Ulke 1.0
Başımıza bu kadar olay gelirken boş durmayıp biz ne yaptık?
Üredik, durmadan üredik, kaliteli bir hayat sunabileceğimizden emin olmadan yeni nesilleri ortaya çıkardık. Eğitmedik tabii ki, eğitilmediklerini bildiğimiz halde işe yarar insan olsunlar diye toplumun huzuruna sunduk. Doğru düzgün Türkçe konuşamayan insanlar oluşturduk, bunlar geleceğimizi kurtarmasını beklediğimiz insanlardı üstelik.
Sağdan soldan kendimize bir eğitim sistemi kurmaya çalıştık. Bol bol teorilerle dolu gerçekte ise kimsenin bir şey öğrenmeden bitirdiği okullarla, üniversitelerle donattık ülkeyi. Sonra bu bizi kurtaracak insanları koyduk bu okullara. Yamuk yumuk sistem içerisinden geçen insancıklar oluşturduk. Kendilerine eğitimli dediler. Sayıları çok olduğu için ne kadar eğitimli de olsalar asgari ücretin biraz üzerinde iş bulabildiler nihayetinde.
Bazılar yamuk yumuk bu sistemin içerisinden bile geçemedi. İnsan mühendisliği yeteneklerine fazlasıyla sahip olan bu kişiler politikacı oldular, yüksek mertebelere geldiler.
Neydi insan mühendisliği?
Toplumun her anlamda refahını yükseltmek gibi bir nevi mühendislikti işte.
Tabii ki bunlar da şahane mühendislik yaptılar. Bir adamın iç ve dış düşmandan kurtarmak için hayatını adadığı bu ülkeyi, şahane yetenekleriyle önce darbe süzgecinden geçirdiler. Topluma boyunun ölçüsünü aldırdılar. Bundan sonra kimse farklı fikirlere sahip olmayan kavuniçi renkli insanlar olacaktı artık. Bu durumdan hoşnut olmayan, mavi rengi sevmeye başlayanları astık, kestik. Kırmızı olanları da kavuniçi sevenlere dönüştürdük.
Artık her şey hazırdı, insan mühendisliği başlamıştı. Çekirdekleri ayıklanmış bir topluma artık aşılanması gereken sadece bir kaç şey vardı. Tüket, sorgulama, karşı çıkma!
Bir deha mükemmel bir fikri ortaya koydu.
Dedi ki: Bu topraklardaki insanlar akıllı değil ama kalıp bir düşünce ile yetiştirilirse sadece kullanılmak üzere birçok işçi yetiştirilebilir.
Darbe sonrasında bu işçileri kullanmak üzere yurtdışından eşi görülmemiş bir endüstri akını başladı.
Herkes sevinçliydi, nasıl olmasınlar, Almanya’da işçi olarak çalışan akrabaları çok para kazanıyordu. Artık o da ülkesinde bu fırsata sahip olabilecekti.
Derken ülke ekonomisi bu işçilerin katkılarıyla uçuşa geçti. Tepedekiler çok mutluydu, milli olarak hiçbir şey üretilmeden hem bu işçiler hem de yabancı endüstriler üzerinden şahane vergiler kazanıp kendi seçim kampanyalarına pompalama yapıyorlardı. Bunları birileri eleştiriyormuş gibi yaptı, onlara da muhalefet adını verelim, birazcık onlara da kendi pompalarımızdan aktaralım da bizim mutluluğumuzu tamamen bozmasınlar dediler.
Bu böyle devam etti, ediyor.
Halk olarak biz ne yaptık, bireysel anlamda ekonomik olarak güçlendiğimiz sürece hiçbir şey bizim keyfimizi bozamayacak düşüncesi ile yaşadık. Sonra bu sahte kalkınmadan birileri rahatsız oldu, dediler ki bize de pay verin. Pisiciklerdi onlar. Biz bu topraklarda asırlarca yaşadık buradan bizim de pay alma hakkımız var. Bu arada yine aynı topraklarda asırlarca yaşayan, kendilerini balıklar, kaplanlar, çekirgeler, karıncalar diye adlandıran başka gruplarda vardı. Ama sadece pisicikler pay hakkı olduğunu iddia etti, sanki aynı çiftlikte yaşamıyormuşçasına.
Pisicikleri “o etlerden daha fazlası senin hakkın, sen kendine başka bir çiftlik kur, biz seni diğerlerinden koruruz, sen de senin etlerinden biraz bize de verirsin” diyerek kandırdılar.
