun kalıplarını kırmaya çalıştım hep. Kafamın içindekileri yıkmak içinde çok uğraştım. Uyuşturucuları doğru düzgün kullandığıma inanıyorum. Doğru düzgün kullanılınca zihin özgürleştiricileri onlar. Ben de çok özgür kaldım, çok dolaştım, çok açıldım. Zihnimin içine çöreklenmiş o eski dünyayı yerinden söküp attım. Galiba hep mutluluğu aradım ama mutluluğun yolu, mutluluğun harika, garip bir düş olduğunu anlamaktan geçiyor. Zaman ise tozun bile demirden olduğu katranlı bir çukur sadece.
Her taşın altına parmağımı sokmaktan çekinmedim. Bir sürü işte çalıştım. Spor muhabirliği, inşaat ameleliği, askerlik, yemek dağıtıcılığı, kamarotluk, kasaplık, garsonluk, bulaşıkçılık, orman yangın gözcülüğü, demiryolları işçiliği… Şimdi sadece takılıyorum uyuşturucu ve caza düşkün bir gezgin budistim. Ne var yani olamaz mı? Kalıpsız yaşayan kendini yollarda bulan evsiz bir yazarım. Olduğu gibi, geldiği gibi yaşar ve yazarım. İlk düşünce en iyi düşüncedir, benim düsturum da budur. Doğuş, doğuştan, doğaçlama… İç, içsel, içten… İşte benim kelimelerim. Cazın mürekkebe dönüşmesi, yolculuğun fotoğrafı…
Şimdiki gençlerin tek derdi, üniversiteye girmek, evlilik öncesi cinsellikte fazla ileri gitmemek, iyi bir iş, ev, araba edinmek, çocuk sahibi olmak. Yazarken bile sıkılıyorum bunlardan. Aslında başka insanların hayatına karışacak biri değilim. Herkes kendi kurallarına göre yaşamalı. Ama ben daha çok çılgın insanları kale alırım. Yaşamak için çıldıranları. İçlerindeki ateşi tutkuyla besleyenleri.
Yıldızların arasına ağ örmeye çalışan bir örümcek çılgınlığında tek bir mumla dünyayı aydınlatmaya kalkanları severim. Neredeyse tüm hayatım boyunca seyahat ettim ve yazdım. Günlük kaygılarla ömür tüketen insanlar gördüm. 34 yaşına kadar araba kullanmadım hiçbir zamanda ehliyetim olmadı. Çocukluğundan beri araba kullananlar ve ilk fırsatta ehliyet sahibi olanlar tüm ömürlerini ev-iş arasında yol yaparak harcarken ben dünyayı gezdim. Garip bir tezat…
Düşlerle dolu bir akşamüzeri kocaman bir şilebin körfezden süzülerek geçişini izliyordum. Gözlerim bu uzun demir yılanın içindeki insanları, denizcileri, bu düşsel aracı idare eden hayaletleri aradığı halde, liman sularını yara yara giderken çelik gibi parlayan pruvasında ve dünyanın dört rüzgârına açık burnunda hiç kimseyi, tek bir canlıyı bile göremedim.
Kendimi çimenlerin üzerine attım sonra. Bulutları seyrederken düşünme mekanizmamı durdurdum. Yalnız kalmaya, bilgelik kazanmaya çalışıyordum. Yaşamın keyfini tam kalbinden yakalamaya uğraşıyordum. Bu durum beni yangın gözcülüğüne sürükledi. Doğa koşulları altında, tamamen yalnız başıma, ormanın tam ortasında altmış üç gün ve gece sonsuza dek ıssız kalmaya mahkûm bir dağda sonsuzluğu aradım. Kayalara ve ağaçlara hiçliğin anlamını sordum zaman zaman. Yanıt boşlukta kükreyen kocaman bir sessizlikti…
Yıldızları o kadar uzun zaman izledim ki onların birer sözcük olduğunu düşünüyorum artık. Bedenim dünyanın hangi ücra köşesine savrulursa savrulsun doğanın hüküm sürdüğü bu evrende her şey beynimin içinde olup bitiyor. Kafamın içindeki önyargılardan kurtuluyorum ve yaşamı olduğu gibi seviyorum.
Annem Gabrielle ve karım Stella beni bağışlayacaklar mı bilemiyorum. Kalıbı erken hırpalamışım. Biraz fazla içiyorum galiba. Dün karnımda dayanılmaz bir acıyla hastaneye kaldırıldım. Ertesi gün siroz olduğum ortaya çıktı. Şiddetli bir iç kanamaya engel olamamışlar bu sabah, kuyruğu titretmişim. Ölmüşüm bugün. 47’ mde alkolden ölmüşüm. Bir yazar için benim gibi bir gezgin için yakışıklı bir son…
“At the still point”: T. S. Eliot, Dance and Modernism
At the still point of the turning world. Neither flesh nor fleshless; Neither from nor towards; at the still point, there the dance is, But neither arrest nor movement. And do not call it fixity, Where past and future are gathered. Neither movement from nor towards, Neither ascent nor decline. Except for the point, the still point, There would be no dance, and there is only the dance.
