Bazen bunalıp dijital artıklarımı temizleyeyim diyorum. Ama neyi silecek olsak cihaz hemen “Emin misin?” diye soruyor. “Evet, çok eminim” deyip siliyorum. Bu sefer de “Sildiğin şey otuz gün arşivde bekleyecek. Pişman olursan buradayız” türünden uyarılar geliyor.
Hiçbir şeyi yaşayıp bitiremiyoruz. Kompulsif biriktirme hastalığı artık eşyalarla sınırlı değil. Çöp evlerin dramı ruhlara sirayet etmiş durumda.
Eskiden mektup yazıp gönderirdik. Bütün duygularımız o minicik zarfa sığar ve bizden ayrılırdı. Zarfı yalayıp kapatırken içimizde cümlelere veda etmenin hafifliği olurdu. Ama şimdi gönderdiğimiz bütün yazılar “gönderilmiş postalar” sekmesinde...
Yirmi yaşında sosyal medya penceresinden öfkeyle haykırdığımız cümleler, kırk yaşında gelip yüzümüze çarpabiliyor. Büyük veri denilen şey bu kadar büyümeden önce, tatile çıkar ve bütün yorgunluğumuzu ya sahildeki kumlara gömer ya da dağ zirvesinde bir ağacın dallarına asardık. Eve de hafiflemiş olarak dönerdik.
Şimdi geçmiş tatillerin fotoğrafları galerimizde, konum bilgisi haritalarda, kalan taksitler de ekstrelerde peşimizden gelmeye devam ediyor. Aldığımız uçak biletinden, verdiğimiz kiloya kadar her şey kayıt altında.
Kavgalarımızı hikâyelerde afişe ediyor, WhatsApp penceresine konan kırgınlıkları günlük sitemlerle besleyip büyütüyoruz. Hikâyede kalmasın dediğimiz birçok şey, hayat hikâyemize gereksiz ve yorucu satırlar ekliyor.
Hafızasında yer kalmayan dijital cihazlar gibi ağır aksak yaşıyoruz hayatı. Gereksiz şeylerle öyle bir dolmuşuz ki geçmişten bir şeyler silmeden yeni hayal bile kuramıyoruz.
Vedalaşamıyoruz. İnsanlarla, eşyalarla ve hatıralarla... İstifledikçe ağırlığımız artıyor ve hayat bizi daha dibe doğru çekiyor. Telefon rehberimizde minik mezarlıklar var artık. Kaç adım attığımızın hesabını tutan cihazlar, akşamları hedefe ulaşamayanların ifadesini alıyor.
Neye, ne kadar vakit harcayacağımıza tarifeler karar verirken, kotalar arası maratonda nefes nefese bir telaş yaşıyoruz. Yani geçmişimiz bir türlü geçmiyor ve yaşanmış her şey çeşitli formatlarda peşimizden koşturmaya devam ediyor.
Bu arada hafıza-ı beşer bir türlü nisyan ile malul olamadığı için, unutup rahatlayamıyoruz.
Ve kaydettikçe, kaybediyoruz...