Pisicikler bugün hala et peşinde, ciğeri de beğenmiyor.
Biz ne yaptık,
Boş durmadık eleştirdik de eleştirdik.
-Sonra güçlendik dedik ki, onlar bizim başörtümüze, sakalımıza kadar karıştı, şimdi intikam zamanı dedik. Alkolü yasakladık, ama genel evlerin sayısını arttırdık. Keyfimize göre sevmediğimiz tüm renkleri karşı tarafa koyduk.
-Aradan zaman geçti, kendi içimizdeki arkadaşlarımız birden farklı renkleri sevmeye başladılar. Teker teker, kırmızı, sarı, yeşil olmak üzere başka gruplara ayrıldılar.
-Biz çok sinirlendik bu duruma, sadece kendimizin seveceği şeylere izin verdik, kadınlar niye bu kadar haklarını savunuyor, gazeteler nasıl bu kadar bizden farklı düşünebiliyor, işçilere aldıkları paralar nasıl yetmiyor diyerek diğer renkleri karartmaya başladık.
-Maviler olarak bu kadar ezilmekten rahatsız olduk, sokaklara çıktık, tencere tava çaldık, ağaç kesilmesin falan dedik.
Tabii ki biliyorduk, iki kere bağıracağız sonra eve döneceğiz, gazımızı çıkaraçağız.
Çünkü ne demişti annelerimiz babalarımız;
-Oğlum, kızım; siyasete bulaşma bak kaç yıl lacivert seven abilerin hapislerde işkence gördü, pembeli ablanı şöyle yapıtlar ona böyle dediler. Anladık ki siyaset kötü ayıp bir şey.
-Sonra baktık ki bazı insanlar siyaset diye bir şey ile meşgul, bu insanlar aynı zamanda bizim bu ülkede nasıl yaşamamız gerektiğini belirliyor. Hukuk diye bir şey var ona göre yaşıyoruz, bizim de herkes ile eşit haklarımız oluyor. Biraz araştırınca bizi yönetenlerin ve bizim hayatımıza karar verenlerin aslında işlerine geldiği gibi bu hukuk kelimesini şekillendirdiklerini görüyoruz.
-Yıllarca birlikte severek yaşadığın arkadaşın birden ben kırmızı seviyorum ben de mavi seviyorum diye dolaşmaya başlıyor. Sen yeşilsin diye seni eleştirir ve kızar hale gelebiliyorlar.
-Arkadaşlarımızın kendi renklerini değiştirip bizim rengimizi beğenmemesine çok üzüldük, şaşırdık ve kızdık. Sonra biz de onların rengini beğenmemeye başladık. Bir yandan da baktık ki bu renkler ne yapmış nasıl olmuş. Neyse çok ilgilenmedik sonuçta biz o rengi seviyorduk, yeşil en güzel, yeşil en ciciydi, Kermit de yeşil zaten.
-Bir de baktık ki, bizi yönetenler bir iki tabiri sürekli kullanıyor. Bir tanesi sürekli din, tanrı, milliyetçilik derken diğeri laiklik, modernleşme, Cemalizm diyordu. Hangisini daha çok söylersen o kadar o ülkeyi yönetme şansın çok oluyordu. Bu sıralar din, tanrı diyenler çok oldu, onlar ülkeyi yönetiyor.
-Biz ne yaptık, ülkeyi yönetme ihtimalini arttıran bu kelimelerden hangilerini sevdiysek, diğer kelimelere düşman olduk. Çünkü bize öyle demişlerdi, yeni bir şey üretme, çok düşünme, tüket ve sanki kendi işinmiş gibi başkasının güçlenmesi için onun adına çalış.
-Birden bu ülkeyi kurarak kötü zamanlardan kurtardığını bildiğin kişiye sövmeye başladık.
-Biz de boş durmadık, bizi yarattığına inandığımız zata, peygamberine ve onun dinine sövmeye başladık.
-Aynı topraklarda doğduğun insanları öteki, 2.sınıf insan diye çağırmaya başladık.
-Ankara’nın göbeğinde sıradan bir şekilde eğlenen insanlar öldü, oh olsun dedik.
-Yine Ankara’nın göbeğinde ortaokul, üniversite öğrencileri, dedeler, nineler birden öldü, bu ölümlere alışmalıyız dedik.
-Soma’da bir maden çöktü, madenciler öldü, sanki iskambil kartlarından yapılmışçasına, madenler çöker alışmalıyız dedik.
