Çirkin bir kralın yönettiği bir ülkede, bütün güzeller suçludur...
noise dept.

Product Placement
AnasAbdin
Peter Solarz

❣ Chile in a Photography ❣

Love Begins

izzy's playlists!
wallacepolsom
Claire Keane

PR's Tumblrdome
we're not kids anymore.

Kiana Khansmith

★

ellievsbear

Discoholic 🪩
Alisa U Zemlji Chuda
d e v o n
styofa doing anything
will byers stan first human second
I'd rather be in outer space 🛸

seen from Netherlands
seen from Sweden
seen from United States

seen from Italy

seen from Malaysia

seen from Türkiye
seen from Germany

seen from Türkiye

seen from United States

seen from Germany

seen from United States

seen from United Kingdom

seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from Malaysia

seen from United States
seen from United States
seen from Germany
@forsasi
Çirkin bir kralın yönettiği bir ülkede, bütün güzeller suçludur...
YALNIZLIK
Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin.
Su olsan kimse içmez,
Yol olsan kimse geçmez,
Elin adamı ne anlar senden?
Çıkarsın bir dağ başına,
Bir ağaç bulursun Tellersin
pullarsın Gelin eylersin.
Bir de bulutları görürsün,
bir de bulutları görürsün,
bir de bulutları görürsün.
Köpürmüş gelen bulutları.
Başka ne gelir elden?
Çın çın ötüyor yüreğimin kökünde
şu dünyanın ıssızlığı.
Tanrı kimsenin başına vermesin
böyle bir yalnızlığı!
Yaşar Kemal
“İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.”
“Barış sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanların
sıcacık bir ekmektir o, masası üstünde dünyanın.
Barış, bir annenin gülümseyişinden başka bir şey değildir.”
İstanbul’un orta yeri sinema
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama
El konuşurmuş, görüşürmüş bana ne
Sevdalım…
Boynuna vebalim
İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim
Bir garip Orhan Veli’yim
"Hepimizin ortak kaderi olan sefaletten kaçamayacağımızı bilmek zorundayız ve içinde bulunduğumuz durumda tek tesellimiz, eğer varsa, imkânlarımız ölçüsünde, seslerini çıkaramayanlar adına konuşmak olmalıdır."
Albert Camus
Sessizce
Bakışım, bir sandalın geçişinden emanet. Sandal ki bakmaktan ibaret. Ben oymadım o denizi veya martıları. Ben çizmedim balıkların - tövbe estağfurullah- eciş bücüş yüzlerini. Sadece baktım. Biraz da çiçeklere uzandım. Parmaklarımın arasında birkaç papatya, biraz da karanfil oldu mu yurdumdayım derim. Sessizliğim bir çiçeğin unuttuğu bahardan emanet.
Sessizliğinle geçiyorsun bu sokaklardan. Her öyküye ve yazgıya sırt dönerek kendini bir taşın belleğine işliyorsun. Biliyorsun ki aşınacak doğumun ve ölümün; geriye yalnızlığın kalacak!
Birimize bir şey olursa ne yaparız? ' dediler. 'Kalanlar ölenler için şiirler yazar'
“Şu Sivas'ın elinde sazım çalınmaz Güllerim yandı yüreğim dayanmaz…”
Fidel
Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazi çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkan vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi.
Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı halkımın devrimci ruhunu görevlerin en kutsalı olan nerde olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.
Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım örneğin için sana teşekkür ettiğimi Devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı aksine sevindiğimi onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.Her zaman zafere kadar!
The Last Samurai'da hayatın kıymetini açıklarken "Mükemmel bir çiçek çok nadir bulunur. Hayatın boyunca böyle bir tane bulmak için ararsın. Ve bu harcanıp gitmiş bir hayat olmaz." diyen lider Katsumoto, filmin sonuna doğru ölümcül bir şekilde yaralanır. Son sözlerini, kar taneleri gibi uçuşan kiraz çiçeklerine bakarak söyler: "Mükemmel...Her biri... Mükemmel..."
Vay Kurban
Dağlarının, dağlarının ardı,
Nazlıdır.
Uçurum kıyısında incecik bir yol
Gider dolana - dolana,
Bir hastan vardır, umutsuz,
Belki Ayşe, belki Elif
Endamı kuytuda başak,
Memesinin, memesinin altında,
Bir sancı,
Bir hayın bıçak...
Ölüm bu,
Fıkara ölümü
Geldim, geliyorum demez.
Ya bir kuşluk vakti, ya akşam üstü,
Ya da seher, mahmurlukta,
Bakarsın, olmuş olacak.
Bir hastan vardı umutsuz,
Hasreti uykularda,
Hasreti soğuk sularda.
Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri,
İki mavi, kocaman korku çiçeği,
Açar, derin kuyularda...
Dağlarının, dağlarının ardı korkunçtur.
Hiç akıl edip de düşünen var mı?
Gün kimin hesabına tutar akşamı,
Rahmetinden kim demlenir bulutun,
Hayırlı evlat makina
Nasıl canavar kesilir.
Kurdun, karıncanın rızkını veren
Toprak nasıl ayartılır,
Yüz vermez topal öküze,
Ve almaz koynuna kara sabanı.
Sepetçioğlu'm kömür işçisidir,
Mavzer değil, kürek tutar Urfalı Nazif
Mal, haraç - mezattır,
Can, pazar - pazar.
Kırmızı, ak ve esmer,
Yumuşak ve sert buğdaları
Yaratan ellerin sahibidir bu,
Kör boğaz, nafaka uğruna,
Haldan düşmüş, tebdil gezer...
Dağlarının, dağlarının ardı
Nasıl anlatsam...
Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz.
Çırılçıplak,
Vay kurban...
"Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda."
Yiğitlik, sen cehennem olsan bile
Fedayı kabul etmektir,
Cennet yapabilmek için seni,
Yoksul ve namuslu halka.
Bu'dur ol hikayet,
Ol kara sevda.
Seni sevmek,
Felsefedir kusursuz.
İmandır, korkunç sabırlı.
İp'in, kurşun'un rağmına,
Yürür pervasız ve güzel.
Sıradağları devirir,
Akan suları çevirir,
Alır yetimin hakkını,
Buyurur, kitabınca...
Gün ola, devran döne, umut yetişe,
Dağlarının, dağlarının ardında,
Değil öyle yoksulluklar, hasretler,
Bir tek başak tanesi bile dargın kalmayacaktır,
Bir tek zeytin dalı bile yalnız...
Sıkıysa yağmasın yağmur,
Sıkıysa uyanmasın dağ.
Bu yürek, ne güne vurur...
Kaçar damarlarından karanlık,
Kaçar, bir daha dönemez,
Sunar koynunda yatandan,
Hem de mutlulukla sunar
Beynimizin ışığında yeraltı.
Her mevsim daha genç, daha verimli,
Sunar, pırıl - pırıl, sebil,
Ömrünün en güzel aşk hasadını,
Elimizin hünerinde yeryüzü.
Dolu sofra, gülen anne, gülen çocuklar,
Bir'e on, bir'e yüz'le akşama gebe
Şafakla doğan işgücü.
Yalanım yok, sözüm erkek sözüdür,
Ol kitapta böyle yazılıdır,
Ol sevda, böyledir çünkü...
Gelgelelim
Beter, bize kısmetmiş
Ölüm, böyle altı okka koymaz adama
Susmak ve beklemek müthiş
Genciz, namlu gibi
Ve çatal yürek
Barışa, bayrama hasret
Uykulara, derin, kaygısız, rahat
Otuz iki dişimizle gülmeye
Doyasıya sevişmeye, yemeğe
Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri
Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret
Ve asıl biz biliriz kederi.