T.S. Eliot
Introduction
T. S. Eliot’s “Burnt Norton” initially appeared in 1936, but eventually this poem became the first of the Four Quartets (1943), a cycle expressing the poet’s most mature meditations on time and the timeless. The Quartets confirmed Eliot’s already well-established position as a modernist poet, but they also suggested a new sense of spiritual resolution, in part reflecting his journey from religious doubt to newfound faith through his conversion to Anglicanism in 1927.1 Throughout his work Eliot had described moments of sublime spirituality, but these do not usually endure within the framework of the early poetry.2 In “Burnt Norton,” however, he embarked on a sustained exploration of time and transcendence. In a striking invocation of this theme, the speaker alludes to dance as representative of the human experience of timelessness:
At the still point of the turning world. Neither flesh nor fleshless;Neither from nor towards; at the still point, there the dance is,But neither arrest nor movement. And do not call it fixity,Where past and future are gathered. Neither movement from nor towards,Neither ascent nor decline. Except for the point, the still point,There would be no dance, and there is only dance.I can only say, there we have been: but I cannot say where.And I cannot say, how long, for that is to place it in time.
(Eliot 1952, 119)
Eliot’s definition of dance seems paradoxical, claiming that it is neither still nor in motion, yet both. Its spatial and temporal locations are indefinable and unfixed; the place to which Eliot refers cannot be named—the still point is simply there—but the speaker cannot say where. It is both of the body and bodiless, and as such seems not to exist in language nor [End Page 31] within the limits of human teleology. It is only to be experienced during an atemporal moment of refined physical and mental activity. The speaker of the poem and his companion (“we”) have experienced such a moment fleetingly, but in his struggle to articulate it he can only define it negatively by telling us what it is not. Its very constitution resists definition—the action associated with dance suggests a moment of existence outside time.3
Eliot here distinguishes his use of dance from those of his immediate literary predecessors and contemporaries who tended to fall back on dance as a means of metaphorizing poetry, as in Mallarmé's claim for dance as "poésie par excellence" (2003, 207)4 or Yeats's explorations of the creative act ("How can we know the dancer from the dance?" [1982, 245]5). Instead, Eliot takes into consideration the very material of dance itself, saying something about its constitution as corporeal form and its internal properties. Yet he goes further than this. He equates the activity of dance with a finely poised equilibrium of physiological and intellectual states that most closely resembles the modernist sublime he gestured toward throughout his poetry. Using this passage as a focus for discussion, I shall explore Eliot's use of dance to illustrate a modernist perspective on the sublime, examining the ways in which he transformed his firsthand spectatorship of performance dance into literary material and into an expression of transcendence in this poem. I not only show the importance to Eliot of the work of the Russian dancer and choreographer Léonide Massine but also suggest the ways in which the processes of composition of Eliot's late work may have been inspired in part by the work of the British choreographer Antony Tudor, whose innovations in dramatic ballet were performed in London in the 1930s. Turning finally to the transatlantic nature of Eliot's work, and with reference to Martha Graham, I suggest a reciprocal relationship, showing some of the surprising ways in which Eliot's advocacy of a "still point" contributed to choreographic innovations in the United States during the first half of the twentieth century.
Bir şeyleri yaşamışsan, gerçekten yaşamışsan, onları yitiremezsin artık -istesen bile: istemesen bile; yaşar artık onlar… Yaşadıklarınsın.
Yaşamın, sürekli yapacağın hatalardan -ve, sürekli, bu hataları düzeltme çabalarından oluşacak.
Yaşamı düğümlemeden çözemezsin.
- Oruç Aruoba "de ki işte"
İnsan, ölmemeğe çalışan hayvandır.
İnsanların en anlamlı oldukları yer, mezarlıktır -ölülerin de, yaşayanların da.
Ölüm yitmekse, yaşam da yitirmektir.
Ölüm bitmekse, yaşam tükenmektir.
Her yaşanan geçicidir; her yaşayan, ölümlü… Ölüm de öyleyse, yaşayanın geçiciliğidir. -Ama demek ki, ancak yaşamış olan ölebilir: Öyleyse, ölen, yaşamış olandır -yaşayan da, ölecek olan; yani, yaşayan –öyleyse işte, ölüm yaşamdır. Yaşam ne denli ölümse, ölüm de o denli yaşamdır. Ölen, çünkü, ancak yaşamışsa ölebilir -ancak yaşamış olan ölebilir; ve tersi -ancak ölmüş olan yaşayabilir… Öyleyse, öldüklerimiz de, hep yaşadıklarımızdır -nasıl, yaşadıklarımız, hep, öldürdüklerimizse… Neyi ki yaşarız, onu ölürüz -öldüğümüz de, hep, yaşadığımızdır.
