İlk olarak ne zaman başladı tam hatırlamıyorum. Lise sonda olduğum seneydi büyük ihtimalle. 2006-2007 yılları civarı işte.
Önce mezarlıklar ile başladı.
...Hep gece yürüyüşlerine çıkardım yaşadığım küçük şehirde. Boğucu, karanlık, yarrak gibi bir yerdi. İyi lise arkadaşlıkları vardı yalnız; hâlâ, ikisi hariç, tüm yakın arkadaşlarım liseden kalma. En yakın olduklarım da hep liseden kalma.
Gece yürüyüşlerimin zamanı ve mekanı değişkenlik gösterirdi; ancak yalnız oluşum ve gecenin bir körü olduğu gerçeği bakiydi. Bazen gece on bir civarı çıkardım yürüyüşe bazen sabaha karşı üçte. Birkaç kere sabahın altısında okula gidip gece nöbetçisine kapıyı açtırıp sınıfa gittiğim oldu. Kendi halimde, kendi düşüncelerimde takılıp dururdum işte. Sabah diğer öğrenciler gelince hiçbir şey olmamış gibi güne devam ederdim.
O yürüyüşlerden birinde şehir mezarlığına girdim. Gece vakti mezarlıklar gerçekten çok enfes yerler. Ne kadar inkar edersen et omuriliğinde belli miktarda elektriklenme oluyor. Huşu mu yoksa ölüme bu kadar yakın olmak mı yoksa korku mu, bilemiyorum. Korkmadığımı hatırlıyorum; yani çalıların arasından fare falan çıkar mı korkusu dışında bir korku duymuyordum mezarlıkta olmaya dair.
Şehirdeki fabrikanın uğultusu çok daha etkili oluyordu oradayken. Derin bir sessizlik, garip bir huzur vardı soğuk mermerlerden yayılan. Tevekkeli değil o zamanlar sürekli ölümü düşünüyordum. Düşüncelerimin, varoluşumun yüzde sekseni ölüm ve varoluş arasında gidip geliyordu. Tasniflediğim her bir düşünce ölüme ve/veya varoluşa ait olurdu. Mezarlık ziyaretlerim bunu artırdı büyük ihtimalle. Ya da zaten dolup taştığı için mezarlıkları ziyarete başlamış olabilirim. Bilemiyorum, on yıl öncesinden bahsediyorum. On yıl, neresinden bakarsan bak, çok uzun bir süre.
Tabii ki bir şeylerin yanlış olduğunun farkındaydım. On yedi yaşında oluşum yaşımın çok üstünde bir olgunluğa sahip olduğumu değiştirmiyor. Tabii ki teorik noktada zayıftım: Düşüncelerimi doğru kanalize edebileceğim yeterli bilgi birikimim yoktu. Soru(n)ların derinine inebiliyordum; ancak o derinlikte “intihar” dışında bir cevap bulamadığımdan boğulup duruyordum. Nefes alamamaya başladım. Karanlık sardı her bir yanımı. Arkadaşlarım korktu, annem korktu, öğretmenlerim korktu... Herkes korktu; ama ben sadece hüzünlüydüm. Korku duymuyordum; zira yaşamda beni korkutacak ya da beni umutlandıracak çok bir şey kalmamıştı. Umudu, yaşama hevesi olmayan bir insan neden korksun ki?
Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı.
Bir gece mezarlık değil; hastaneye gittim. Düşünce nereden geldi ya da tetikleyicisi ne oldu bilmiyorum/hatırlamıyorum. Belki çok fazla ölü görmüştüm mezarlıkta ancak ölüm görmemiştim. Kim bilir, belki çok fazla son görmüştüm mezarlıkta; ama sona gidilmeyi görmemiştim. Babamın cansız bedeni bu dünyada gördüğüm ilk ve tek ölü insan bedeniydi. (On üç yaşında çocuğu morga sokup babasının cansız bedenini göstermek kadar gerizekalı bir eylemi yaptığı için buradan -o zamanlar- otuz yaşında olan abimi kutluyorum.) Sebebi ne olursa olsun, hastanenin acil servisine gittim bir gece ve insanları izlemeye başladım.
İnanılmaz bir yerdi acil servis. Hastaların yarısından çoğunu kucağında bebekleri ya da küçük çocukları olan ebeveynler oluşturuyordu. Mutlaka ama mutlaka öksürdüğü için ya da bir yerleri ağrıdığı için acile gelen salaklar vardı. Bazen, nadiren, çok ağır durumda olanlar gelirdi (araba kazası genelde). Ölüm görmemiştim. Ölüme gidildiğini de görmemiştim. Ameliyathaneye girme lüksüm yoktu ve acil servisin kapısında kimse yaralılara müdahele etmiyordu. Ancak beklenmedik bir şey oldu: Ölümün başkalarına ne yaptığını gördüm.