Ahmed Arif
“Siz bir sanatçıyı ne sanıyorsunuz? Eğer bir ressamsa sadece gözleri olan, bir müzisyense sadece kulakları olan, bir şairse kalbinin her köşesinde sadece lir olan bir aptal mı? Tam tersine, dünyadaki ateşli, mutlu ya da korku verici olaylara karşı her an uyanık, bu gibi olayları yansıtmaya hep hazır siyasal bir varlıktır sanatçı. Tarafsız kalmak bahanesiyle, kendinizi yaşamdan nasıl koparabilirsiniz? Yaşantınıza böylesine çok şey katan diğer insanlarla ilgilenmemek nasıl mümkün olabilir? Hayır, resim evleri süslemek için yapılmaz. Düşmana karşı bir saldırı ve savunma aracıdır resim”
-Pablo Picasso
“Fakat en kötü durumlarda bile her işçi hayatta kalabilmek için küçük bir lüksünden vazgeçmeyi tercih eder; barınaksız kalacağına bir domuz ahırında yaşamayı, çıplak dolaşmaktansa paçavralar içinde gezmeyi, açlıktan ölmektense patates perhizini uygulamayı tercih edecektir. Hiçbir işi olmayan birçokları gibi sokağa düşüp dünyanın gözleri önünde ölmektense, yarım bir ücret ve iyi günlerin umuduyla yetinecektir. Hiçbir şeyin biraz fazlası demek olan bu küçük şey asgari ücrettir.”
Bir insanı ezip mahvetmek, ona en korkunç bir katilin bile duyunca titreyeceği kadar ağır bir ceza vermek isteyenlerin, insana yaptığı işin tamamen anlamsız, faydasız olduğu duygusu vermesi yeterlidir...
- ardında leke bırakmamalı sevgi ( Dostoyevski )
Son düştüğüm pusu.
Tarla vıcık vıcık çamur. Her yan çamur. Bir yandan da aralıksız yağmur yağıyor, sulusepken. Parkamın başlığını başıma geçiriyorum. Bir çukurun içindeyim. Çepeçevre sarmışlar. Bütün arabaların farları üzerimde. Sağıma soluma yağmur gibi mermi yağıyor. Mermiler, düştüğü yerden çamurları savuruyorlar havaya. Yattığım yerden yukarıyı gözlüyorum, çukurun üstünü. Sanki donanma fişekleri atılıyor üstümde. Korkunç güzel bir renk cümbüşü
Birazdan bir bomba sallayacaklar üzerime, ölüp gideceğim..Çocukluk günlerim geliyor aklıma, bahçeli evimiz. Bir sevgilinin gülüşü. Filistin’deki çocuklar. Ölen arkadaşlarım, en çokta Taylan. İnsanlığın güzel geleceği; ve onları göremeyeceğim duygusu.. “Nasılsa öleceğim” diye düşündüm orada.
Bir devrimci nasıl ölmesi gerekiyorsa öyle ölmeli.
Delikanlım!.
İyi bak yıldızlara,
onları belki bir daha göremezsin.
Belki bir daha
yıldızların ışığında
kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..
Delikanlım!.
Senin kafanın içi
yıldızlı karanlıklar
kadar
güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
Yıldızlar ve senin kafan
kâinatın en mükemmel şeyidir.
Delikanlım!.
Sen ki, ya bir köşe başında
kan sızarak kaşından
gebereceksin,
ya da bir darağacında can vereceksin.
İyi bak yıldızlara
onları göremezsin belki bir daha…
Nazım Hikmet RAN
Nâzım Hikmet, Bursa Hapishanesi’nde tutsakken 1 Mayıs’a dört gün kala hapishanenin etrafı jandarmalar tarafından sarılır, içeriye ziyaretçi dahi alınmaz.
Sebebini şöyle anlatır ses kaydında: “Bursa işçilerinin bir kısmı bir gösteri yapacak ve bu gösterilerini Bursa hapishanesinin önünde yapacak. Bir Türkiye komünisti yani kendilerinden bir insan Bursa Hapishanesinde yattığı için. Bundan dolayı hapishane çevrildi bir hafta önce ve hatta içeriye ziyaretçi bırakmadılar”
Nâzım, 1 Mayıs’tan hemen önce, kalp krizi geçirmiştir. Hastanededir.
