20 Yıl Önce
Eskiden çok uzun gelirdi bana. Düşünsenize yirmi koca yıl.
Meğer o kadar hayatım olmadığı içinmiş.
Yirmi yıl öncesini hatırlayabildiğin zaman, aradaki zaman çok da fazla gelmiyor insana.
Önce ilkokulun ilk gününü hatırlıyorsun. Kaos. Ağlayanlar. Karnım ağrıyor dediğin anı hatırlıyorsun. Annen gitmesin istiyorsun. Şimdi olduğun yerden bakınca O'nun orada olmasının aslında ne kadar stresli olduğunu hissediyorsun. İşi var, gitmesi lazım, ama çocuğusun. Önceleri sadece senin için kaos sanıyorsun o anı, yirmi yıl sonra anlıyorsun ki annen için de kaosmuş.
Onbeş yaşında okula gidişini hatırlıyorsun sonra. Okula doğru yürürken kulaklığında çalan müziği. Önünden yürüyen üst sınıfın "boy band" grubunu, kapıda çorap rengi kontrolü yapan müdür yardımcılarını...
Sınav zamanını hatırlıyorsun. Şimdi çözemezsin o soruları.
Böyle tek tek hesaplasan asla bitmeyecek sorular vardı hani. İki üzeri bilmem kaç şuysa ve o da salı gününe denk geliyorsa iki üzeri milyar haftanın hangi günü olur.
Bildiniz mi soruyu. O zaman günler farklı sanıyorsun tabi.
Sen bir karar alamadıkça hepsinin aynı gün olduğunu bilmiyorsun.
Neyse.
Aklına geliyor bazen, yarın çocuğun sorsa nasıl çözeceksin bu soruyu? Hatırlamıyorsun ki mantığını.
O an öğretmen lazım mı mesela günlerin önemsiz olması için mutlu olması gerektiğini yoksa sadece soruyu mu çözmek lazım?
Dünyanın en iyi yaz tatili olduğu söylenir öss sonrası yazın ama dünyanın en zor yaz tatilidir. İçin içini yer. Öylece beklersin. Günler geçer sorudaki gibi. Sonra bir akşam üzeri bir haber spikeri der ki yarın “O” gün. Yarın açıklıyoruz.
Yarın, salı mı çarşamba mı önemsizleşir bir anda. Sonuçların açıklandığı gün olur. İki üzeri milyar kaçın denk geldiği gün mü önemli mi bu mu mesela?
Sonradan okusan da okumasan da hayatını değiştirmeyeceğini bilmediğin bir bölüm için kalbin elinde atar, yazlık yerin çekmeyen internetinde sayfa açılsın diye beklerken.
Üniversiteyi hatırlıyorsun, o ilk içi boş havan geliyor gözünün önüne. İlk kaburgalarının kırıldığı anı hatırlıyorsun sonra. Tanımlamaya bak. Kendini, aşkını gördüğün yerlere bakın hele.
Dünyanın en büyük acısı aşk acısı sanıyorsun. Bir yerden iki kere geçersen sanki kendini göstermek istiyormuşsun gibi görüneceğini düşündüğün o an geliyor gözünün önüne. O kadar önemli miydin? Onu hatırlamıyorsun.
Şanslıysan yirmi yıl önceye baktığında daha kimseyi kaybetmemişsindir. Ama bazen bu "kendince büyük" anılara ölüm eklenir. Üzerinden yirmi yıl geçmiş bir ölümün üstesinden gelmek de kolay değildir.
Bazen çok yakının olur bu, bazen çok yakınının yakını. O anı hep hatırlayacağını bilerek yaşarsın her yirmi yılını.
O'nun hatırlayacak bir yirmi yıl öncesi olamayacağını bilerek.
İşlere girersin. İlk patronunu hatırlarsın. İş için aldığın ilk kıyafeti, ilk oturduğun evi, ilk kazandığın parayı.
Ana başlıkları kolay hatırlarsın da nasıl bir insan olduğun yavaş yavaş silinir. Çocukluğunun saflığı nettir, gençliğinin asiliği hala ruhundadır belki. Ama bir yaştan sonra, geçmişi hatırladığın zaman o zamanlar olmak için hayalini kurduğun insanı pek düşünmezsin.
Bu yüzden hatıralar, o kış günü Ankara'da dolmuşa bindiğin an kadar net değildir. Halbuki daha iki sene öncesidir.
Ankara'da yirmi yıl önce o kış gününün soğuğunu yiyen senin, iki sene önceki hayalini düşünmeye bi tarafın yemez.
Çünkü bahanen yoktur. O insan olamamışsındır. Çocukken kurduğun hayali yerine getirememişsen çocuktum dersin. Gençliğin sana mahçupsa, o zamanlar aklımız bir karış havadadır dersin.
Ama asla yutmam dediğin şeyleri otuz yaşında yuttuysan kendine bir açıklaman kalmaz.
Hafıza ile ilgili rahatsızlıklarda hep son eklenen silinir.
Seksen yaşında biri yavaş yavaş bir şeyler unutuyorsa eğer önce dün ne yediğini siler, çocuklarını siler, karısını siler ama yetmiş yıl öncesini hatırlar.
On yaşındaki halini, o zaman ona verilen şekeri hatırlar. Sürekli de onu anlatır.
Elbette bunun bilimsel bir açıklaması vardır. Ama ben bunu, insan beyninin kendini korumak için yaptığını düşünüyorum. Aklın başındayken kurduğun hayalleri, olduğun kişiyi hatırlarsan onları gerçekleştirememiş olmak kaldırması çok kolay bir şey değildir.
Dedim ya bazen "kendince büyük" anılara ölüm eklenir diye. Üzerinden yirmi yıl geçmiş bir ölümün üstesinden gelmek kolay değildir.
Bazen bu kendiniz olursunuz.
Sanki orada ölmüşsünüzdür de başka biri olarak devam etmişsinizdir.
Bu yüzden zaman geçtikçe küçük olaylar karşısında ne hissettiğimizi hatırlamaktan ziyade, büyük olaylara karşı herkes tarafından kabul gören hisleri hatırlarız, anlatırız.
Adına "anlayış" deriz. "Olgunlaşmak" deriz.
On beş yaşımıza bakıp, çektiğimiz bir ayrılık acısı için "Ay lisede ne aptalmışım yaa, ne aşık olmuşum" derken,
Otuz beş yaşımıza bakıp yaşadığımız boşanma için," Yolu açık olsun" deriz.
Ortadan konuşuruz.
Kendimize döndürmeyiz ışıkları.
Çünkü deşersen, on beş yaşındaki kendine "aptal" demek kadar kolay değildir otuz beşine "aptal" demek.
Biri dümdüz içinde saflık içeren bir kelimedir.
Diğeri; olamadığını, olduramadığını, ne istediğini bilemediğini, isteneni veremediğini hissettiren bir kelimedir.
Yirmi yıl öncesini düşünmek, yirmi yıl sonrasını düşünmekten daha güvenli gelmiştir bana hep.
Birini hiç bilmiyorum. Birini biliyorum. Bildiğimi sanıyorum. Bu halimle o anlara gitsem, o gün kendimde göremediğim neleri göremediğimi düşünürüm.
Bu yüzden hep geçmişte kalırım. O an ne hissettiğimi, nasıl biri olduğumu, arkadaşlarımın neye dönüştüğünü, benim ne istediğimi ama neye dönüşemediğimi düşünürüm.
Bu hikaye de bununla ilgili, dönüşemediğimiz insanlarla ne yaparsak yapalım her ufak hareketimizde kendini belli eden insanlarla…












