Kitap: Akdeniz - Panait Istrati
Çevirmen: Sevil İnan Sönmez
Yayınevi: Akvaryum Yayınevi
Daha önce hiçbir kitabını okumadığım yazarlardan biri Panait Istrati. Bilmem belki ben yaşta bir insan için daha önceden duymamış olmak bilmemiş olmak ayıptır, ancak insan ayıbını saklayarak yücelmez. Yaptığı yanlışı ya da ayıbı kabul edip, düzelterek büyür. Ve eğer okuyacağım kitapların tükenmesi sonucu, kendimi Bandırma Liman AVM’deki Kipa’ya atmamış olsa idim, sanıyorum bildiklerimin dışında bana bu kadar uzak gelen bir isme başka zaman olsa el atıp okumazdım. Her neyse, iyi ki gözüme çarpmış ve iyi ki alıp okumuşum. Belki kitap içerisinde yazarı Akdeniz’e iten nedenlerden biri olan Romanya’nın soğuğundan kurtulup sıcakta yaşam sürmek sevdası oldu, beni de bu kitaba iten. Bilinmez. Bandırma’nın soğuğunu yaşarken Akdeniz’in sıcacık adıdır belki kitabı nezdimde ilgi çekici kılan.
Kitap hakkında kısa bir detay yazısı vermeden önce, belirtmem lazım ki, daha 50. Sayfasında yazarın diline ve üslubuna hayran olmuştum. Ve her çeviri okuyacağım kitapta da bildireceğim üzere, bu hayranlığımın en az %50 si sanıyorum çevirmene ithaf edilmek durumunda. Bu noktada çevirmen Sayın Sönmez’e teşekkür ediyorum.
İlk önce şunu not etmekte fayda var, yazar kitabı yazmaya sanki sizinle dertleşir gibi bir üslup kullanarak başlamış ve bu nedenle, kitabın 2. ya da 3. sayfasından sonra kendinizi anlatılan hikayeye kaptıracak ve kitabı elinizden bırakamayacak olmanız çok muhtemel. Yanı sıra şimdi sorsanız, sonlara doğru yazarın anlatımı yine aynı tavırda mı diye; açıkçası tek diyeceğim şey hatırlamıyorum olacaktır. Zira kitabın beşinci sayfasından sonra, elime bir kalem alma ve beğendiğim yerlerin altını çizme – ve evet bir roman olmasına rağmen – ve konularla ilgili not alma ihtiyacı duydum. Ve bu ihtiyaç açıkçası yazarın üslubunu irdeleme ilgimi tamamen dağıttı.
Kitapta yazar 1906 yılında başlayan bir hikaye anlatmaya başlıyor ancak kendisinin de belirttiği gibi, bu hikaye gerçekten yaşadığı anıların kağıda dökülmüş hali olsa gerek. Güzel olan 1906 senesi ve sonrası hakkında okuduğunuz şeylerde, o zamanların Türkiye’si, Şam’ı, Mısır’ı, Beyrut’u hakkında görsel tanımlamalar ve kültürel detaylar ve yaşam tarzı ile ilgili bilgileri çok rahatlıkla bulabiliyorsunuz. Yine o süre zarfında bu topraklar üzerindeki ekonomik gelişmelerden tutun da, sınıfsal farklılıklardan, ırksal ve dinsel ayrımlara ve dilsel farklılıklar ve baskınlıklara kadar bir çok konuda fikir sahibi olabiliyorsunuz. Üstelik yazar bunları hangi dil/din/ırka mensup olursa olsun, iyi ya da kötü eleştiri yaptığında dahi okurunu rencide eden ya da öven bir tarzda vermek yerine, okuyucunun merakını uyandıran bir tarzda verdiği için, okuduğunuzdan rahatsızda olmuyorsunuz.
Gel gelelim yazarın fikirlerini olaylarla birlikte satır aralarında eritmedeki üstünlüğünün aslında okuduğunuz romanı bir siyasi fikir ve günce romanı olmaktan ziyade, bir felsefi irdeleme kitabı olarak okuyucuya sunma başarısına. Bu noktada gerçekten yalnızca vermek istediğim kopya şudur. “Ahlak gerçekten ve kime göre doğru ve var?” Kitabı okurken yavaş yavaş bu soruyu ve nicelerini irdeleyeceğinizi, benzer yaşamlardaki farklılıkların ve farklı duruşlardaki benzerliklerin nasıl da değişik felsefi temellerden öz alabileceğini göreceksiniz. Ya da aynı insanın değişen koşullarda doğrularını nasıl değiştirebileceğini ve bu değişimin insan zihnindeki felsefi temellendirmesini okuyacaksınız. Bir çok yerde ise akıl ve vicdan tartışması ve sürtüşmesi ile karşı karşıya geleceksiniz.
Tavsiye listeme üst sıradan girmiş bir kitap olduğunu belirtmekle birlikte, bir olumsuzluk olarak söylemeliyim ki, Akdeniz’de geçen uzun sayfalar sonucu yazarın Romanya anılarına döndüğümüzde – ki yanılmıyorsam yaklaşık 70 sayfalık bir kısım olsa gerek – bir aralık sıkıldığımı belirtmek durumundayım.
Kitaptan birkaç alıntıyı sizlerle paylaşmamın, kitap hakkında fikir edinmenize daha fazla yardımcı olacağını düşünmekteyim.
Yıl 1906 – İstanbul’u anlattığı bir paragraf
“ Her şey burada sokağın ortasında; bazen iğrenç kokan köpeklerle burun buruna, sokakta çalışır, yer, uyur, eğlenirler. Kahve önleri tavla oynayan, nargile içen ve düşünen Türklerle dolu. Abdülhamit’in payitahtında sefalet büyüktür. On kayıkçı ya da hamal, bir yolcu için dövüşür. Üstleri başları yırtık pırtık bir takım insanlar yarı aç, yarı tok geçinir giderler.
Ancak boylarımızdan buncasını idam ettirmiş ola sultanların İstanbul’unu bana anımsatan şeyler, binlerce kırmızı fesle mağrur minareli sayısız cami oldu. Yüzyıl önce, memleketimin tahtı hala bu kentte açık arttırmayla kiralanıyordu. Bu kentti ki, yalnız adı bile tabileri titretmeye yeterliydi. Ve şimdi ben hiçbir korku duymadan sokaklarında dolaşıyorum. Bir düzine fesin görünmesinin, köylerimizi dehşete veren zamanlar çoktan geçti!”
Ve ya düz fikir yazısı halinde verdiği kendi sorgulamaları dışında, farklı görüşleri karakterlerinin konuşması ile verdiği belli bir takın diyaloglara örnek olarak da;
- Efendim, mutlu olmak için zengin olmak mı gerekir?
- Ona ne şüphe! Herhalde kendi hesabıma, yoksul olmaktansa zengin olmayı, uşak olmaktansa efendi olmayı yeğlerim. Siz böyle düşünmüyorsanız, acayip bir adamsınız.
- Ben de bu kanıdayım ama bir koşulla: İnsanın elleri her zaman temiz kalmalıdır.
- Kömürcü ellerinin temizliği hoşuma gitmez.”