Yaşamın ‘çıkmaz sokak’lara çıkmakla geçecek -hem de, bunlardan değil çıkmak, giremeyeceksin bile onlara!
Yaşarken, sürekli, düştüğünü göreceksin -çeşitli yüksekliklerden çeşitli derinliklere… Yaşamın, düşüşün olacak. Yaşarken düşeceksin. Yaşamın, yüksekliklerin ile derinliklerin arasında gidip gelecek. Yaşamın, yüksek ve derin olacak.
Ne beklediğini bilerek -ama, beklemeden- yaşayacaksın: en çok beklediğinin de, gelse bile birgün, hiçbir zaman beklediğin anlamda gelmeyeceğini bilerek… Yaşamın bir bekleme olacak -ama, beklemeden yaşayacaksın.
Garip, çelişkili yönelmelerinle, kendini öyle durumlara sokacaksın ki, içinden çıkılmaz bile değil, daha, içine girilemez bile olacaklar. Yaşamdan ne istediğini bilmemekle de kalmayacaksın -bakacaksın ki, ne olduğunu bilmediğin şeyler istemişsin; istediğinin ne olduğunu bilmeden de, ne olduğunu bilmediğin şeyler yapmışsın.
Yaşamı yaşayamayacaksın-ız!
Yaşamında en zor işin, kendi yolunu yürümek olacak -ve, ilişkin olan, önem ve değer verdiğin kişilere, bunu anlatmak: Yaşamının, yaşadığın kadarıyla yalnızca senin yaşamın olduğunu; aynı şeyin onlar için de geçerli olduğunu; ilişkide olmanın da, bu temel gerekliği engellemediğini, engellememesi gerektiğini… Ama anlatamayacaksın ki… -Çünkü, daha kendin bile gereğince anlamamış olacaksın bunu…
Ancak arada bir gerçekten yaşayacaksın: duygusal olarak “unutulmaz bir an” denen yaşam aralıklarından birinde, tam kendin olarak, tam kendisiyle yüzyüze geldiğin bir başka kişiyle birlikte, bir şey yaşadığında (bir sevinç, bir acı…) -o zaman gerçekten yaşarsın. Ama bu “an”ları son derece seyrek yaşarsın (kimi insanlar -çoğunluk?- bunları hiç yaşamaz belki); son derece de kısa… Gene de, bunların sağladığı anlam yoğunluğu, yaşamının bütün geriye kalan çölünü yeşertmeye yetecek.
Yaşamında öteki kişilere ulaşabildiğin anlar, bir ormandaki kuş ötüşleri gibi olacak: uzaklardan gelip geçerken kısacık bir süre yapraklarda yankılanacaklar -o kadar… Orman, bütün sessizliğiyle, yine yalnız, duracak orada.
Yaşamında, yürüyüp yürüyüp, bir an durunca, çevrene bakıp göreceksin ki, yürüyüşüne şu ya da bu noktada katılmış, bir süre seninle birlikte yürümüş kişilerden hiçbiri yok yanında: -Sen, bir an, “Burdayım” demek için durunca, onlar, artık, “orada” olacaklar -”Burdayım artık” bile demeyecekler sana, “orada”larından seslenerek… “Burada”nda kimse bulunmayacak -”orada”ndan da kimse seslenmeyecek sana…
Yaşamında iki temel değer bulacaksın: sevgi ve dostluk. Bazen, bunlardan biri ötekinden daha değerli gelecek sana; zaman olacak, öteki öbüründen; kimi zaman da ikisinden hangisini daha değerli sayman gerektiği belirsiz hale gelecek; ama, kimi zaman da, ikisi birden, eşit bir değersizlik düzeyine inecekler, gözünde. Ama, bu sevgin ile şu dostluğun o hale düştüler diye, yaşamın temel değerlerinin kendilerini yadsımayacaksın: o zamanlarda, içindeki buruk acıyla, onlara olan saygını koruyacaksın -ki, bu da, işte, üçüncü temel değerin olacak.