Sedyedekiler genelde sessiz, baygın ya da halihazırda ölmüş oluyordu (farkı bilemem). Ancak onların yakınları gürültülü, acı içinde, canhıraş bir halde dolanıyorlardı.
Ve ben öleni değil ama yakınlarını izlemeyi tercih ettim.
Uzun geceler, sayısız acil servis ziyaretleri yaptım on yedi - on dokuz yaş arası. Üniversitenin ilk yılında (İzmir) dahi acil servise gidip insanları izlediğim, gözlemlediğim, kendi düşüncelerime dalıp dalıp çıktığım bir dönem oldu hayatımda. Mezarlıkta her şey bitmişti, acil serviste her şey bitmek üzereydi. Beynimde ise hayata tutunacak birkaç parça dal kalmıştı ve ben bunların her biri için var gücümle savaşıyordum. Kazandım savaşı pek tabii. Sonuçta bu satırları burada yazabiliyorum. Ancak savaşı kazanmış olsam da benliğimdeki geri döndürülemez sonuçları çok ağırdı: Yirmi sekiz yaşındayım ve ölümden korkmuyorum. Yirmi sekiz yaşındayım ve yaklaşık on iki yıldır ölümü dost misali görüyorum. Yirmi sekiz yaşındayım ve çok yorgunum.
Lise sonda Guns N’ Roses’ın Estranged’ini dinlerdim. Sözleri nasıl etkilemişse beni yazdırıp dosyama koymuştum. O sözlerin bir kısmı şu şekildeydi (aklımdan yazıyorum bak):
“Young at heart and it gets so hard to wait when no one I know can seem to help me now. Old at heart but I musn’t hesitate if I am to find my own way out.”
(Ruhum genç ama tanıdığım kimse bana yardım edecek gibi gözükmüyorken beklemek çok zor oluyor. Ruhum yaşlı ama eğer çıkış yolumu kendim bulabileceksem tereddüt etmemeliyim) [1].
Aynı şarkıda Axl yirmi sekiz yaşında olduğunu belirtiyordu öncesinde. Dolayısıyla ben, o zamanki on yedi yaş halimle, bu şarkıyı dinleyip “Adamın yirmi sekizde hissettiğini şimdi hissediyorum,” diyordum kendi kendime. Üstelik haklıydım da. Yaşlı, yorgun ve melankolik bir gençtim. Şimdi ise yaşlı, yorgun ve melankolik bir adamım. Her geçen gün daha çok yorulduğumu hissediyorum ve her geçen saniye daha çok sorunla boğuşuyorum. Nereden nereye...
...Tüm bunları nereden çıktı bir anda, değil mi? Tabii ki, bana dair her şey gibi, bunun da bir sebebi var. Sebep - sonuç ilişkisi olmayan her eylemden, her düşünceden tiksiniyorum. “Neden?” sorusuna mantıklı bir cevap verilemeyen her bir düşünce, yorum, fikir, inanış saçmalık benim için. Dünyanın üstüne kurulduğu şey “Neden?” sorusu olmalı. Aksi takdirde kaos, saçmalık, yorgunluk, hüzün...
Ne diyordum? Ha, nereden çıktı tüm bunlar...
Üniversitede bir botanik bahçesi var. Bu botanik bahçesine bağlı bir de doldurulmuş hayvan müzesi (?) var. Genel olarak Finlandiya’ya özgü hayvanlar sergileniyor. Boz ayıdan tut kurda, foktan tut martıya, kelebeğe kadar yüzlerce çeşit. Latince isimleri ve İngilizceleri yazıyor, aynı şekilde İngilizce ve Fince açıklamalar var. Nerede yaşar bu tür, kaç bin yıl önce ilk kalıntısına rastlanmış, ne yer ne içer vb.
Çok sıkıntılı olduğumda giriyorum oraya. Yüzlerce hayvan arasında dolaşıyorum, boş bakışlarına bakıyorum, bilim için olsa dahi öldürülmüş olmalarına hüzünleniyorum. Ama her şeyden öte tıpkı mezarlıktaymışçasına huzur hissediyorum. Üstünden on yıl geçmiş olabilir; hissettiğim hüzün ve huzur hâlâ yerinde.
Bir de tabii, yorgunum. Serde de melankoli var.
[1] “Kalbim” diyor aslında ama Türkçe için anlamı en iyi verecek hali “ruhum” dendiğinde oluyor.