Buraya birbiriyle kavga etmiş iki çocuk gelir, birbirlerinden şikayetçidirler.
Olayın devamını Nâzım anlatsın: “Çocuğun birini, hafif yaralısını koğuşa gönderdiler ağır yaralı revirde kaldı. Böyle 15-16 yaşlarında tığ gibi bir işçi delikanlısı. Ama sarı, benzi uçuk, ama kocaman elleri var. Büyük işçi elleri gibi. Ama harikulade gözleri var. Çocuk gözleri. Fakat çocuk gözlerinin içinde tıpkı büyük insanlarınki gibi ümidi olan azmi olan ve biraz da kederi olan gözler. Neyse çocukla bakıştık. İşçi çocuğu. Benim memleketimin en güzel çocuğu. Bahtiyarlığı için bütün ömrümü verdiğim çocuk. Dövüşmüş, ne yapalım, çocuk! Neyse kaldı revirde, benim de orada bir odam var, revirde ayrı bir oda vermişler ki bende malum sâri hastalık müthiş komünist hastalığı yani en büyük sâri hastalık bende olduğu için revirde dahi tecrit edilmiş durumdayım.
Neyse yatıyorum koğuşta, gece yarısı uykum da tavşan uykusudur. Şimdi mütemadiyen ev ha basıldı ha basılacak olduğu için mecburum daima tetik üstü durmaya. Neyse kapı açıldı –gırç- baktım çocuk içeri girdi. Malum hastanede lamba sönmez. Lambayı söndürme hakkına haiz değilsin, lamba yanar.
Girdi çocuk içeri. Kalktım “ne istiyorsun?” dedim. “Nâzım abi sana geldim” dedi. “Yarın 1 Mayıs” dedi. “Arkadaşlar sana bir hediye gönderdiler” dedi. İşçi tulumunun içinden küçük bir karanfil çıkardı. Kırmızı bir karanfil. Ömrümde aldığım en büyük hediye ve en büyük mükâfat bu karanfildir.
Sonra anladım ki karar vermişler hapishaneye ziyarete gelmek, başkasını görmek vasıtasıyla beni görmek kabil değil, beni -benim şahsım mevzu bahis değil- bir Türk komünistini görmek kabil değil. Binaenaleyh ne yapmak lazım, karar vermişler iki çocuk dövüşecek. Tabi dövüşünce de biraz coşmuşlar birisi öbürünün kafasını fena halde yarmış hani. Onun için de polise gitmişler, şikâyet etmişler, düşmüşler hapishaneye. O kafası tabi fena halde yarılan ona devredilmiş o esnada karanfil, revirde kalacağı anlaşıldığı için ve bana benim işçi sınıfımın bu armağanını verdiler. Ömrümün en güzel hatıralarından birisi budur.”
Kendi sesinden dinlemek için: http://www.tustav.org/gorsel-isitsel/nazim-hikmet-bursa-cezaevindeki-1-mayis-anisini-anlatiyor/
Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima’nın?
Ne oldular dersin duvarcılar
Çin Seddi bitince?
Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok!
Kimlerdir acaba bu anıtları dikenler?
Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri?
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
dillere destan olmuş koca Bizans’ta?
Atlantik’te, o masallar ülkesinde bile,
boğulurken insanlar
uluyan denizde bir gece yarısı,
bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.
Hindistan’ı nasıl aldıydı tüysüz İskender?
Tek başına mı aldıydı orayı?
Nasıl yendiydi Galyalılar’ı Sezar?
E bir aşçı olsun yok muydu yanında?
İspanyalı Filip ağladı derler
batınca tekmil filosu.
Ondan başkası ağlamadı mı?
Yedi Yıl Savaşı’nı 2. Frederik kazanmış?
Yok muydu ondan başka kazanan?
Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.
Ama pişiren kim zafer aşını?
Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam.
ama ödeyen kimler harcanan paraları?
İşte bir sürü olay sana
Ve bir sürü soru.
Bertolt Brecht