Kimi nereye gideceğine karar veremez... dolanır durur öyle...
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

No title available

Kiana Khansmith
𓃗
Sweet Seals For You, Always
Keni
Fai_Ryy

roma★

No title available
The Bright Sessions
Mike Driver
taylor price
art blog(derogatory)

blake kathryn
tumblr dot com
The Stonewall Inn
Cosimo Galluzzi
The Bowery Presents
h
noise dept.

seen from United States

seen from China
seen from Brazil
seen from Thailand

seen from India
seen from India

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Venezuela
seen from United States
seen from Pakistan

seen from Singapore

seen from United States

seen from Malaysia
seen from Ecuador
seen from Malaysia
seen from Venezuela
seen from Colombia

seen from Canada
@herhangihicbirsey
Kimi nereye gideceğine karar veremez... dolanır durur öyle...
Museo Del Oro (Altın Müzesi)
Başta ismi antipatik gelse de içeriğini öğrendikten sonra koşarak gittiğimiz bir müzeydi, Altın Müzesi. İspanyollar kıtayı talan etmeden önce yaşayan halkların sanat eserlerinin sergilendiği çok önemli bir yer burası.
Bildiğiniz üzere, İspanyollar bütün kıtayı senelerce yağmaladı, milyonlarca insanı “medeniyet götürme” adı altında katletti ve neredeyse bütün sanat eserlerini eritip külçe külçe altına çevirip Avrupa’ya götürdüler. Bu sebepten bu müze benim için ayrı bir öneme sahipti.
İspanyollardan kurtulan, geneli altın olan şamanik aletler ve sembollerle dolu müze. Şayet yolunuz düşerse en büyük tavsiyem bir sesli rehber almanız olacak. Müzenin girişinden temin edilebiliniyor.
Tek tek her bir eserin nasıl ve neden yapıldığını dinledik. Tek kelimeyle beynim uçtu. Çok etkilendim. Sanki barbarmış gibi gösterilen bir halkın ne kadar gelişmiş olduğunun ve doğa ile ne kadar uyumlu olduğunun bir kanıtı gibiydi.
Bütün kozmoz hakkında fikir sahibi olan ve doğa ile içiçe yaşayan bu halklardan öğreneceğimiz daha çok şey olduğunu düşünüyorum. Özellikle şehir hayatının yalan gerçekliği içinde kaybolmuş bütün insanlığın buna ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Toprak ananın sadece bir kelime öbeği olmadığını, bu gezegenin hakimi değil sadece bir canlısı olduğumuzu hatırlamak adına da bunu çok yararlı görüyorum.
Müzeyi dolanırken aklımda bunlar dolanırken, bir yandan da altının nasıl çıkarıldıını, nasıl işlendiğini, diğer metallerle nasıl karıştırıldığını da öğrenmiş oldum. Bir tam günü geçirdiğimiz müzeden bu güzel duygularla ayrıldık. Gerçekten eşsiz bir tecrübeydi.
Dediğim gibi yolunuz Bogota’ya düşerse sakın ama sakın kaçırmayın.
Bogota, Kolombiya “2019″
Kaldığımız hostel, “Anandamayi” adında bir yer. Fotoğrafta yolun sağındaki pembe panjurlu evin hemen yanındaki ev. Dağın eteğinde, son derece sessiz sakin bir ev. Arada yoldan geçen bir motorun sesi dışında neredeyse hiç ses duymadık dışarıdan. Geceleri çıkmaya her ne kadar çekinsek de, gündüz her hangi bir rahatsız edici şeyle karşılaşmadık. Tatlı güzel bir mahalleydi.
