Sadece fotoğrafların çekildiği anlarda mutluyum. Mutlu görünmek , bu anın mutluluk olduğunu anımsatmak için kolektif yaptırımın baskısıyla, bilinçaltıma gönderdiğim bir tablo. Mutluluk... Mutlu olduğun inancının yerleştirilmesi mi , mutlu hatırlanmak istenen bir anın bilinçaltına yerleştirilmesi mi. Koltuğuma uzanıp, sadece maviye odaklanmak, koyu mavi , açık mavi, lacivert yada griye çalan mavi, . siyah nokta nokta küçücük kuşlar, ve onların hareketinin lekeleri.. Sonsuz bir kaçış, ancak sayılabilir, toplumca hesaplanabilir rakamlarda 10 dakika, 1 saat , 7 saniye. Benim için mutluluk daimi bir kaçışta gizlidir, ancak hep içinde kaçışın o elle tutulamaz ve tabir edilemez hüznünü barındırır. Mutluluk , homojen değildir, sadece bize bu homojenlik ideali aşılanır. Bir fotoğraf homojeliğidir bu, düz mat yada parlak kaygan kağıda basılmış. Belki de sorun tasvirinde başlar, yaşanılanı anlatmaya çalıştığımızda , çünkü asıl sorun iletişimin kendisidir. İletişimsizlik değil. Anlaşamasaydık eğer, bize öğretildiğinin aksine, tüm bu çetrefile katlanabilseydik, asıl yaratıcı yolu , kondurmadığımız hatta konduramayacağımız asıl düşkün olduğumuz o anlamları bulacaktık, bize sadece kolay bir yol öğretildi. İletişim yolu. İletişimin kendisi bir sistemdir. Tüm sistemleri yok etmek için yanıp tutuşan ruhum , ve titreyen ellerim, yazmak için dahi bir sistem arıyor, ne komik, yada ne trajikomik . evet bu bir trajedi, ve aynı zamanda bir komedya. Ben çok güçlü , toplum ve yarattığı sistemlerinin bilincinde , bununla mücadele eden ve bir çıkış yolu arayan yalnız bir varlık olduğum için bana öyle gelmiyor, aksine eyleme geçmeye ölesiye korkan ve sadece bir anlığına bu baskılara son vermeye karar verip ancak hiç bir şey yapamadığından ötürü kaleme sarılmaya karar veren aciz bir yaratık olduğum için bu benim için bir traji komedi. Eğer bu gece bir kutlama yapıyor olsaydık, tüm kadehleri kendi acizliğime ve kendi komedyama kaldırırmak isterdim, sadece egomdan ötürü olurdu bu. Hala bir şeyler yapabileceğime dair batıl inancıma, bunun komikliğine, zihnimin salgıladığı zehirli öz sulara, ve kendi kendimi yok etmek arzuma olurdu. Ama ne yazık ki, her şey de her durumda olduğu gibi benim durumumda da bir şeyler eksik, Cesaret. Bu eksiklik, çekeceğimi düşündüğüm yada düşünemediğim acılardan kaynaklanmıyor, yine ne kadar komiktir, hatta trajikomiktir ki, bir şeyler yapabileceğime, o parlak , kaygan kağıttan hislerimi çıkarabileceğime dair içimde tuttuğum bir umuttan kaynaklanıyor.
Peki, ben neye dayanarak bunu umut ediyorum... Bir umut nasıl olur da bir korkaklığı ya da cesaretsizliği doğurabilir?
hepimizin tek bir ortak noktası var. Bir yol bulamıyor olmamız. Ancak ya bu toplumsal bir aidiyetsizlikse, ve bu bir yıkımın habercisiyse. Bu da mı kollektif, bu da mı safsata, yalnızlığımızda dahi, yada benim yalnızlığımda , özgür olabildiğim tek alanda dahi, toplumsal bir iz?
babamı tüm kalbimle seviyorum. Bir kez olsun, ona bunu bu kadar açık söyleyebilmeyi isterdim. Ancak uygun bir zamanı hiç bir zaman bulamadım. O an hiç gelmedi, hiç bir zaman bunu dile getiremedim, ve getirebileceğimi hiç sanmıyorum.Ve belki de sadece , söyleyemeyecek olduğum için içimde bu kadar sıkışık, bu kadar yoğun, bu kadar kuvvetli ve bu kadar dar , ve bu kadar esnek. Bu bir his. Bir duygu. Bir özümseme. Babam olduğu için değil, hayır sadece o olduğu için değil, bu kadar uzak ve bu kadar yakın , beni bu kadar anlayabildiğini hissettiğim için de değil, .. neden? Neden kelimelerin olmadığı yerlerde bu kadar geniş alanı kaplar duygular. Neden dilsizlik, dilin olmayışı, bu simgelerden, bu kapanlardan ,bu cümlelerden daha yoğundur , neden ben şu anda, anlatabilmemin imkanı olmadığını bu kadar kanıtlamaya çalışmama rağmen, hala bu umutla bu cesaretsizliği göstermeye cürret ediyor, ve bu paradoksun çemberinde dolaşıyorum.
Dil sadece bir ilüzyon. Ancak estetik. Dil sadece bir kalıp.
Yanlış yerdeyim. Boşuna uğraşıyorum, yanlış noktadayım, yanlış çizgideyim, olmaması gereken kelimelerde, olaylarda ve cümlelerdeyim. Ve buna ısrarla devam ediyorum. Devam edeceğim.