Yaşamında değişiklikler yapman yıllar sürecek -çünkü, yaşamında değişiklik yapman, yaşamında ilişkide olduğun, önem verdiğin, sevdiğin, saydığın kişilerde değişiklik yapmak zorunda kalman olacak: Onlara verdiğin önemde, sevgide, saygıda değişiklik yapman -sonra da, onları bırakman, onlardan ayrılman, kopman. Ama bu hep böyle sürüp gidecek: yaşamda değişiklik yaratacak ‘karar’larda, gelip ya da gidip bir kişiye dayanmayan bir gerekçe, geçerli olamaz. -Yaşam, hep, gelip, kişilere -bir kişiden gelip bir başka kişiye- bağlanandır; işte; sonra da ondan -onlardan- ayrılıp kopup giden…
Yaşamında, genel çizgilerinde, üç tür ‘şey’le karşılaşacaksın:
1) Gelip geçmiş şeyler
2) Gelip geçmemiş şeyler
3) Gelmeyip geçmiş şeyler
Bütün ‘şey’lerin, geçmiş ya da geçmemiş, ya da hiç gelmemiş olacak. (Dördüncü durumla -’mantık’ sırası içinde sonuncu olması gereken ‘şey’lerle ise, hiç karşılaşmayacaksın:
4) Gelmeyip geçmemiş şeyler…)
Yaşamında, şunları da yaşayabileceksin:
1) Birisini, ona söyleyecek bir şey bulamadığın için, aramak…
2) Birisini, onu artık görmeyeceğini söylemek için, beklemek…
3) Birisini, onu görmemeye dayanamadığın için terk etmek…
Neler yaşayacaksın ki!…
Yaşamında, sevdiklerin -ve, seni sevdiklerini söyleyenler- senin özlediğin ön-düşüncesiz, hazırlıksız, kendiliğinden, geldiği-gibi birlikteliğe hazır olsalardı, girebilselerdi, mesela olmazdı ki -ama değiller… Hiç bulamayacaksın bir sevdiğini böyle -hiçbir sevdiğin de böyle olmayacak. Hatalı olan, ya senin beklentin -ya da – çek kuyruğunu!…
Yaşarken, başkalarının yaşadıklarını gördüklerin, senin yaşamına teğet geçen şeyler olacak: senin yaşadıkların da, başkalarının yaşadıklarına dik gelen… Öyle ki, başkaları hep geçecek, sen gelirken. Gelip geçici olacak yaşamın -başkalarının yaşamları da (senin için) geçip gelici; ama, sonradan, tabii, yine, gelip geçici… Başkalarına dik gelenler senden teğet geçecek -ve tersi: başkalarına teğet gelenler, sana dik…
Yaşamında, en çok yakınlaşma isteği duyacağın kişiler, senden uzaklaşma gereksinimini en çok duyan kişiler olacaklar.
Yaşam, hep, birliktelik umutları -vermeyecek- umduracak sana -sonra, onları alacak, yalnızlık kuyusuna atıp, boğacak. -O kuyudan da nasıl çıkabilirsin -ya da, orada yaşamayı nasıl öğrenebilirsin –Allah bilir!…
Bir şeyleri yaşamışsan, gerçekten yaşamışsan, onları yitiremezsin artık -istesen bile: istemesen bile; yaşar artık onlar… Yaşadıklarınsın.
Yaşamın, sürekli yapacağın hatalardan -ve, sürekli, bu hataları düzeltme çabalarından oluşacak.
kaç kişiyi öldürdüm düşlerimde
kaç kilo çekerdi yalnızlık
kaç kere ezildim altında
yaz yağmurlarının
belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları
her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk
hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize
kim sevmezdi çiçekleri filan
"ben sevmezdim" dedim, "yalan" dedi
bunu palyaço söyledi,
palyaço söyledi ben yazdım
yazdım, yazmasam ağlayacaktım
herkes ağlarmış biraz, ben de ağladım
sırf bu yüzden mi ağladım
alçaklık gibi bir şey oldu bu biraz
biraz birazdım her şeyden
dün biraz sinirlenmiştim mesela
yarın bir kadını seveceğim biraz
biraz biraz kör oldum bügünlerde
ama rakı kadehlerini boşaltmayın
eksilmesin hiçbir şey
hiçbir şeyden dahi olsa
kalsın biraz
II.
umursamıyorum yılgınlığımı filan
çünkü sessizce yaşanmalı her şey
bir devrim sesszce olmalı mesela
ve her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun
bir palyaço neden yalan söylesin ki
ben palyaço olsaydım söylemezdim
marangoz olsaydım da söylemezdim
ben insan olsaydım yalan söylemezdim!
hem nereden çıkardınız palyaçonun yalnızlığını
kaç kilo çeker ki bir palyaço
hem neden yüzüme vuruyorsunuz
bir çirkin ördek yavrusu olduğumu
gocunmam ki ben, ben gocunmam
bir palyaço ne kara gocunmazsa
o kadar, o kadar gocunmam işte
rakı doldurun! eksilmesin
III.