Şehrin merkezine inmek ise on dakika kadar bir yürüyüş ile mümkündü. Şehrin merkezi ise pek de bu fotoğraflarda görüldüğü gibi değil. Daha çok dev bir Mecdiyeköy’e benziyor. Her yerde küçük dükkanlar, koşuşturan insanlar var. Hükümet binalarına karışmış çarşı pazar, müzeler ve yerlere serilmiş tezgahlar var.
Benim tavsiyem şayet Kolombiya’ya gelecekseniz, Bogota’ya bir iki günden fazla ayırmamanız olacak. Zira şu ana kadar gördüğüm kadarıyla ülkenin geri kalanı çok daha etkileyici. Her açıdan.
Bogota, Kolombiya “2019″
Bu iki hanımefendiyle kaldığımız hostelin az ilerisinde karşılaştım. Pek keyfim yoktu o gün ve biraz hava alıp sağın solun fotoğrafını çekerim diye kendimi dışarı atmıştım. Yirmi dakika kadar dolandıktan sonra, dönmek için hostelimize yönelmiştim ki bu rengarenk hanımları gördüm.
Olmayan İspanyolcamla fotoğraflarını çekmek içim müsade istedim. Başta anlamlandıramadılar ama sonra çantalarını yere bırakıp bana bu güzel pozu verdier.
Fotoğraftan sonra biraz sohbet etmeye çalıştık. Nereden geldiğimi sordular. Türkiye dediğimde çok heyecanlandılar. En büyük hayallerinden biriymiş ülkeme gelmek. Ben de Güney Amerika’nın da benim on senedir en büyük hayalim olduğunu söyledim. İyi niyetlerimizi değiştokuş edip ayrıldık. Hostele döndüğümde çok daha iyi hissediyordum.
Sanırım bu dünyada gülen bir çift gözden daha tedavi edici hiç bir şey yok.
Bogota, Kolombiya “2019″
Haydi Bogota’dan başlayayım anlatmaya.
Bogota, Kolombiya’nın başkenti. Her başkent gibi ülkenin genelinden biraz daha soğuk, biraz daha koşturmacalı.
Kaldığımız yer, üstteki fotoğrafın da çekildiği tarihi eski bölgesiydi. Rengarenk sokakları, özene farklı renklere boyanmış evleri vardı. Ama bunun yanında her sokağın başında bekleyen ikişer polis memuru ya da eli silahlı ordu mensupları insana ne yalan söyleyeyim pek de huzur vermiyor. Her an bir şey olacakmış gibi pis bir hisle dolandığı zamanda insan, fotoğraf makinasını bile çantadan çıkartmaya çekiniyor.
Bunun yanında hangi manava, hangi dükkana girsem “çantana dikkat et, uçururlar” dedikleri için de pek fotoğraf çekemedim bu şehirde.
Buna rağmen insanları güler yüzlü. Belki de Türkiye’den, gülemeyen insanların ülkesinden geldiğim için de böyle hissetmiş olabilirim.
Bogota, Kolombiya “2019″
Kolombiya
Evet yeni bir ülke. Birazcık bahsetmek istiyorum Kolombiya’dan.
Gerçi daha ne gördüm ben de bilmiyorum. Henüz başkent Bogota’da dört gün, Villa De Leyva’da beş gün ve Barichara’da da yaklaşık beş altı gün geçirdik.
Hepsinden azıcık da olsa aklımda kalanları, yaşadıklarımı buraya yazmak istiyorum. Daha bu topraklardayken, henüz anısı taze, kokusu burnumdayken.
Kolombiya’ya gelmeden pek araştırma yapmamıştım. Zaten pek de sevmem gideceğim yerleri önden araştırmayı. Bir insanla tanışmadan önce arkadaşlarına “nasıl biridir?” diye sormak gibi çünkü araştırma yapmak. Gidip, görüp, yaşayıp kendi fikirlerimi oluşturmayı daha çok seviyorum. Böylece o ülke, benim ülkem oluyor. Bir şekilde...