-Başka rengi seven insanlar, ağaçları kestiler diye başka rengi seven insanları protesto etti, oh olsun dedik.
Bizim gazetemizi farkı renkleri beğenmeyen insanlar ele geçirdi. Biz iki rengi de sevmediğimiz için yine oh olsun dedik.
-Suriye’den atılan bombalar Hatay’ın merkezinde sağlık ocaklarına düştü. Patlamamış bir şey olmaz dedik.
-Fethiye’de sakallı sarıklı, çarşaflı insanları plajda gördük, bu yobazların burada ne işi var dedik.
-İstanbul Taksim’de göbeği açık, dar tayt giymiş kızları gördük, demediğimiz laf kalmadı. Bir de dediğimiz yetmedi, cezalandıralım istedik, kimsenin görmediği ücra yerlerde bu insanlara tecavüz ettik.
-İç Anadolu’da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, özgürlük mitingi yapan kadınlara saldıran adamlar olduk.
-Mars mı daha yakın, Mısır piramitleri mi diye bizimle sokak röportajı yaptılar, tabii ki Mars daha yakın dedik.
-Ülkemizi yöneten kişi iki gün ara ile birbirine zıt iki açıklama yaptı, ben onun poposunun kılı olurum dedik, itaat etmek ilaha olan inancımızdan geliyor dedik, bu durumda ülkeyi yöneten kişi ilah mı oluyor diye sorduk kendi kendimize, beynimiz bulandı, düşünemedik.
-Rum meyhanelerinde rakı eşliğinde tüm düşmanı temizledik.
-Rabbim bu ülkeyi korusun diye kuru kuru dua ettik, tüm namazlarımızı kıldık, ip aradık bulduk ama eşşeği kaçırdığımız için bağlayamadık.
-Güven parktaki patlama sonrasında, oturduk bol bol sAçun’un Survivor’ını izledik.
-Bu kadar başarısız seçim sonuçlarına rağmen, Baltazaroğlu ve Çiçekli gibi iki basiretsizin yerine bir tane alternatif bulamadık.
-Çin’in Uygur Türkleri’ne yaptığı baskıya ve zorbalığa öfkelendik, Kapadokya’ya ziyarete gelen Güney Koreli turistleri dövdük. Sonra İrlandalı bir abi çıktı, bizim gibi 5, 6 tane salak esnafı tekme tokat harcadı.
-Adam ülkeye hizmet ediyor, bak mezarımıza kadar duble yol döşediler diye partimizi savunduk.
-Bayrak, ırk, din gibi saçma şeylerle uğraşıp duruyoruz dedik, sonra yaşayacak bir toprak kalmasın diye bekler olduk.
-Devletin kadrolarında kemikleşen bir takım kişilere kızdık, sonra biz de devletin bir takım kadrolarına giren insanlar olduk.
-Kapeseseden 90 üzerinde not aldık, ailelerimizi mutlu ettik, devlete girdik götümüzü devirdik.
-40 tane erkek birleştik danaya girer gibi kutsal bir şekilde 13 yaşında bir kıza tecavüz ettik, dayımız mahkemede hakimdi, bizi çıkarırdı bişey olursa, niye bir şey olsun ki, tecavüz günah mı sanki?
-Tecavüz günah mı diye Tatipoğlu’na sorduk, o da BARINÇ’a pasladı. Kadının rahmi kutsal bu yüzden erkeklerle kızlar aynı evde yaşamamalı dedi. Rahmi Tezgör Egemen’de kızdı buna tabii ki, 3 çocuk yapsınlar şişip evde otursunlar, eve daha az para gelsin, bir de ev kredisinin altına girsinler, hiçbirinin beli ölene kadar doğrulamasın dedi.
-Cebimize 3,5 lira para girdi diye götümüz kalktı, devletin %200 vergi uyguladığını bildiğimiz halde gittik altımıza yeni araba çektik, sonra kızdık petrollü taşıta hayır dedik, bisiklet aldık ya da kızmadık, benzin pompasıyla ilişkiye girdik.
-Tayt giyiyor diye bisiklete binen bir adama sen ibnesin dedik, bize güldü geçti, yetmedi, gittik kafasına palayla bir tane salladık, ölmedi ama o ibne, çok sinir olduk, öldüremedik.
-Yabancı bir yeni gelin balayı niyetine Avrupa’dan bisikleti ile yolculuğa çıktı, 20, 30 ülkeden sonra Türkiye’ye de uğradı, uçan kaçan sinek böcek dişi herşeye yaptığımız gibi yakaladığımız yerde tecavüz ettik, böcek gibi öldürdük. Damat gelsin onu da gömelim toprağa dedik.