bitmedi, yazacağım daha
yazmazsam ağlayacağım çünkü
alçakça olacak biraz
hem biz o zaman kimdik ki, nerelere giderdik
her sokakta biraz daha eksilirdik
bilirdim, geceleri puslu puslu olurdu bazen
bazen birisi fısıldarmış gibi olurdu
"duyamadım", derdim, "tekrar et!"
sessizliğe bürünürdü o vakit her şey
sokaklar daha bir puslu
palyaçolar daha bir ağlamaklı olurdu
ve ben daha bir alçak olurdum
ağlardım biraz
hem sen kimsin, çekiştirme diyorum
hatta kuyruğuma basma diyorum
acıyor, tırmalarım,-
diyorum
kahrol, kahrol!
diyorum
IV.
geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda
korktum birden, kusacak gibi oldum
"olur öyle" dedi palyaço,
"herkes alçaktır biraz"
"otur ulan!" dedim, bağırdım ona
ben bazen bağırırım biraz
"rakı doldur!" dedim, "eksilmesin!"
ben bazen eksilirim biraz
aslında hepimiz eksilirmişiz biraz
bunu sonradan öğrendim
ben aslında her şeyi sonradan öğrendim
herkes herkesi sonradan öğrenirmiş
bunu da sonradan öğrendim
örneğin;
geçen gün bir kadınla seviştim
biraz değil çok seviştim
ya işte öyle palyaço
diyorum ki,
bunu da yeni öğrendim
sevişmek de eksilmekmiş biraz
V.
kim sevmezdi ki kuş ötüşlerini filan
"ben sevmezdim" dedim, "yalan"
dedi
bunu palyaço söyledi
palyaço söyledi, ben yazdım
yazmasam, alçak olacaktım
hem ben roman da yazdım biraz
bazen diyorum ki, palyaço,
sen olmasan ben ne yaparım
alçakça eksilirim belki biraz
her yağmur yağışında yerindi dibine girerim
hiçbir kadının kasıklarını öpemem belki
ya da unuturum sonradan öğrendiklerimi
biraz biraz anlıyorum ki,
yüzler eller, o terli vücutlar filan
her şey plastikmiş biraz
VI.
haydi sirtaki yapalım palyaço
rakı doldur, yine eksildik biraz.
_
Şiir: Anonim
Görüntüler: Clown and Monkey
Müzik: Noviembre
Ses: Kaan Özer
En elde edilmemiş şiirdin sen. Kuşluk vakti yazılanlardan… Bıkkın bir rahibin, bir sabah, yorgun bir vezirin akşamın alacakaranlığında muhtemelen yazacağı… Masadan doymadan kalkmış gibi okunmalı…
Güzelsin…
Uzaktan zor seçilebilir bir harf… Hayır hayır! Şimdi anlıyorum…
Gizli bir rakam, Kabala'dan… kumun üzerine çizilen… Çöldeyiz ve başka bir yerde değiliz…
Ama güzelsin…
Dans ederken göğüsleri sallanan kadınlardan, kara delikleri saatlerce uçuşup duranlardan, sessiz sitemleri kargaşada bile belli olanlardan tırsma öyle kolay kolay… Öyleyse bu bir nasihat…
Çünkü güzelsin…
Onlar bitecekler: Çizgi roman gibi kolayca, tatile çıkarken boşanan yağmur gibi apansız, menemen pişirmek gibi aceleyle…
Hâlâ güzelsin…
İskemle hasır ve ayaklarında yatay, ayaklarını dizlerini böğrüne çekmeye razı olarak basabileceğin yatay tahta çubuklar… Rahatına düşkün keyiften uzak Osmanlı “effendi"sinin (ephendi?) garip kahvehane illeti bu iskemleler…
Otur o illete gerçekten, çekinmeden, sere serpe…
Orada güzelsin…
Yılgın geçilir sokaklardan, kuş gibi değil, işportacı kertenkeleler gibi de değil… Ağır aksak, akşam dörtten sonra yaz günü…
Akşam mı? O kayıtsızdır… Bildiği gibi değişir, geçer, gider…
Güzelsin…
Kes kulakları, geçir bir sicime… Ama kaybetme…
Başka ne göstereceksin savaşa dair? Kara delikler işitmiş bu öyküyü…
Islanarak…
Ama güzeller…
Kalp kalbe karşı… Bir arkadaşın evinde… Çiçekmiş… Hemen uzmanı geçindim.