Kolombiya’nın en çarpıcı özelliği capcanlı doğası. Ocak ortası gelmemize, kuru mevsim olmasına ve üç aydır yağmur yağmamasına rağmen doğa yemyeşil. Dağlarının üzerinde dans eden bulutları ve güler yüzlü insanları ile epey tatlı bir ülke burası. Gezdiğim şehirleri ayrı ayrı yazma niyetindeyim, ama ortak özellik olarak insanların ne kadar cana yakın olduklarını söylemek istiyorum. Başkent Bogota’da bile.
Kolombiya gelişmekte olan bir ülke, aynı bizim Türkiye gibi. Yani Avrupa ülkelerinden alıştığım düzen tabi ki yok buralarda. Ama bir o kadar da Avrupa ülkelerinden alıştığım soğuk suratlar da yok. Azıcık olan İtalyancamı İspanyolcaya benzetmeye çalışıp konuşmaya çalıştığım için epey pişmanım aslında. Keşke İspanyolca öğrenmiş olsaydım diye her gün içimden geçiriyorum. Şayet azıcık dil biliyor olsaydım eminim bu yaşadığım tecrübe misli ile daha zengin olacaktı.
Dil bilmememe, tam anlaşamamama rağmen gezmek hiç de zor değil. Mutlaka bir şekilde o bileti alıyorsunuz, o yemeği ısmarlıyorsunuz ve küçük şakalar yapabiliyorsunuz.
Kaldığımız üç dört odalı küçük oteller şansımıza hep tertemiz ve çok şeker yerler çıktı. Ev sahiplerimiz hep çok tatlı insanlardı. Bize çok yardımcı oldular. Onlar sayesinde nerede kalırsak kalalım, bir arkadaşımızın evine ziyarete gitmiş gibi olduk.
Evet uçaktan bir anlatım oldu, blogu da uzun süredir yazmadığım için olacak ne diyeceğimi de pek bilemedim ama haydi ufaktan fotoğraflarla süsleyip anlatmaya başlayayım.
Hey kids!
The Floating Village, Siem Reap, Cambodia “2017″
The life on a river, in the floating village of Tonle Sap Lake. Siem Reap, Cambodia "2017"
Evlerin kazıkların üzerine inşa edilmiş olduğu yüzen kasabada her evin altına hamaklar asılmış, her hamakta da ayrı biri ayaklarını uzatmış. Evin salonu sanki buralara taşınmış gibi. Enteresan bir yaşam alanı oluşmuş. Floating Village, Siem Reap, Tonle Sap Lake, Cambodia "2017"
New Kids on the Block Tonle Sap, Siem Reap, Cambodia "2017"
Going to School
Siem Reap, Cambodia “2017″
The Man in the Stewpot Sokaklarda fotoğraftaki gibi tencereleriyle kadınlar dolanıyor Kamboçya'da. Bir yanında malzeme, diğer tarafında tencere ve ocağı, portatif bir mutfak taşıyorlar. Biri durdurunca da oldukları yere eğilip, yemeği pişirmeye başlıyorlar. . Cambodia "2017"
The Siem Reap nights. Cambodia "2017"
Yüzen köy, Muson mevsimi yeni başladığında fotoğraftaki gibi normal bir köy gibi. Sadece kazıklar üzerine dikilmiş evleri görüyoruz. Muson etkisini arttırıp da Tonle Sap’ın suları yükseldiğinde ise hayat bir hayli değişiyor. Her evin önüne bir sandal çekiliyor ve suda hayat başlıyor, ta ki 6 ay sonra Muson bitene kadar.
Bu sebepten buraya hangi mevsimde gidileceğine dikkat edilmesi gerekiyor. Ekim başı gelinirseniz mesela suyun içinde yüzen evler ve tertemiz bir gökyüzü ile aynı fotoğrafı çok daha farklı bir şekilde çekebilirsiniz.
The floating village of Tonle Sap in the dry season.
Siem Reap, Cambodia “2017″
Haydi çocuklar, gidelim! / Come on boys, let’s go!
Siem Reap, Cambodia “2017″
The colorful boats of the Tonle Sap river.
Siem Reap, Cambodia “2017″
The Blue Boy
The Floating Village, Siem Reap, Cambodia “2017″