-30 metre ilerimizde Ortadoğu’dan kaçanlar, batan bottan kurtulmak isterken biz bir film izler edasıyla Bodrum’daki yalımızda yoga yapıp huzur bulmaya ve limonata içip rahatlamaya devam ettik.
-Turizm ekonomimiz giderek yükseldiği için bir şeyler yapalım azaltalım bunu artık dedik, önce sapanla bir tane Rus uçağını vurduk, bize kızdılar özür dile dediler dilemedik tabi biz onu döveriz çünkü. Sonra yetmedi, Sultanahmet’te dolaşan 10 tane Alman turistin ölümü ile sonuçlanan bombalı eylemi seyrettik, bir de baktık ki Antalya’da kendi vatandaşına 10 katı kadar oda fiyatı çeken turizmcilerin kuzu kuzu yerli turist aradığını gördük.
-Ülkemiz süper olduğu için yurtdışına gitme gereği hissetmedik. Antalya’da 7 yıldızlı otelde balayına verdiğimiz parayla neden 15 gün Avrupa turu yapalım ki dedik, o otellerdeki bozuk etleri doyasıya sınırsızca yedik, aptallığımızı da gösterelim diye Instagram’da deliler gibi paylaştık.
-90′lardaki belgeselleri teker teker kaldırdık. Yerine sAcun Tanrı’yı ekrana getirdik, ona tapmaya başladık, birisi de demedi ki asıl tanrı Amerika’da.
-Japonlarla dalga geçtik salak salak sürekli çalışıyorlar dedik, halbuki biz şanlı, ulu, kutsal bir milletiz ne diye o kadar çalışalım ki dedik, İspanyol’ların siestası bizim de hakkımız diye yollara düştük.
-Bu dinciler ülkeyi kapitalizme emanet etti, biz olsaydık sosyalizmi getirecektik her şey daha süper olacaktı dedik. Sonra birden sosyalizm çöktü, Converse giyen, burger yiyen, uzun saçlı materyalistler derneği kurduk, dernekte Che Guevara fotolu kupalar, t-shirtler satmaya başladık, çok para var bu işte dedik.
-Kendini yetiştirsene diye tavsiye verenlere ekonomik durumum iyi değil dedik, sonra bir tane gıcırından iPhone 6 aldık kullanamasak da çok kız bağladık, çok erkek avladık.
-Mükemmel eğitim sistemimizde çocuğumuzun ders notları kötü gelince, çocuğunuz özel ders alsa iyi olur diyen öğretmeni azarladık sonra eve gelip çocuğu dövdük, üstüne efkarlandık aylık 300TL’lik sigara üreticileri de kazansın diye bağış yaptık, eve giren para 950TL iken.
-Muhalefet partisinin en iyi başkanlarından birisi olarak gösterilen yıllarca başkanlık yapmış olan Derya Bayburt bugünkü CB’nin milletvekili seçilmesine destek oldu, bir de hakkında seks kaseti iddiası öne sürüldü bu adamı hala aynı partide tuttuk.
-Aynı partide, bu devletin kurucusunun büstünü duvarına asmayan milletvekilleri olduğunu biliyorum diyen kadın milletvekilini partiden apar topar ihraç ettik.
-Suriye'de savaş çıktı, buraya geldiler, hor gözle baktık onlar da insan değilmişçesine, oh olsun hallerine dedik.
Sevdiğimiz rengi elimizden alacaklar diye şimdi ağlıyoruz veya bir gün elbet ağlayacağız, o zaman başka rengi sevenler ne diyecekler biliyor muyuz?
Oh olsun!
Renklere dair;
Tüm renkler, ışığın farklı derecelerle kırılması ile oluşur. Bilinen en büyük ışık ve ısı kaynağı Güneş’tir. Bir suçlu arıyorsanız Güneş’e ya da kendi renginize kızın.
—–
Yazar ms 2032,5 yılında doğdu.
Yazarın burada belirttiği tüm isimler popodan uydurmadır. Tüm anlatılanlar gerçek hikayelerden referans alınmıştır.
Yazar acayip çok korktuğu için ismini cismini gizlemiştir. Türlü türlü yollarla bu yazıyı paylaşmıştır. Olur da bir gün demokrasi geri dönerse ismini belki açıklar. Ya da açıklamaz çok popüler olmayı sevmiyor gerek de yok zaten.