Ah! O güneş ister. Ah! Bol su asla olmaz. Oysa hiç anlamam çiçekten…
Devetabanını pazı sanabilirim… Neden yaptım bunu? Çiçeğin adı sardı beni…
Çünkü güzelsin…
Sözlerine delik kulağım…
Özürlere sağır…
Kör bir kuyu olacağım… Sen ise, güzelsin…
Güzel sözcüğünü senden başkasına lâyık göremem…
Ama bir önceki cümlede görmüş olabilirim…
Aldırma, güzelsin…
Mikroskop mucidi Leeuwenkoek dostu ressam Vermeer'e "su böyle işte ve başka türlü değil” demiş…
Bir öpüş damlasında milyarlarca gözle görülmez yaratık…
Ressamın tarafını tutuyorum…
Çünkü, güzelsin…
Birkaç tel beyaz… Bizi gazlamaz…
Sakınmazsın görüntünü, biliyorum…
Çünkü güzelsin…
Mikroskopun mucidi Leeuvvenhoek, aynı günde doğdukları, hep komşuluk yaşadıkları dostu ressam Vermeer'e bir su damlası gösterip, “Su işte böyle ve değil başka türlü” demiş… Bir öpüş damlasında kanyuvarları… Mucidin tarafım tutsam da…
Sen güzelsin…
Teleskopla bulamadım…
Mikroskopla bulacağım…
Ayın yüzeyinin de bir dokusu var elbet…
Gözenekler, sivilceler…
Onlarla çok güzelsin…
Neo-liberalizm, ruhçuluk, tarikat, entellektüel, ordu, çok-insansız şirketler, öykü yazarları, kestaneyi çizdirenler, uzaktan bakanlar, Şemdinliler, tavşan falcıları, kurban sömürgenleri, onmaz kuşkuculuk, araba tamircileri, taksitle alın tutkumu, hadi… Kazık ve pazarlık…
Sustum. Susulmayacak ne varsa sustum. Gerektiğinden daha fazlasını sustum. Hiç olmadığı kadar, olabildiğinden ötesini sustum.
Judith, ‘‘Benimki reform, sen kendi devrimini yap!’’ sloganıyla çıktığım bir yolu temsil ediyor. Evrimin yalnızca kendimize ait olduğunu düşünürsek, -ki şu ana kadar kanaatim bu yönde- iyileştirmeye atıfta bulunmam, tek eylemim olabilir.
”Kim olursanız olun, eğer o ruh sizi de harekete geçirirse, birkaç defne yaprağını tutuşturup bu zayıf ateşe mukayyet olmayı düşünmeksizin, siz de bir roman yazmaya başlayacaksınız. Sürrealizm, bunu yapmanıza olanak verecektir: Tek yapmanız gereken ‘‘adil’’ işaretini taşıyan ibreyi ‘’eylem’’e ayarlamaktır, gerisi kendiliğinden gelecektir.” der, Manifestes Du Surrealisme.
Benim de bu eylemimin kahramanı, Judith.
Bağlı olmak, senin seçimindir. Bağımlı olmak ise, tek seçeneğindir.
‘‘Suçla, şikayet et ve rahatla!’’ Emin ol, vicdanına karşılık gelen yaylar, okların sivriliğini sana hissettirmeyecekler. Çünkü Judith seni kullanıp attı. Alacaklarını aldı ve acımasızca bir kenara fırlattı. Demek ki, seninleyken olan tüm sevgi gösterileri yalandı. Düşünsene, ortada hiçbir sorun yokken; kavga bile etmeden, sessizce uçup gitti. Ona ne yapmıştın ki? Aldatmadın, yalan söylemedin, incitmedin. Sadece sevdin! Her zaman yanında oldun. O halde sorun neydi? Ona neden yetemedin? Sen herşeyinle onun iken… Ama o doyumsuz biriydi! Sana sadık kalamadı; ‘‘biz’’ olamadı; seninle oynadı.
Salvador Dali, ”Sürrealizm yıkıcıdır, ama sadece hayal gücümüzü sınırlayan prangalar olarak gördüğü şeyleri yıkar.” derken; senin sonsuza kadar birlikte yürüyebileceğin bu kadın, her yol ayrımından sonra kendi ütopyasına sapan ve sapacak olan kadındır, demek ister.
Aynı nedenle, ‘‘Into The Wild’’ filminden tanıdığımız Christopher Johnson McCandless da, Alaska’ya ulaşmak için; birçok yerde, bir çok bireyin yaşam hikayelerine dahil olmuş, ama arkasına bakmadan özgürlük yolunda ilerlemesini bilmişti.
Hayata karşı dimdik durabilmek için, önce ayağa kalkıp ayağının tekinin karıncalaştığını farketmen gerekiyor. Hatta bu da yetmez bazen. Tuhaftır ki, üşüdüğün için kıpırmadan duran sen, hareket ettiğinde ısınacağını bilen yine sensindir. Ama bir balonu andıran derinin altındaki kocaman boşluk; her an iğneyle patlatılma riskine karşı, sürekli etrafını saracak koruyucu bir kalkan arayışında olur. Tabii kaybetme ihtimali, kaygılarından kurtulmanı sağlamaz. İşkenceyi uzatır ve sen bundan zevk alırsın. Zaten istediğin bu değil mi? Heyecan.
Bu vesileyle, öncü Judith’e değinmek isterim. Evvel zaman önce, “Tanrılar Okulu” adlı kitabı okurken karşıma çıkan; yazarın, hayatından bahsederken kısa ve öz niteliğinde kaleme aldığı ve böylece, karısını(kendini) aldattığı komşusu olarak tanıştığımız bir kadındır. Yazara göre, hiçbir şey onu şaşırtmazdı. Tek başına yaşayan, içine kapanık ve kitapları ile müziği dışında; her şeye karşı ilgisiz, soğukkanlı ve kayıtsız görünen hoş biriydi. Artık, ele avuca sığmayan soyutluğuna rağmen, varlığını kabul edebilirsiniz sanırım.
Öncelikle, ondan biraz dostluğunu, acımasını ve bedenini istemiş; dilenmekte olduklarını aldığında ise, ona tam anlamıyla sahip olamamanın kattığı güvensizlik ile ‘‘bencil’’ kanısına varıp ve bu yargıyla da etiketleyip, tavan arasına kaldırmıştı. Peki, bencillik hangisiydi? Bir kuşun, avuçlarının içinde kalmasını istemek mi? Yoksa, kuşun özgürce uçmak istemesi mi? Bana kalırsa, her ikisi de. Fakat mesele bu değil. Mesele, meselenin bu olduğunun sanılması. Halbuki, bencilliğin mühim olan tarafı, hangi fiilin egemenliğinde nüksetmiş olmasıdır: Bağlı olmak mı? Bağımlı olmak mı? Bağlı olmak, senin seçimindir. Bağımlı olmak ise, tek seçeneğindir. Kuş, özgürlüğüne bağlıydı. Sana ait olmasını istesen bile, sımsıkı tutman bunu sağlamayacaktı. Sadece, umut etmeye devam ediyor olacaktın ve tek seçeneğinin bu olduğunu, beklenti içerisindeyken tanıştığın çaresizlik söyleyecekti. Judith uçacaktı ve sen isyan edecektin. Velhasıl, elinden gelen birşey olmadığını anladığında, bencilliğinin türünden arda kalan eylem budur. Serzeniştir. Bağımlılığın eş anlamlısıdır.
Tam da yeri gelmişken Sigmund Freud’un ünlü bir aforizmasını hatırlatmak isterim: ”Garip değil mi? Birini işaret ederek suçlarken işaret parmağınız onu, diğer üç parmağınız ise sizi gösterir.”
Sustum. Susulmayacak ne varsa sustum. Gerektiğinden daha fazlasını sustum. Hiç olmadığı kadar, olabildiğinden ötesini sustum.
Bazen, tek parça bir giysi kadar basite indirgersin hayatını. Tek seferde elbiseni üzerinden çıkarıp, fırlatıp atmak istersin! Bazen de, ne bulursan geçirirsin üzerine kat kat. Hatların yok olana, içinde kaybolana kadar. Meğer lakayıtlığın adını patolojik narsisizm koymuşlar… Yazar gibi, Judith’leri tavan arasına kaldırmışlar. Bireyin kendisine değer vermesi için, kendisi dışında birine gereksinim duyması gerekmediğine inanıyorum; lakin, kendine güvenden yoksun bireylerin, dışarıdan gereksinim duydukları değer yüzünden, büyüklenmeci tavır sergilemelerini de savunmuyorum.
Sustum. Susulmayacak ne varsa sustum. Gerektiğinden daha fazlasını sustum. Hiç olmadığı kadar, olabildiğinden ötesini sustum. Duvarları yıkarcasına, sınırları zorlarcasına ağzımı bile açmadım. Dudaklarımı kıpırdatmadan gidebildiğim kadar yol almıştım. Mesela, üzerine basıldığı için motiflerini yitirmiş bir yaprak; can veren damarları olmadan boynu bükük kalmıştı. Tıpkı ufak bir buz parçasının hünkarca ateşe yaklaşması gibiydi; eriyeceğini bile bile ya da bir kemanın tellerinin birer birer kopuşu; mi, la, re, sol. Ellerinde ise, yetim kalan yayı. İnsanın hiyerarşiye muhtaç oluşunu; müptela haline gelmiş ruhunun tasmayla dolaştığını görüyordum. Sonra, benliğinden kalan kırıntılarla beslenmeye çalışan ve tamamen kavuşabilmek için geçmişte yediklerini kusmaya çalışan insanları da gördüm. Onlar sessizliğe kulak verdiler. Ben de anladıkları dilden anlamadıklarını anlatmayı bir borç bildim.
Bir gün, Chris’in yolu yaşlı bir adamla kesişir. Pek tabii, veda vakti de gelir. Aralarında geçen son sözler oldukta içten ve derindir. Yaşlı adam onu evlat edinmek ister. Gitmesini hiç istemediği için, son dakikada büyükbabası olup olamayacağını sorar; cevabına bir soruyla karşılık alır. ‘‘Ran, bu konuyu ben Alaska’dan döndüğümde konuşabilir miyiz?’’ Adamın gözleri dolar. ‘‘Elbette, öyle yaparız.’’ der ve Chris gider.
Özgürlüğe yelken açtığında, rotan, dümeni çevireceğin yöne göre şekillenecektir. Serüveninde karşılaşacağın med cezirler, hatta girdaplar; savaşman gereken antagonistlerin olacaktır. Kaç defa batıp çıkacaksındır, kim bilir? Ama tek bir şey, motivasyonunu zinde tutmana yardım edecektir: Yüzleşmekten korkmadığın bağımlılıkların. Her birini aştığında hafifleyen omuzların, önüne sonsuz denizi çıkaracak. Artık, ipler senin elinde olacak; demir attığın her kıyıdan koparak muvaffak olacaksın böylece. İşte o gün, ufuklardan maviliğe yansıyan ışık gözlerini alacak ve;
”… Ancak ve ancak şimdi Dreamer’ın gözleriyle baktığımda, Judith’in benim için neyi temsil ettiğini anlamıştım. Onun içe kapanık doğasında, her türlü ikiyüzlülükten arınmış içten bir kadının saf sevgisini ve bir bilgenin kendine özgü kayıtsız tavrını, ancak şimdi görebiliyordum. ”
”… Onu nasıl böylesine insafsızca yargılayabilmişim? Artık Judith anılarımın tavan arasındaki karanlık bir köşeyi kaplamıyor, parlıyordu. Onun müziği yaşamdı.” diyebileceksindir; tıpkı Judith ile tanışmamıza sebep olan filozof Stefano D’Anna gibi.
Dizginleri ellerinde tutmak ve minnettarlık eşdeğer düzeyde tutulduğunda, mutlak bir sevgi çemberi oluşur. İncecik bir ipin üzerinde, bir omzunda düşlerinin ağırlığı; diğer omzunda duygularının ağırlığı varken yürüyebiliyorsan, o bağ hiçbir zaman kopmaz. Bu defa, ışık Chris’i sonsuzluğa çağırıyordur. ‘‘Ya yüzümde bir gülümsemeyle kollarınıza koşuyor olsaydım? O zaman siz de benim şu anda gördüklerimi görür müydünüz?’’ diye geçirir aklından ve tebessümle birlikte, gözünden bir yaş süzülür; sonsuz olur. Kısacası, son sözleri de kendi ebeveynlerine ithafen olmuştur. Ama şimdi, paylaşmak istediği duygu, bir başkaldırıdan ve ya kızgınlıktan ziyade; bütünselliğin aydınlanışıdır.
Belirsizlikler silsilesi yapışır gırtlağına. Yutkunduğun herşey ağına takılır. Çekinmeden bulaşır birileri ve içini karıştırır. Umuyorum, her bir birey, içten dışa kusmanın bariz olan sebebini görür ve kendi midesini bulandırmaktan vazgeçer. Hepimiz dallardan birinde oturuyor ya da tutunmaya çalışıyoruz. Fakat hiçbirimiz, ağacın sahibi değiliz. O bizim sebebimiz. Görmemiz gereken minik bir ayrıntı, neler yapabilecekken yapamadığımızın da cevabı.
Hayatta umduğun; umduğunu bulduğun, bulduğunu sandığın da umduğun kadar olmuyor. Hayal kırıklığına uğramamak adına, olasılıklarla oyun oynamayı bilmek gerek. ‘‘Belki’’lerle yaşayanlar için güven duygusunun eksikliğini mükafatlandıran şey, asla şaşırmamaktır. Oluşan ahengi görmek ve yayılan sinerjiyi resmetmek, kesinlik olmayan topraklara adanmış ve düşlerin ellerine bırakılmış. Yoksa sanatçılar olur muydu? Net değilim belki. Ama flu iken güzel bu dünya. Ne eksik ne fazla; loş ortamda görünebilen bir enerji bu aslında. Sözler tükendi, müzik durdu ve bir şarkı daha sona erdi. Sıradakini duymak için, önce hazmetmeli:
”Mea culpa, mea culpa, mea maxima culpa!”
”Benim hatalarım yüzünden, benim hatalarım yüzünden, benim en ağır hatalarım yüzünden!”
“Mea culpa’’ öğretisi şudur: Suçlanacak olanın Judith’ler olmadığını görürlerdi; onların ellerinde tuttuğu aynalara baksalardı…